Kızımın Kameraya Bakmamayı Seçtiği Gün

Baba-kız, bakış ve temsil üzerine bir düşünme.

Şener Soysal

Şener Soysal, fotoğrafla olan ilişkisinin kızının doğumunun ardından, onunla beraber geçirdiği dönüşüm üzerine yazdı. Kızı Leila’nın doğumunun ardından gelen, Leila’nın hareket kabiliyetinin henüz oldukça sınırlı olduğu zamanlarda natürmort hissi taşıyan ilk fotoğrafları, zamanla bir dönüşüme uğramaya başlıyor. Leila’nın kameraya bakmamayı seçtiği gün, özne olma bilincine işaret ediyor. Sonrasında fotoğrafçılık, rollerin değiştiği anlara evriliyor. Leila nasıl ve kiminle fotoğraflanacağını seçmeye başladığı gibi, gün geldiğinde kamerayı alıp üreticiye dönüşüyor. Yazı, görüntü ve temsil üzerinden bir toddler’ın hızlı gelişimini ve duygularını tanımayı, yetişkin dünyasının anlamlandırılmasını ve baba kız birlikte üretmenin farklı ve oldukça samimi bir biçimini anlatıyor.

İlk selfie, 20. ay

İnsan çocuk sahibi olunca, kaçınılmaz olarak sürekli bir anı biriktirme telaşına düşüyor. Saklanan ilk oyuncak, örgü kıyafetler, belki birkaç kitap…. Üstüne kolay üretimi nedeniyle dibine düştüğümüz fotoğraflar, videolar… Anne-babası da fotoğraf ve arşivi çok seven grafik tasarımcılar olunca, kızımız ile üretmek şahane bir heyecana dönüşüyor; oluşacak çocukluk arşivinin gelecekte verilecek pek duygusal bir hediyeye dönüşebilecek olması da cabası.

İlerleyen zamanlarda bir seriye dönüşmesini umduğum bu metnin niyeti, baba-kız ilişkimiz içinde görsel üretim ve tüketim hikayemizle ilgili şeyleri Orta Format’ta önemsediğimiz bazı kavramlarla birlikte değerlendirmek. Henüz dünyayı keşfeden taze bir çift gözün, beynin, bireyin beni düşünmeye iten davranışlarını anlamlandırdığımızda, bu davranışların yetişkin dünyasında yaşadıklarımızı da anlamayı kolaylaştırabileceği kanaatindeyim. Okuması da keyifli sanki, çünkü duygusal hikayelere girmekten kaçamayacağımdan da eminim, bir yandan da bu yazının tatlı sosu içindeki duygular olsa gerek.

Sıradan Zaferler adlı kitaptan bir sayfa (Larcenet, 2019) [1]

Dünyayla ilgili henüz filtreleri gelişmemiş ve öğrenme sürecinde olan bir insan yavrusunun babası olmak şöyle tanımları da getiriyor sanki: Göz kulak olan, gözlemleyen, bazen gözetleyen, zaman zaman gözeten. Konu kaçınılmaz olarak göz ile ilgili.

Natürmort -gibi- Kayıtlar
Burada süreci gözlem ve kayıt olarak, ikiye ayırmak istiyorum. İlk kısmı, henüz dünyadan bihaber bir canlının kayıt altına alınması. Burada çok büyük bir heyecan olmadığı kanaatindeyim, çünkü özne bırakın karar verebilme kapasitesini, hareket edebilecek beceriye sahip değil. Bu dönem zaten ebeveynler için de birbiriyle tanışma ve birbirine alışma süreci. Sabit duran bir model ile natürmort fotoğraflar üretebildiğiniz zamanlar…

Kızım Leila’nın doğumu sırasında doğumhaneye girmeyi istemiştim. Steril doktor önlüklerini giyerken başım dönmüş, sonra bir soğukkanlılık gelmişti. Doğuma şahit olduğumda hissettiğim şey büyük bir şok, eşim ve kızımın sağlıklı oluşuna şükrandı. O sırada telefonum bir hemşirenin elindeydi ve hemşireliğinden daha çok fotoğrafçılığını konuşturduğunu söyleyebilirim. Bir ara doktor ve doğum ekibi ile hatıra fotoğrafı çektirdiğimizi hayal meyal hatırlıyorum, fotoğrafı telefonda görmesem unutur giderdim. İstemeden bir fotoğrafın öznelerinden biri olduğum, üzerine zaman zaman düşündüğüm en acayip anlardan biriydi.

İlk ayların çoğu, neredeyse natürmort bu fotoğraflar ve videolarla geçti gitti. Günden güne geçirdiği değişimle beraber, ilk çıkardığı sesler, ilk adımları da kayıt altına alındı.

Solda Natürmort bir deneme. Üçüncü hafta. Sağda Yağlıboya bir tablo gibiydi. Onuncu hafta.

Model, Sahneler ve Anlık Kararlar 

Sürecin ikinci kısmı bana daha çekici gelmişti hep: Fotoğrafın öznesi bir toddlerı fotoğraflamak. Toddler, yürümeye başlamış ama henüz sarsak adımlar atan, dengesi oturmamış yaş için kullanılıyor. Türkçede karşılığı yerleşmediği için bir anda çocuk olarak tanımlanıveriyorsunuz. Oysa duygular da, yürüme becerisine benzer şekilde, çalkantılı bir zamandan geçiyor.

Dönemsel becerileri de henüz çok gelişmediği için, beni çevik kararlar vermek zorunda olan bir fotoğrafçıya dönüştürdü Leila. Telefon ekranının ardından bakarken hızlı olmam gerekiyordu, çünkü bir yandan da ona göz kulak olmalıydım. Ben çekim çabasındayken bir yerlere çarpması işten bile değildi. Fotoğrafçı Elinor Carucci’nin ikiz çocukları sonrası “İçimdeki fotoğrafçı, anneye karşı savaş açtı. Ve bu gündelik savaşlarda kazanan genellikle anne oldu.” diyerek anlatıyor bu durumu. [2] Bu savaşta Leila’nın tek çocuk olması benim lehimeydi ve kazanamasam da çabamı sürdürdüm. Tıpkı klasik bir sokak fotoğrafçısı gibi hissediyordum: Pek çok değişken vardır ve siz, ideal anları yakalama peşindesinizdir. 

Solda "Acaba düşer mi?" endişesi ile "Ne de güzel tırmandı" coşkusu. Yirmibirinci ay. Sağda Pub friends, boylarından büyük bir sandalye tepesinde. Otuzuncu ay.

Leila’dan önce fotoğraf pratiğim daha çok nesneler ve mekanlarla ilgiliydi. Fotoğraflarımda gündelik anlar içinde olağan durmayan nesneleri görmeyi severim. Fotoğrafları birbirine bağlamaktan ve kafamdaki oyunun parçası haline getirmekten memnun olurum. Hatta bunu yapmak için kendi çekmediğim fotoğrafları sahiplendiğim ve kullanmayı denediğim bile oldu. Öte yandan insanları doğrudan fotoğrafın merkezine almak demek; onlarla iletişime geçmeyi, rızalarının olduğunu teyit etmeyi ve belki başka etik sınırları çizmeyi de gerektiriyor. Bu da başka bir iletişim pratiği. Fotoğraf benim için fazlasıyla öznel, kendimle kaldığım bir üretim biçimi olduğundan, özne olarak insanları dahil etmemek tercihim oluyordu. Leila ise beni bu yaklaşımımın tam tersini yapmaya iten muhteşem bir modele dönüştü. 

Bir bebeğin model olmasının zorlukları da gerçek hayattaki modellere benzer olsa gerek. Fotoğraf, video, illüstrasyon ya da anı defteri… Ülkesinden uzakta, desteksiz ebeveynliğin zorluklarıyla; bebeğin büyüme atakları, diş sancıları, anneden ayrılma kaygısı, uyku düzensizliği ve türlü sorunlarla başa çıkıp üstüne ruhunu da sağaltabilen anne-babalar için bir şey üretmenin mümkün olabileceğini hatırlatmam gerekir. Bu zorlukların akrabalar, kuzenler, arkadaşlar için geçerli olmadığını; onların turistik fotoğrafçılar olduğunu da belirtmeliyim.

Artık bir modelim vardı ve kimseden izin almam gerekmiyordu. Çünkü izni veren zaten bendim. Ya da öyle olduğunu sanıyordum. Fotoğrafı çekebilir, yayımlayabilir, paylaşabilirdim. Başka yayımlama taleplerini de iki nedenle engelleyebilirdim: Sosyal medyada kızımın görsellerinin dolaşımı sonucu olabilecek istismar ve izinsiz kullanımlara dair kaygılarım veya nazar.

Fotoğraf çekmek, özellikle de telefonla çekilen gündelik hatıra fotoğrafları, çoğu zaman masum bir kayıt alma eylemi gibi gelse de, aslında içinde bir iktidar barındırıyor: Kadrajı kuran, neyin görünüp neyin görünmeyeceğine karar veren kişi olmak. Uzun süre bu gücün farkında değildim. Çünkü sevgiyle yapılan bir şeyin sınır ihlali olabileceğini düşünmek zor. Oysa Leila’nın kameraya bakmamayı seçtiği anlarda, bu gücün tek taraflı olmadığını görmeye başladım. Leila düşündüğümden çok daha hızlı bir şekilde, fotoğrafın öznesi olduğunu ve bu durumun getirdiği hakkı keşfetti: Görüntüye dahil olmamayı seçebilmek.

 

Özne Olma Bilinci ve Yeni Bir Dönem

Canı istemediğinde kameraya bakmamaya kaç aylıkken başladığından emin değilim, ama bir yaşını geçtikten sonra bunun gözle görülür bir farkındalığa dönüştüğünü söyleyebilirim. Özellikle birlikte çekilen aile fotoğraflarında ya da o başka bir şeyle meşgulken bizim veya akrabaların fotoğraf çekme çabalarımıza burun kıvırdıkça fark ettiğimiz bir durum. Öznesi olması istenen fotoğrafın içeriği; Leila’nın gülümsediği ve kamera ya da arkasındakiyle göz teması kurduğu bir şey olmalı, malum. Haliyle bunu yapmayarak fotoğrafın da değerini yitirmesine, fotoğrafın “çöp kutusu”na atılmasına sebep olabiliyor.

Özne olma hakkı dediğimiz şey belki de en basit haliyle bu: Birinin sadece görünmesi değil, nasıl görüneceğine karar verebilmesi. Fotoğraf söz konusu olduğunda kadraja girip girmemeyi, nasıl duracağını, hatta bazen o fotoğrafın hiç var olmamasını seçebilmek anlamına geliyor.

Ben burada, fotoğraf çekim sürecinin ilişki biçimini kesintiye uğratan bir unsur olmasının da onu rahatsız ettiği kanaatindeyim. Bebekler doğum itibariyle uzun süre flu görürler, sonra ise en yakınlarını görebilirler, ki bu da anne-babalarının yüzüdür. O yüzü görmek, güvende hissettirir zamanla. Yedinci-sekizinci aylarda görme mesafeleri artınca da “ayrılık anksiyetesi” denilen durum ortaya çıkıyor. Etrafta bir sürü nesne var, ama ebeveyinin yüzü nerede? Kameranın laneti de bu olsa gerek, insanın yüzünü kaplıyor: iletişimin esas öznesini kesiyor ve yerine birkaç lens ve bir dikdörtgen kutu görüyorsunuz. Hele ki bir de kutuları üst üste dizmeye çalışırken… Yapılacak şey mi Allah aşkına fotoğraf çekmek?

Bu bilincin diğer ucu ise canının fotoğraf çektirmek istemesi. Bu istek anında, konu az önce bahsettiğim an fotoğrafından bilinçli tercihlere dönüşüyor. Mesela “Hadi fotoğraf çekinelim” deyince bebekleri ile poz vermek, kuzeniyle fotoğraflanmak istemek, muzip ve kendinden emin bir bakışı kameraya doğrultmak gibi. Haliyle üreticiyi de heyecanlandırıyor bu durum. 

Solda Kreş öncesi portre. Yirmisekizinci ay. Sağda Leila ve arkadaşları. Otuzikinci ay.

Özne olduğunu anlamasına katkı koyan iki kritik şey olduğunu tahmin ediyorum: İlki polaroid fotoğraf makinemiz. Çekildikten kısa bir süre sonra fotoğrafını görüyor olmak, fotoğrafın ne demek olduğunu keşfetmesini sağladı. “Blokları üst üste koyarsan kutu yapabilirsin,” gibi, sürece sahip bir eylem olduğunu yani. Belli bir yaş ile gelen neden-sonuç ilişkisinin bir benzeri, fotoğraf için yaşandı. Hatta bir ara takıntılı biçimde tekrar eden baba-kız fotoğraflarımız oldu. İkincisi ise, zaman zaman fotoğrafını çektikten bir süre sonra telefonda fotoğraflarını göstermiş olmamız (Ekransız çocuk yetiştiren ebeveynlerden değiliz. Bu medium’u nasıl faydalı kullanırız, diye düşünenlerdeniz. Bu da bir sonraki yazının konusu.)

Farklı günler, tekrar tekrar aynı pozlar. Onsekizinci aylar.

Toparlarsam, bir ebeveyn olarak, küçük kızımın fotoğrafın içinde yer alması hakkının bende olduğunu düşünerek yanılmışım. O fotoğrafın nasıl kurulacağına dair söz söyleyebilecek beceriye sahip bir toddler’ın duygu yetkinliğini küçümsediğim için üzgünüm. Leila’nın kameraya bakmamayı seçtiği her an, aslında çok erken bir itiraz gibi. Fotoğrafta yer almamayı seçmemesi de, en az yer alma isteği kadar güçlü bir tercih. Belki de özne olma bilinci dediğim şey, tam olarak bu seçim alanına sahip olmak demek.

İlk selfie, 20. ay

Öznenin Üreticiye Dönüşmesi

Lens bazlı bir araç yardımıyla fotoğraf üretene hala fotoğrafçı mı diyoruz, bilemiyorum. Artık lens bazlı olmadan da fotoğraf üretilebiliyor, ki buna hala fotoğraf diyor muyuz, onu da bilemiyorum. Leila’ya fotoğraf çekmeyi başarabildiği için fotoğrafçı demenin de ebeveyn romantizmi olduğun farkındayım. Bu nedenle şu an için, kendisinin daha önce özneyken, şu an üretici rolünü üstlendiğini söyleyeyim. 

Vardığımız noktada ortaya çıkan üretici olma çabasını destekleyici bir yerdeyim. Henüz ekrandaki kırmızı düğmeye basıp bir videoyu başlatma ve bitirmeyi anlayabilmiş değil. Tahmin edersiniz ki deneyim tasarımı da buna çok yardımcı değil, düğmenin değişimi ekranda gördüğünüz kadrajını etkilemediği için, neden-sonuç ilişkisi kurmak pek kolay olmuyor. Ama ekrandan, bir kadrajdan dünyaya bakma konusunda aşırı bir heyecanı var.

Solda Oyuncak fotoğraf makinesi ile bebeğine poz verdirirken. (Otuzikinci ay) Sağda ayna selfie'si. (Yirmisekizinci ay)

Aramızdaki ilişki, sahneyi belirleyen çağdaş sanatçı ile onun üretimine yardım eden hayalet bir fotoğrafçı gibi. Ben düğmeye basıp kayda geçiyorum, gerisi ise Leila’nın elinde. Kadrajını işaret etmek istediği özneye göre seçiyor. Bazen -ve hatta sıklıkla- bu özne ben oluyorum. Susan Sontag, fotoğraf çekmenin bir şeyi sahiplenmekle ilgili olduğunu söyler. [3] Leila’nın eline kamerayı aldığı anlarda beni sahiplendiğini sanıyorum. Bu kez bakan o, görünen benim. 

İlk video çekimini ve bu sefer benim onun için bir özneye dönüştüğüm günü hatırlıyorum. Dondurmacıda oturup dondurma yedik, kabını çöpe attı ve onun verdiği mutluluk ve enerjiyle cadde kenarında zıplamaya başladı. Ben her şeyin çok yolunda olduğunu eşime iletmek için video çekmeye başladım. Bu Leila’nın dikkatini çekti ve benden istedi telefonu (Birkaç kelime, biraz ses ve el kol hareketleri ile tabii.) Sonrasında bir heyecan başladı. Önce kamerayı bana çevirdi, sonra diğer dondurma yiyenlere, yola, etrafa… Dünyayı görmek istediği açıdan görüyordu ve bunu seçmek konusunda özgürdü. Bilinçli bir istekle ekranda görmek istediği şeyleri takip etmesi ve bunu keşfederken yüzüne yayılan heyecan görmeye değerdi. İlk adımlarını atarken yaşadığı ve yaşattığı heyecandan farksızdı. 

Denemelerimiz devam etti. (Üreticinin teknik ihtiyaçlarını sağlayan kişi olarak, üretimin haklarında pay sahibi olduğumu düşünüyorum ve “denemelerimiz” deme cüretini gösteriyorum.) Leila bazen oyuncak figürlere, bazen ayakkabılarımıza odaklandı. “Baba, goo!” diyerek beni yönlendirdiği zamanlarda, artık ben öznenin kendisine dönüşüyorum. İşin komik yanı, bu noktada özne olmayı tercih eden değil, sadece kızının heyecanını bölmek istemeyen bir baba olarak, natürmort tablodaki o sabit figüre dönüşüyorum. İçinde benim olduğum fotoğrafın sadece nesnesiyim.

Kısa bir süre içinde rolleri değiştirerek her iki duyguyu da tadınca, aklıma şu geliyor: Belki de bir bebeğin/toddler’ın/çocuğun ne zaman özne olduğu değil; bizim onların özne oluşunu ne zaman fark ettiğimiz daha önemli.

Kapanış

Ferhan Şensoy’un tek kişilik oyununda oğlunun ona haşırt diye geçirdiği diyalektik soruyu hatırlıyorum hep: “Baba sen bütün bu kitapları okudun da, nooldu?” [4] Leila’nın bana bunu fotoğraf özelinde soracağı günü heyecanla bekliyorum. “Baba sen bütün bu fotoğrafları çektin de, nooldu?” O zamana kadar ben bir yanıt bulup bombok kalmayacağımı umuyorum.

 

Kaynaklar ve Notlar

[1] Sıradan Zaferler, eski bir savaş fotoğrafçısı olan Marco’nun nevrotik kırılganlıkları eşliğinde, geçmişiyle hesaplaşmasını ve zamanla “büyük zaferler” fikrinden uzaklaşıp gündelik hayatın sıradan anlarında anlam bulmaya yönelişini anlatır. Larcenet, M. (2019). Sıradan zaferler. İstanbul: Karakarga Yayınları.

[2] Will Steacy Rice, ed., Photographs Not Taken: A Collection of Photographers’ Essays (New York: Daylight Books, 2012). Bahsi geçen bölüm, İngilizceden Türkçeye İpek Çınar tarafından çevrilmiştir.

[3] Susan Sontag, On Photography, Farrar, Straus and Giroux, 1977.

[4] Ferhan Şensoy, Felek Bir Gün Salakken Oyunundan.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.