Sevgi Ortaç

Editör: İpek Çınar

Bu metin, SAHA Yazı Dizisi (2026) kapsamında, Orta Format editörlüğünde yayımlanan “Güncel Sanatta Kavramlarla Düşünmek” adlı yazı dizisinin bir parçası olarak yayımlandı.


Bu metinde Sevgi Ortaç, kişisel ve kolektif deneyimlerinden yola çıkarak kent bostanları, gıda toplulukları ve güncel sanat arasındaki kesişimleri ele alıyor. Akademik ve sanatsal bakışı, dayanışma ağları içindeki aktif deneyimlerle harmanlayarak toplumsal bir hafıza kuruyor; “Esas Öneri” etrafında otonom örgütlenmeleri ve gönüllülük meselesini sorguluyor. Metin, kamusal alanın daralması karşısında yerel üretimi savunmanın zorluklarını ve dayanışmanın sürekli müzakere edilen bir süreç olduğunu vurgularken, başta İstanbul olmak üzere gıda egemenliği konusunda bir bellek çalışması sunuyor.

Okulu Kırmak

Dersimiz güncel sanat. Dışarıda hava buz gibi, sınıfın kaloriferleri cayır cayır yanıyor. Şehirden çok uzak bir kampüsteyiz, ders anlatıyorum ve konumuz şehir. Şimdi bir şehir deneyimi hatırlamam lazım. Hatırlayamadığım bir deneyimi anlatmak istemiyorum. Durumcu Enternasyonali[1] mesela anlatamam. Neden haritaları kesip biçtiklerini anlatamam. Önce şehri hatırlamam lazım. Sonra şehri kat etmeyi hatırlamam lazım. Bu şehir öylesine bir arka plan olmayacak. Hayal gücüne yataklık edecek bir şehir olmalı. Eyvah. Göz kapakları ağırlaşıyor. 

Belki öğrenci pozisyonuna dönmenin faydası olur. Bir anda önünde açılan şehri görürsün; sanki hapishaneden ya da tımarhaneden kaçtım der gibi, “Okuldan kaçtım,” denir ya da “Okulu kırdım.” Kırgın, boynu bükük bir okul geliyor aklıma. Sabahları üzerime o üniformayı giymek gururumu daha ince kıymaya başlamış. Önümüzde uzanan şehir, işte o şehir, ve bir günün nasıl geçebileceğine dair merak, bilinmezlik, heyecan. Nereye gitsek beğenirsiniz… Bienale gidiyoruz.[2] O yıl Darphane-i Amire’de ve başka tarihi mekanlarda. Harabemsi, taş duvarlarla çevrili bir avluda büyük bir masa var; üzeri türlü öteberi eşya dolu. Bir şey alıp yerine başka bir şey bırakabiliyorsun. Ben de öyle yapıyorum. Güvenlik yaklaşıyor, işin künyesindeki yazıyı gösteriyorum, uzaklaşıyor. Kısa bir piyes sahneler gibi: Bir anlığına izleyici olmayı kırdığımız, sanatın da sanat olma halini kırdığı, eskiden para basılan bu yerde acayip bir alışveriş, bir tür bolluk yaşıyoruz. 

Masaya ne bıraktığımı hatırlamıyorum ama masadan aldığım şey açınca içinden not kağıtları çıkan minyatür bir okul çantası. Kırgın okula götürebileceğim küçük bir hediye. Bu yazıyı yazarken, o minyatür okul çantasını hala sakladığımı fark ettim. Kazılarda çıkan en kafa karıştırıcı nesneler oyuncaklarmış, çünkü çok sayıdaki ritüel nesnesinden ayırt edilemiyorlarmış.[3] Meziyetlerin, yeteneklerin, duyumsanır olanın yeniden paylaşılmasını vaat eden sanatı geziyoruz: Küçük bir tatbikat, kısa bir ritüel. Bu tezgahı buraya kuran insanlarla bir an önce arkadaş olmak istiyorum, ki tezgahlarını bana açtıklarına göre onlar da bana boş değiller, diye düşünüyorum. Fakat ilişkimiz hiç de öyle kolay olmayacak. 

Hikaye Anlatma Problemi

Otonomi üzerine, özellikle DÜRTÜK (Direnen Üretici Tüketici Kolektifi) üzerine yazmaya davet edilince, “Ne güzel zamanlama,” dedim. Tam da kaloriferleri cayır cayır yanan, şehirden çok uzak bu kampüste, hayal gücüne yataklık eden şehri hatırlamakta zorlanırken; kent hareketlerini, otonomiyi, alternatif ekonomileri düşünmek… Tarihin sopası yok. “Dünya kelimeler ve imgelerle oynama lüksüne sahip olanlarla olmayanlar arasında bölünmüş.”[4] Bir hikaye anlatma problemi içerisindeyim. Hikaye konu etmekle konu edilmek arasında, bu konumların konforları ile kırılganlıkları arasında düğüm olmuş vaziyette. Bu yazıda bunu çözeceğimi vaat etmiyorum tabii ama bir esas öneriyle başlamak isterim. 

Esas Öneri

Tüyap Fuar Alanı’nda yapılacak Ütopya[5] sergisi için davet edilen kişi ve kurumlardan biri Kadıköy Tüketim Kooperatifi’ydi. Onlar da beni arayıp, “Bize böyle bir davet geldi; biz de kolektiflerden, sanatla uğraşan seni biliyoruz, gel bu işe el at.” dediler. Hayatımda aldığım en güzel davetlerden biriydi. Sanki sanat, kooperatifçilikteki onca işten biri olmuştu. Kooperatifçilik işleri de sanat olmuştu. Ben de Fatma Belkıs’ı aradım, o zamanlar KABA HAT sanatçı kolektifindeydi. O da KABA HAT’tan arkadaşlarını davet etti ve bir sergi ekibi kurduk.[6]

Esas Öneri sergi hazırlıkları. 2017. Fotoğraflar: Sevgi Ortaç

Sergi başlığımız olan Esas Öneri, Çiftçi-Sen’in[7] hazırladığı bir şemadan geliyor. Çiftçi ile tüketici arasındaki türlü aracının yerine, bir üretici örgütü ve tüketici örgütünü koymayı öneren bir şema bu.[8] Yani üretimi ve tüketimi örgütle, aracıları çıkar. Sergide bir masa üzerinde gıda topluluklarını anlatan broşürler, ikramlık zeytin, Kadıköy Tüketim Kooperatifi’nin neyi nereden aldığına dair bir tablo, hazırladıkları manifesto metni ve kent tarımından örgütlere uzanan, mekanları ve toplulukları birbirine bağlayan ağ haritaları yer alıyor.

Esas Öneri sergisinden. Fotoğraf: Sevgi Ortaç

Duvarlardaki üç büyük afişten ikisi bez üstüne kil ile stencil. “Toprak İşleyenindi’’, altında bir buğday tarlası, ortasında yan gelmiş yatan bir kadın. Diğer afişte, bir masa etrafında toplanmış, ağaç-bitki-insan arası figürler—Anadolu’da kullanılan tahta mezar taşları—ve masanın ortasında, “Gıda Egemenliği Hemen Şimdi” yazıyor. Gıda Egemenliği[9] Kadıköy Tüketim Kooperatifi ya da DÜRTÜK (Direnen Üretici Tüketici Kolektifi) gibi şehirli tüketici örgütlerini, dünyanın çok farklı yerelliklerinden, küçüklü büyüklü gıda temelli örgütlere bağlayan küresel bir hareket. Topluluk destekli tarımdan toprak işgaline, göçer toplulukların haklarını savunmaktan agroekoloji okulları kurmaya çok geniş bir eylem yelpazesi var.[10]

Üçüncü bir afiş zeytin budaması üzerine. “Kolunun yetişmediği meyve senin değildir,” diye başlıyor ve Çiftçi TV’deki eğitim programlarından derlediğimiz, zeytinin sağlıklı olması ve iyi ürün vermesi için nasıl budanması gerektiğine dair başka alıntılarla devam ediyor: “Zeytinde lider dal olayına pek sıcak bakmıyoruz.” Alıntıların arasında, kullanılan terimleri bir araya getiren bir ağaç kolajı var. 

Esas Öneri sergisinden bir afiş. Fotoğraf Sevgi Ortaç

Soldan sağa, sergi ekibinden Sevgi Ortaç, Nihan Somay, Fatma Belkıs ve Kadıköy Kooperatifi’nden Caner Murat Doğançayır.

Gelelim hikaye anlatmaya dair esas öneriye. Bahsettiğim topluluklarda şöyle bir yöntem var: Kolektiflerin bilgisini ya da deneyimini aktarmak ya da sanatını yapmak söz konusu olduğunda, bunun öncelikle kolektife emek verenlerce yapılmasını ya da bunu yapacakların kolektife katılmasını istiyoruz. Kolektifin ürettiği bilgiden, deneyimden ve hikayeden kaynaklanan değerin, “dışarıdan” bir araştırmacı ya da sanatçıya mal olmak yerine, birlikte paylaşılmasını istiyoruz. Bu ilişkilerin karmaşıklığından doğabilecek zenginliğin önünü alan bir çeşit kıtlığa varma tehlikesini barındırıyor elbet. Ayrıca sanatçının da, akademisyenin de ürettiğinden pek bir şey kazanmadığının ve artan güvencesizliklerinin de farkındayız. Fakat esas öneri, şimdi ile gelecek arasında gidip geliyor, müzakere ediliyor. “…özlediğimiz şeyi yapıyoruz. Yapamadığımızı özlemeye devam ediyoruz…” diye yazıyor Kadıköy Kooperatifi sergi manifestosunda.  

Bostanlar

İstanbul Kara Surları ve bostanlarla 2005 yılında sinema öğrencisiyken tanıştım. Elimde bir kamera ile –tam da konu eden, hatta büyülenen bir bakışla– kara surları boyunca uzanan mahalleleri, pazar yerlerini, bostanları, kayıtdışı ekonomileri, şehir efsanelerini kaydediyorum. 2006 yılında Sulukule’nin[11] 5366 sayılı yasayla[12] yenileme alanı ilan edilmesi ve Sulukule mücadelesinin başlamasıyla bu bakış dönüşmeye başlayacak. Pek çok mahallenin kentsel dönüşüm ve yerinden edilmelerle ranta açıldığı, barınma hakkından kent hakkına genişleyen, kültürel miras politikalarından ekolojiye dallanıp budaklanan bir mücadelenin büyüdüğü bir dönem olacak bu. Konu etmekle sorumluluk almak arasında gidip geldiğim, elimdeki araçlarla yapabileceklerimin sınırlarını gördüğüm, işe yarar bir şey yapmanın peşinde, sanatımdan bolca şüphe ettiğim bir dönem. 

31 Temmuz 2013. Bostanlarda park projesi için moloz dökülmesinin ardından bir kahvaltı buluşması. Aleksander Sopov tezinde faydalandığı bostanların tarihsel sürekliliğini kanıtlayan belgeleri getirmiş.

Temmuz 2013’te Fatih Belediyesi, sur dibinde üretim halindeki tarihi bostanlara[13] “park ve yeşil alan’’ yapma amacıyla moloz dökecek. Tam da Gezi[14] mahalle forumlarına yayılmış, bir şehir ya da mahalle parkından beklenebileceklere dair ufku genişletmişken.[15] Bir tarafta hızını almış bir kent hareketi, diğer tarafta bir mahallenin biricikliği; bir tarafta kültürel miras sözleşmeleri, diğer tarafta bostancıların geçimi var. Bostanları “korumak” isteyen, ama bunun nasıl yapılacağı konusunda farklı tahayyülleri, öncelikleri ya da mesleki yaklaşımları olan bir grup insan Yedikule Bostanları Koruma Girişimi’nde bir araya geliyoruz. Bir yanda farklı meziyetlerin güçlerini birleştirdiği; arşivlerin, uluslararası sözleşmelerin, hukukun, yaratıcı eylemin harekete geçirildiği bir zemin bu. Fakat diğer yanda farklı uzmanlıkların ve sosyal ekonomik konumların –ayrıcalıklar ve kırılganlıklarıyla– karar alma ve katılım süreçlerinde çarpıştığı da bir zemin. Mızmızlanmanın anlamı yok, adı üstünde, koruma girişimi. Koruyanlar ve korunanlar var. 

Sonunda bostanlar kurtuldu mu, kurtuldu. Nasıl devam edeceklerine dair tartışmalar ise devam ediyor; ecrimisil borçları, bostancıların ekonomik güvencesizlikleri, arazi kullanımına dair anlaşmazlıklar… 2017 ya da 2018’de bir Gıda Toplulukları çalıştayında Silivrikapı’da bostancılık yapan Özkan Ökten ile aynı oturumdayız, toplantı başlamadan önce hal hatır soruyoruz. Bir üniversitede saat ücretli ders vermeye başladığımı söylüyorum. Özkan hiç beklemediğim bir tepki veriyor. “Sevgi Ablacım, nasıl sevindim anlatamam, ben de diyordum bu kız ne olacak, yıllardır bostandı, dernekti koşturup duruyor, valla çok rahatladım!” Üzerimden bir yük kalktı demiyor ama bana geçen tam da öyle bir şey. Ben de nihayet “bir baltaya sap olmanın” rahatlığını pek çok alanda hissediyorum, evet. Fakat bu yük meselesi ilginç. Ben de Özkan’ın hiçbir gelecek güvencesi olmadan şehrin arada kalmış bir toprağını yeşertmesi konusunda bir endişe ve sorumluluk hissediyorum. Bu yüzden buradayım. Ama bu ne zaman bir yüke dönüşüyor? Bu vakaya dönüp dönüp bakacağım. Gönüllülük kavramının kapattığı tartışmaları açmaya çalışırken, toplumsal hareketlerdeki altlı üstü koruma, destek olma destek verme kalıplarını düşünürken hep kendini hatırlatacak. 

Esas Öneri’ye bir eş başlık 

“Önerilerimiz benzer olsa da kendi gerçekliklerimizin doğasına bağlı olarak farklılaşmaktadır.” [16]

Üretimi ve tüketimi örgütle, aracıları çıkar. Tamam. Ama kendi gerçekliklerimizin doğası her zaman hızlıca kavrayabildiğimiz bir şey olmayabilir. Ben bu yazıda bununla uğraşıyorum ve çok zorlanıyorum. Hikayenin büyük anlatılardan sıyrılıp daha karmaşık, daha dolaşık bir hal aldığı yer burası. 

Otonominin devreye girdiği yer de burası olabilir. Bir kendi kendine yetebilme, kendi kurallarını koyabilme, kendine bakabilme becerisi. Fakat bu, bağımsızlıktan ziyade bağlanmanın daha çetrefilli bir yolu gibi görünüyor. Sadece elinden kurtulmak istediğimiz piyasa ilişkilerinin değil; evle, aileyle, işle, uzmanlıklarla, arkadaşlıkla tanımlanan ilişkilerin dışına taşan bir umursama kapasitesi ve gücü istiyor. Burada, bu yazıyı yazarken, düşünmeye yarayan ya da tam tersine direnen duyguları da katarak yol almaya çalışıyorum. İnsana bir maaş, bir rütbe, yazılmış bir tez, üretilmiş bir sanat getirmeyen bir eylemi, bir yaşantıyı sürdürten şeyi; onu sürdüren enerjileri, kaynakları ve bağları hatırlamaya çalışıyorum.

DÜRTÜK

Çoğu zaman pazar akşamı Yedikule’den Özkan’ı, Piyalepaşa bostanından Mehmet ya da Cemile’yi arayıp hal hatır sorma, bir gelişme varsa öğrenme, bostanda ne ürün olduğunu öğrenip, kaça alacağımızı kararlaştırma işine “arama’’ diyoruz. Bu, aciliyetlerin dışında, bostanların ekim-dikim zamanıyla kolektifin buluşma zamanı arasında, iki mahalle arasında, gündemler arasında gidip gelen bir arama. Bir de araba var—ve arabacı. O da Beyoğlu ile bostanlar arasında gidip geliyor. Kasa taşıyor, el sıkıyor, trafiğe giriyor, yeşillikleri getiriyor. Yeşillik kasaları Hazzopulo Pasajı’nın arka kapısından girip, Rita’nın ikinci el dükkanı ile Kahveci Mustafa Amca’nın arasındaki kapıdan geçiyor ve birinci kattaki Dünyada Mekan’a[17] varıyor. Sipariş verenler perşembe akşamı buraya geliyor. Burada buluşup dağıtımı yapıyor, muhabbet ediyoruz. DÜRTÜK dağıtımları Ekim 2015’ten Mayıs 2018’e dek sürecek. DÜRTÜK’ü hatırlamak ile Türkiye’de o yıllarda yaşadıklarımızı hatırlamak iç içe geçiyor. Bu yazıda bu hatırlama işinin hakkını veremeyeceğim. Onun yerine aşağıdaki etkinlik duyurusunu (ya da masadaki tırtılı) paylaşabilirim.

Masadaki tırtıl. Fotoğraf: DÜRTÜK arşivi.

27 Mart 2016, Facebook’taki etkinlik metni:

Kasvetli günleri beraber göğüsleyelim, baharı da birlikte kucaklayalım diyoruz sevgili DÜRTÜK’çüler. Bu Pazar buluşalım, açık pazar kuralım, yeni katılanlarla tanışalım; bahar aylarında DÜRTÜK’ün iş bölüşümüne katılmak isteyenlerle, bu değirmen nasıl dönüyor merak edenlerle konuşalım diyoruz. DÜRTÜK için küçük bir el kitabı da hazırlıyoruz. Pazar günü dağıtımını yapacağımız kitapçığımızı BAÇOY-KOOP basıyor. 

DÜRTÜK el kitabı. Mart 2016'da BAÇOY-KOOP tarafından teksir teknolojisi kullanılarak basıldı.

Ankara Güvenpark ve İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki bombalı saldırılardan bir hafta sonra, Dünyada Mekan’da buluşuyoruz.[19] Şehirli gıda topluluklarının çoğu gibi DÜRTÜK de bir mahalleyi mekan tutuyor. Burası Tarlabaşı’ndan Taksim Meydanı’na, Galatasaray Meydanı’ndan Tünel’e; gündelik hayatından zihinlerdeki hayatına, hep dışarı taşan bir yer. Gezi’nin ardından mahalle forumlarında pek çok yeni dayanışma ağının ve topluluğun temelleri atıldı. Mahalle merkezli gıda toplulukları kimi kolektif kimi kooperatif, farklı örgütlenme modellerinde, hem Gezi öncesinden gelen hem büyüyen bu geniş sivil alanın parçasıydı. Kendi gerçekliklerimizin doğasını bu dışarı taşan ağın içinde –daha doğrusu bu bağlar içinde– hatırlamak ve hayal etmek mümkün olabilir. 

Tezgahlarımız

2016’da 8 Mart yaklaşırken DÜRTÜK olarak katılacağımız ilk ortak dayanışma kermesini organize ediyoruz. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Komşu Kafe kolektifi, Özgür Kazova, Lambda İstanbul, Kader Kısmet Atölyesi, Göçmen Kadınlar, Göçmen Dayanışma Mutfağı, İş Cinayetleri Almanak Ekibi, Don Kişot İşgal Evi Kolektifi tezgah açacak.[20] Yer arıyoruz. O sıra Eller Sanat Galerisi’nin tahliye davası görülüyor. Mülk sahiplerine, on yılını doldurmuş kiracıları hiçbir haklı gerekçe göstermeksizin tahliye etme hakkı tanıyan yasayla daha önce de Kelebek Korse Santa Maria Han’dan tahliye edilmişti.[21]  

Eller Sanat Galerisi, Santa Maria Han’ın Postacılar Sokağı’na açılan tarafında bir atölye ve galeri. Nurhan Acun, Anadolu medeniyetlerinden motiflerle takılar, müzelerdeki eserlerden reprodüksiyonlar yapıyor. Perşembe Pazarı’ndan Şişhane’ye uzanan; malzemecisinden imalathanesine, gemi parçasından avizesine kadar birbirine bağlı dev bir zanaat ve küçük üretim ağı içinde, sanat galerisi ile zanaat atölyesi arasında bir mekan. Ben de bu atölyede 90’larda yazları çıraklık yapmıştım. Yıllar sonra Nurhan Bey’e kermes teklifimizle gidiyoruz. O da kabul ediyor. Takı tezgahlarının arasında kitaplar, marullar, el işleri ve mercimek köfteleri… 

Ortak Dayanışma Kermesleri, Beyoğlu’ndan Kadıköy’e farklı mekanlarda yeni katılımlarla bir araya gelecek. Kamusal alanın hızla daraldığı, evden çıkmanın giderek zorlaştığı, Beyoğlu’nun diğer mahallelere göç verdiği, pek çok açıdan yoksullaştığımız bir dönemde, tuhaf bir bolluğun, acayip bir alışverişin mekanı olacak. 

8 Mart vesilesiyle düzenlenen ve Eller Sanat Galerisi’nde yapılan ortak dayanışma kermesi, 2016. Fotoğraf: Sevgi Ortaç

Kepenk Sesi

Bostanlarda Gezi sonrasında yaşanan karşılaşmalarda en zorlandığım şey, paraşütlü bir aktivist gibi—ya da akıl dağıtan, okumuş bir “kurtarıcı” gibi—altlı üstlü konumlara pek tekinsiz yakınlaşmalardı. Bir tarafta polis, diğer tarafta Gezi’nin keskin siyasi varlığı; “dışarıdan gelenler” imajı mahalledeki buluşmalarda ve karşılaşmalarda bazen dolaşıma girdi. 

Üç yılın sonunda Yedikule Bostancılar Derneği kuruluş aşamasına geldiğinde, dernek için bir mekan bulundu. Birkaç arkadaş boya, tadilat işleri için gittik. Yedikule’ye çıkan ana caddede bir dükkandı. Kepengi açarken sokağa yayılan gürültüyle birlikte acayip bir rahatlama yaşadığımı hatırlıyorum. Bir an sanki yerli yerinde olmuştuk. Dernek tüzüğüne ise sadece bostancıların üye olabileceğini yazdık. 

Kuçe

Bu yazıyı yazarken, kendi gerçekliklerimizin doğasını düşünürken, toplulukların bundan sonrasını hayal etmeye çalışırken, içinden geçtiğimiz dönemin yakıcılığı yerine kendi yapamadıklarımıza, daha iyi yapabileceklerimize yüklendiğimi fark ediyorum. Her şey bizim elimizdeymiş gibi. Yoksa değil mi?

2017 Sonunda Kuçe Yemek Kolektifi yola çıkmış, Beyoğlu Öğüt Sokak’ta, mutfaktan yemeklerin bir asansör sistemiyle yukarı kata yollandığı, 3. Mevki isimli küçük lokantayı devralmıştı. Kuçe’nin de açılırken sokağı inleten kepenkleri vardı. Bir de vergi levhası.

18 Kasım 2018'e geldiğimizde Kuçe menüsünün büyük kısmını ekolojik üretim yapan küçük üreticilerden ve gıda topluluklarından tedarik ettiği malzemeyle hazırlar hale gelmişti. Bunu kutlamak için organize ettiğimiz yemekli buluşmanın afişi.

Mart 2018 itibariyle ben ve birkaç arkadaş daha kolektife eklendik ve haftanın altı günü açılan bir mekanımız oldu. Aramızdaki tek aşçı 3. Mevki’den kalan ve bizimle yola devam eden Meryem’di. Yol üstünde öğrenen, artan ve azalan, lokantayı düzenli olarak açan 6-7 kişi, etrafımızda dirsek temasında olduğumuz arkadaşlarımız, üreticiler, kooperatifler, kolektifler… 

30 Eylül 2018 Kuçe Yemek Kolektifi Tanışma Toplantısı (Facebook Gönderisi)

Kuçe Yemek Kolektifi birlikte pişiriyor, pişirirken düşünüyor; acaba bu mutfakta büyüyebilir miyiz, hem karnımızı doyurup, hem kolektif üretimi birbirimiz için uzun vadeli bir destek yapısına dönüştürebilir miyiz?

Kuçe, zaten birbiriyle temas halinde olan farklı yatay örgütlenmelerden—hem benzer hem farklı deneyimler ve yorgunluklarla gelen—güvencesiz, serbest çalışan ya da işsiz, kadın bir ekiple yola çıkmıştı. Benim konum paylaşarak yürümeye çalıştığım bu hikayede Kuçe, tam da gönüllülük mevhumunun kapattığı tartışmaları açacağımız, giderek daralan hareket alanımız ve artan güvencesizliklerimizi önümüze koyup, örgütlenmelerde özbakım meselesine eğileceğimiz bir yerde duruyordu.[22] Ufukta ise farklı üretim alanlarına da genişleyecek, kamuya açık bir model, bir kooperatif olma esas önerisi vardı. Kuçe bir tabak yemeğin maliyet hesaplarından kendimizi ifade edebilmenin araçlarına, esnaflıktan sokağa uzanan; meziyetler ve konumları yeniden müzakere ettiğimiz, hem pişirip hem yediğimiz bir buluşma noktası oldu.

24-30 Haziran 2019 tarihlerinde "Ekonomi Ne Ayol?" temasıyla gerçekleştirilen 27. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nda, Kuçe de atölye mekanlarından biriydi. Fotoğraf: Emel Girgin

2020 yazında, Kuçe Kolektifi ve lokanta faaliyetine son verdi ve mekanını Beyoğlu Gıda Topluluğu’na[23] bıraktı. Takip eden yıllarda, Beşiktaş Kooperatifi, Koşuyolu Kooperatifi ve Kadıköy Kooperatifi[24] gibi çok sayıda gıda topluluğu da devam etmeme kararı aldı.[25] Ben bu yazıyı yazarken, toplulukların neden son bulduğuna odaklanan bir araştırmanın verilerini paylaşmak ve birlikte değerlendirmek üzere bir çalıştay organize edildi.[26] Görünür sebepler ekonomik kriz ve pandemi odaklıydı; artan gıda fiyatları, kiralar, taşıma maliyetleri, gönüllülerin üzerindeki yük, topluluk içi anlaşmazlıklar… Fakat toplanan verilerin analizi, toplulukların bu şartlarda devam edebilecekken etmediklerini, bunun bir karar olduğunu da gösteriyordu. Her şey bizim elimizdeymiş gibi… Yoksa değil mi? 

Ben bu hikayeyi yine bir esas öneriyle bitirmek isterim. 

Az Konuşanlar

Romanya’da Kaloşvar’da, bir gıda egemenliği forumundayız.[27] Forum için merkeze yakın bir pazar yerinde büyük, çadır tipi bir fuar alanı kullanılıyor. 500’den fazla insan burada buluşup, konuşup, birlikte karar alacak. Türkiye’den katılımı Çiftçi-SEN organize ediyor. Toplamda kaç farklı dil konuşulduğunu bilmiyorum, ama 40’tan fazla ülkeden insan var ve herkes anadilinde konuşmaya teşvik edilecek. Bunun için açık kaynaklı sözlü çeviri teknolojileri geliştiren ve bunları ortak kullanıma sunan bir kolektif[28] el radyoları, vericileri ve kulaklıklarıyla alanda.

Forum alanından fotoğraflar. Solda toplantı özetleri ve film gösterimi duyurusu. Sağda COATI Kolektifinin tezgahı. Fotoğraflar: Sevgi Ortaç

İlk gün oturum başlıkları belirleniyor ve kimlerin hangi toplantıya katılacakları önceden kararlaştırılıyor. Buna göre konuşulacak diller belirlenip, çeviri ekipleri kuruluyor. Çeviri ekipleri, her delegasyonun beraberinde getirdiği gönüllülerce destekleniyor. Yerel bir yemek kolektifi yemek işini organize ediyor. Yerel üreticilerden temin edilen ürünler, misafir delegasyonlardan katılan gönüllüler ile birlikte pişiriliyor ve dağıtılıyor. Bulaşık ve temizlik işleri de aynı şekilde paylaşılıyor. 

Her oturumun başında ilk önce temsiliyeti az olan grupların tespiti yapılıyor: Aramızda kaç balıkçı var? Kaç yörük var? Kaç kadın üretici var? Bu kişiler ayağa kalkıp kendilerini gösteriyor; herkes onları görüyor, sonra tekrar yerlerine oturuyorlar. Toplantı bundan sonra başlıyor. 

Kaloşvar’daki forumda Sarıkeçililer’den[29] Pervin Çoban Savran ile tanışıyorum. Hayvanlarıyla birlikte hareket ettikleri göç güzergahlarında, orman ve mera alanlarının giderek kapanmasından, özel mülkiyetlerle çitlenmesinden, köylülerin otlaklarını ve su kaynaklarını paylaşmak istememesinden bahsediyor. Dönmemize yakın, çekinerek, yazın yanlarına gelip gelemeyeceğimi soruyorum. Hani rahatsız eder miyim, konu mu etmiş olurum, seyirlik mi hissettiririm. Lafı hiç uzatmıyor. “Kapımız yok ki” diyor.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Durumcu Enternasyonal (Situationist International), 1957-1972 arasında etkin olan, sanat ile politikayı birleştiren avangard bir hareket. Kent deneyimi, “sürüklenme” (dérive) ve mevcut düzenin eleştirisi gibi kavramlarla bilinir.

[2] Bahsi geçen bienal, 2001 yılında yapılan, İstanbul Bienali’nin Egokaç—Gelecek Oluşum için Egodan Kaçış konulu 7. edisyonudur.  

[3] Agamben, Giorgio. “Çocukluk ve tarih.” B. Parlak, Çev.) Kanat Kitap (2010).

[4] Ross, Kristin. “Ortak Lüks, Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi.” Basım, T. Birkan (çev.) Metis Yay. İstanbul (2016).

[5] Ütopya, 27. İstanbul Sanat Fuarı kapsamındaki Artist 2017’nin proje sergisinin başlığıdır. Eda Yiğit ve Ezgi Bakçay koordinasyonunda, çok sayıda küratör ve kurumun katılımıyla 4–12 Kasım 2017 tarihleri arasında TÜYAP’ta gerçekleşti.

[6] Sergi künyesine küratör olarak Kadıköy Kooperatifi Dostları yazdık. Sanatçılar ise Fatma Belkıs, Bengi Güldoğan, Merve Kılıçer, Nihan Somay ve Sevgi Ortaç idi.

[7] Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu. https://www.ciftcisen.org/

[8] Bu şema, mevcut durumda çiftçi ile tüketici arasına giren tüccar, komisyoncu, nakliyeci, sevkiyatçı ve market gibi aracıların yerine, doğrudan üretici örgütü ile tüketici örgütü arasında kurulan bir ilişkiyi önerir.

[9] Gıda Egemenliği, 1996 Dünya Gıda Zirvesi’nde La Via Campesina tarafından ortaya atılan bir kavramdır; gıdayı ticari bir mal olmaktan çıkarıp bir hak olarak tanımlar ve halkların kendi tarım, gıda ve ekoloji politikalarını belirleme hakkını savunur. https://viacampesina.org 

[10] Brezilya’da toprağı işgal ederek kendi okullarını ve kooperatiflerini kuran MST ve Fransa’da tüketicilerin üretimi önceden finanse ederek hasat riskini paylaştığı AMAP gibi farklı yerel modelleri örnek verebiliriz. https://mst.org.br / https://reseau-amap.org 

[11] Sulukule, İstanbul kara surlarının dibinde yer alan, tarihsel olarak Roman nüfusun yaşadığı bir mahalledir; 2000’li yıllarda kentsel dönüşüm projeleri ve yerinden edilmelerle gündeme gelmiştir.

[12] 5366 sayılı yasa, “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun” başlığıyla Kasım 2005’te yürürlüğe girmiştir; tarihî bölgelerde yenileme projelerinin önünü açmıştır. 

[13] İstanbul Kara Surları boyunca uzanan tarihî bostanlar, Bizans döneminden bu yana kesintisiz üretim yapılan, kentsel tarımın en eski örneklerinden biridir.

[14] Gezi Parkı direnişi, 2013 yılında İstanbul’da başlayıp Türkiye geneline yayılan; kent hakkı, kamusal alan ve demokratik katılım talepleri etrafında gelişen toplumsal bir harekettir.

[15]  Gezi sonrasında parklar, deprem, iklim ve gıda krizi gibi acil ihtiyaçlar bağlamında yeniden düşünülmüş; piyasa dışı dayanışmanın ve müşterek üretimin mekânları olarak işlev görmeye başlamıştı. Belediyelerin bostanlar için önerdiği “rekreasyon alanı” yaklaşımı, bu toplumsal ihtiyaçlardan kopuk kalmıştı; yeşil alanı pasif bir dekora indirgiyor aynı zamanda kentsel rant ve pazarlama aracına dönüştürüyordu. 

[16] Bu ifade, La Via Campesina üyesi ve müttefiki örgütlerden 10 bölge ve 28 ülkeden 130 delegenin Brezilya’nın Pará eyaletine bağlı Marabá kentinde düzenlenen Uluslararası Tarım Reformu Konferansı’nda yayımladığı Marabá Deklarasyonu’ndan (17 Nisan 2016) alınmıştır. https://www.karasaban.net/maraba-deklarasyonu-topragi-savunmak-ve-yasami-onurlandirmak-icin/ (Erişim: 31.03.2026)

[17] Dünyada Mekan ofissiz, freelance ve beyaz yakalı çalışanlar için gündüz birlikte ya da yalnız çalışabilecekleri, etkinlik ve toplantı organize edilebilen bir kolektif mekandı.

[18] BAÇOY-KOOP (Basma, Çoğaltma, Yayma Kooperatifi) teksir teknolojisini kullanır. Türkiye’de sol hareketin içinde yer almış örgüt ve bireylerin teksir makinalarını kolektif ve bağımsız yayın ve dağıtım amacıyla nasıl kullandığını araştırır; bu araştırmadan yola çıkarak basılı malzeme üretir ve dağıtır. Kendi üretimlerinin yanı sıra, üretim araçlarını, kendi kendine örgütlenen oluşumlarla paylaşır.

[19] 2016 yılında Ankara Güvenpark ve İstanbul İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen bombalı saldırılar, çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine ve yaralanmasına yol açmış; Türkiye’de kamusal alanın güvenliği ve gündelik yaşam üzerinde derin etkiler yaratmıştır.

[20] Bahsi geçen oluşumlar, Türkiye’de feminizm, emek, ekoloji ve dayanışma odaklı çalışan; tüzel olarak vakıftan kolektife, dernekten mekana farklı formlarda olan çeşitli sivil toplum yapılarıdır.

[21] Türkiye’de kiracılık mevzuatında yapılan düzenlemeler, belirli süreyi dolduran kiracıların tahliyesini kolaylaştırarak özellikle kent merkezlerindeki küçük esnaf, atölye ve bağımsız mekânlar üzerinde ciddi baskılar oluşturdu.

[22] Gönüllülük, kapitalizmle birlikte düşündüğümüz çıkar ilişkilerinden farklı bir ilişkiyi tanımlamak için kullandığımız bir kavram; bir çıkarı olmamak, kar etmemek, kazanç sağlamamak. Diğer tarafta amacının ve getirisinin başka amaçlardan ve getirilerden daha yukarıda bir yerde, onlara tepeden bakan, daha özel bir şey olduğu gibi bir fantaziyi de çağırıyor. Gönüllülerin yorgunluğu konusu, toplantılarda, çalıştaylarda çokça tartışılan bir konu. Çözüm olarak –nadiren ücretli çalışmayı– çoğunlukla sayımızı arttırmayı önümüze koyuyoruz.

[23] Beyoğlu Gıda Topluluğu, İstanbul Beyoğlu’nda, tüketici ile adil, yerel ve sağlıklı gıda üreten üretici arasında doğrudan ilişki kurmayı amaçlayan bir gıda topluluğudur. https://www.instagram.com/beyoglugida/

[24] Kadıköy Kooperatifi, üretici ve tüketiciler arasında aracısız bir dayanışma ağı kurmayı amaçlayan bir tüketim kooperatifidir; kapanışlarının ardından deneyim aktarımı için hazırladıkları arşive https://kadikoykoop.vercel.app adresinden ulaşabilirsiniz. 

[25] 2020 sonrasında 28 Alternatif Gıda İnisiyatifi son buldu. Orkun Doğan, 15 Mart 2026, Gıda Toplulukları ve Tüketim Kooperatifleri Çalıştayı

[26] Özyeğin Üniversitesi Toplumsal Etki Tohumlama Programı desteğiyle yürütülen “Çoklu Krizler Karşısında Alternatif Gıda İnisiyatifleri” araştırma projesi kapsamında Adil Gıda Topluluğu işbirliğiyle Postane’de 14 Mart 2026’da gerçekleştirilen Gıda Toplulukları ve Tüketim Kooperatifleri Çalıştayı.

Yürütücü ve araştırmacılar: Orkun Doğan, Oya İklil Selçuk ve Candan Türkkan.

[27] Romanya’nın Kaloşvar kentinde düzenlenen Avrupa Nyéléni Gıda Egemenliği Forumu, farklı ülkelerden çiftçi örgütleri, kooperatifler ve gıda topluluklarını bir araya getiren uluslararası bir buluşmadır. https://www.karasaban.net/avrupa-nyeleni-gida-egemenligi-forumu-romanyada-toplaniyor/ 

[28] COATI (Collective for Open and Accessible Translation Infrastructure), çok dilli toplantılarda katılımcıların kendi anadillerinde konuşabilmesini sağlayan açık kaynaklı sözlü çeviri araçları geliştiren bir kolektiftir. https://coati.pimienta.org/the-collective/index.en.html

[29] Sarıkeçililer, Türkiye’de Toroslar bölgesinde yaşayan, mevsimsel göçlerle hayvancılık yapan Yörük topluluklarından biridir; yaylak ve kışlak arasında hareket ederek üretimlerini sürdürürler.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.