Leila’dan önce fotoğraf pratiğim daha çok nesneler ve mekanlarla ilgiliydi. Fotoğraflarımda gündelik anlar içinde olağan durmayan nesneleri görmeyi severim. Fotoğrafları birbirine bağlamaktan ve kafamdaki oyunun parçası haline getirmekten memnun olurum. Hatta bunu yapmak için kendi çekmediğim fotoğrafları sahiplendiğim ve kullanmayı denediğim bile oldu. Öte yandan insanları doğrudan fotoğrafın merkezine almak demek; onlarla iletişime geçmeyi, rızalarının olduğunu teyit etmeyi ve belki başka etik sınırları çizmeyi de gerektiriyor. Bu da başka bir iletişim pratiği. Fotoğraf benim için fazlasıyla öznel, kendimle kaldığım bir üretim biçimi olduğundan, özne olarak insanları dahil etmemek tercihim oluyordu. Leila ise beni bu yaklaşımımın tam tersini yapmaya iten muhteşem bir modele dönüştü.
Bir bebeğin model olmasının zorlukları da gerçek hayattaki modellere benzer olsa gerek. Fotoğraf, video, illüstrasyon ya da anı defteri… Ülkesinden uzakta, desteksiz ebeveynliğin zorluklarıyla; bebeğin büyüme atakları, diş sancıları, anneden ayrılma kaygısı, uyku düzensizliği ve türlü sorunlarla başa çıkıp üstüne ruhunu da sağaltabilen anne-babalar için bir şey üretmenin mümkün olabileceğini hatırlatmam gerekir. Bu zorlukların akrabalar, kuzenler, arkadaşlar için geçerli olmadığını; onların turistik fotoğrafçılar olduğunu da belirtmeliyim.
Artık bir modelim vardı ve kimseden izin almam gerekmiyordu. Çünkü izni veren zaten bendim. Ya da öyle olduğunu sanıyordum. Fotoğrafı çekebilir, yayımlayabilir, paylaşabilirdim. Başka yayımlama taleplerini de iki nedenle engelleyebilirdim: Sosyal medyada kızımın görsellerinin dolaşımı sonucu olabilecek istismar ve izinsiz kullanımlara dair kaygılarım veya nazar.
Fotoğraf çekmek, özellikle de telefonla çekilen gündelik hatıra fotoğrafları, çoğu zaman masum bir kayıt alma eylemi gibi gelse de, aslında içinde bir iktidar barındırıyor: Kadrajı kuran, neyin görünüp neyin görünmeyeceğine karar veren kişi olmak. Uzun süre bu gücün farkında değildim. Çünkü sevgiyle yapılan bir şeyin sınır ihlali olabileceğini düşünmek zor. Oysa Leila’nın kameraya bakmamayı seçtiği anlarda, bu gücün tek taraflı olmadığını görmeye başladım. Leila düşündüğümden çok daha hızlı bir şekilde, fotoğrafın öznesi olduğunu ve bu durumun getirdiği hakkı keşfetti: Görüntüye dahil olmamayı seçebilmek.
Özne Olma Bilinci ve Yeni Bir Dönem
Canı istemediğinde kameraya bakmamaya kaç aylıkken başladığından emin değilim, ama bir yaşını geçtikten sonra bunun gözle görülür bir farkındalığa dönüştüğünü söyleyebilirim. Özellikle birlikte çekilen aile fotoğraflarında ya da o başka bir şeyle meşgulken bizim veya akrabaların fotoğraf çekme çabalarımıza burun kıvırdıkça fark ettiğimiz bir durum. Öznesi olması istenen fotoğrafın içeriği; Leila’nın gülümsediği ve kamera ya da arkasındakiyle göz teması kurduğu bir şey olmalı, malum. Haliyle bunu yapmayarak fotoğrafın da değerini yitirmesine, fotoğrafın “çöp kutusu”na atılmasına sebep olabiliyor.
Özne olma hakkı dediğimiz şey belki de en basit haliyle bu: Birinin sadece görünmesi değil, nasıl görüneceğine karar verebilmesi. Fotoğraf söz konusu olduğunda kadraja girip girmemeyi, nasıl duracağını, hatta bazen o fotoğrafın hiç var olmamasını seçebilmek anlamına geliyor.
Ben burada, fotoğraf çekim sürecinin ilişki biçimini kesintiye uğratan bir unsur olmasının da onu rahatsız ettiği kanaatindeyim. Bebekler doğum itibariyle uzun süre flu görürler, sonra ise en yakınlarını görebilirler, ki bu da anne-babalarının yüzüdür. O yüzü görmek, güvende hissettirir zamanla. Yedinci-sekizinci aylarda görme mesafeleri artınca da “ayrılık anksiyetesi” denilen durum ortaya çıkıyor. Etrafta bir sürü nesne var, ama ebeveyinin yüzü nerede? Kameranın laneti de bu olsa gerek, insanın yüzünü kaplıyor: iletişimin esas öznesini kesiyor ve yerine birkaç lens ve bir dikdörtgen kutu görüyorsunuz. Hele ki bir de kutuları üst üste dizmeye çalışırken… Yapılacak şey mi Allah aşkına fotoğraf çekmek?
Bu bilincin diğer ucu ise canının fotoğraf çektirmek istemesi. Bu istek anında, konu az önce bahsettiğim an fotoğrafından bilinçli tercihlere dönüşüyor. Mesela “Hadi fotoğraf çekinelim” deyince bebekleri ile poz vermek, kuzeniyle fotoğraflanmak istemek, muzip ve kendinden emin bir bakışı kameraya doğrultmak gibi. Haliyle üreticiyi de heyecanlandırıyor bu durum.