İMÇ’de bulunan bağımsız sanat inisiyatifi 5533’te 10 Şubat–2 Mart 2024 tarihleri arasında gerçekleşen Merey Şenocak’ın kişisel sergisi Fosiller, Adi Taşlar, Değerli Taşlar, nesneler, materyaller ve emek süreçleri arasındaki organik ilişkinin kolonyal sistemler tarafından tahakküm altında tutulan doğasına odaklanıyor. Merey, sergideki işleri aracılığıyla “şeylere” değer biçme kriterlerimizi sorunsallaştırıyor ve nesneler sistemimizin sıfır noktası olan maddi kaynakları elde etme biçimlerimiz üzerinden titiz bir soruşturma yürütüyor. Sanat nesneleri ve daha geniş anlamıyla tüm nesnelerin temel bileşenlerine odaklanarak, materyallerin hafızasını, üretim emeğini ve kaynakların taşınma rotalarını takip eden bir hattı izleyiciyle birlikte sabırla katediyor. Kolonyalizmi, geride bırakılan izler üzerinden düşünmeye çalıştığı bu hat boyunca, dünyanın her yerinden sökülüp küresel bir dolaşım ağı aracılığıyla toplanan materyallerin soy kütüğünü de böylece takip etmiş oluyor. Sanat işlerinin üretim süreçlerinin çok uluslu lojistik ağlara yayıldığı ve bazı aşamaları sanatçısının bile izleyemediği bir sistemde, sergide yer alan “üretimtüketim”[1] süreçleri bizi yabancılaşmanın etkisinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Küreselleşmiş bu yabancılaşmayı azaltma çabasıyla, farklı ellerden geçerek sergi alanına taşınan materyallerin hikayelerine kulak kabartıyoruz.
Sergideki işlerin üretim metodu, “materyallerin kendisini” bir müşterek olarak algılamanın yöntemlerini araştırıyor ve insanla sınırlı kalmayan özneler arası ağları anlamlandıracak bir duyarlılığı geliştirmeye çalışıyor. Ovmak, okşamak ve kucaklamak anlamlarına gelen tadelakt tekniğinin kullanıldığı üretimler; gayrimaddi, inorganik ve organik varlıklar arasındaki sınırı gevşeterek, kısıtlayıcı taksonomileri aşmak üzere nesnelerle nazikçe hemhâl olmayı öneriyor. Tadelakt tekniği, tellallık ile aynı kökten türeyen, kireç ve agrega ile gerçekleştirilen bir tür sıvama metodu. Bu teknik, sabır isteyen bir sürece yayılıyor ve nesnenin bütün yüzeyine eşit olarak uygulanabilmesi bir hayli fiziksel mesai talep ediyor. Sürecin sonunda homojen bir dış çeperin oluşabilmesi için, bütün yüzey pürüzsüz bir hale gelinceye kadar sert bir taşla nazikçe ovmak gerekiyor. Yüzeyin altında da, hempcrete isimli diğer bir teknikle oluşturulmuş bambaşka bir kütle bizi karşılıyor. Bilmeyenler için, hempcrete kenevir liflerinin ve betonun yoğrularak karıştırılması sonucunda oluşan doğal bir yapı malzemesidir. Birbirlerinin bağlayıcı özelliğini artıran bu iki malzemenin kaynaşmasıyla oluşan posa, üretim süreci boyunca yavaşça birikerek ham bir kütleyi oluşturuyor. Sanatçının elini ve malzemeyi birbirine tabi kılan bu aşamalar, emek sarf eden kişi, sanat işi ve malzeme arasındaki “şefkat ve özen temelli bir ilişkiyi önceliyor’’ ve maddi belleğe ait “geçmiş yankıları taşıyor.”[2] Yoğun el emeğiyle kurulan bu temas, materyallerin içindeki gömülü emeği ve göz ardı edilen aktörleri yansıtan gözlem yüzeylerini izleyici için duyumsanır kılıyor.
Bu noktada bahsetmek gerekir ki, ürettiği işlere uzun süreler boyunca dokunması gereken Merey için, dokunmak aslında ikircikli bir eylem. Üretim veya tüketim aşamasında temas ettiğimiz her materyalle bir karşılaşma yaratan dokunma anı, dokunduğumuz şeylere -farkında bile olmadan- zarar verebileceğimiz bir zincirleme olaylar dizisini de başlatabiliyor. Merey’in dokunma biçimlerimiz ve niyetlerimizden yola çıkarak başlattığı soruşturma, dokunmanın hangi aşamalarda şevkat barındıran bir eylem olmaktan uzaklaştığını inceliyor. Dolayısıyla yaklaşımı belirli sınırlara sahip olmayı önemseyen bir diyaloğu hedefliyor ve öznelerin olduğu kadar nesnelerin de alanına saygı duymaya çağırıyor. Neye, niçin ve nasıl dokunduğumuz, kendimize yöneltmemiz gereken sorular olarak belirleniyor ve öne atılan bu soruların cevapları materyallere ait tarihsel bağlam aracılığıyla soruşturuluyor.
Sembolik bir materyal arkeolojisi olarak da düşünülebilecek bu süreç, sergide kullandığı materyallerin tarihsel kökenini takip eden sanatçıyı -tesadüfi olmayan bir şekilde- çivit mavisi olarak bilinen indigonun kolonyal tarihine doğru çekiyor. Çivit otundan elde edilen bu pigment, bir dönem sömürgeci ulusların yoğun ilgisini çekmiş ve köle ticaretinin temel dinamiklerinden biri haline gelmişti. 1700’lerde köle emeğine bağımlı olan küresel ticaretin büyük bir yüzdesini oluşturan indigo kolonileri, şeker ve pamuk gibi diper ham maddelerden elde edilen kazançtan çok daha fazlasını sağlıyordu.[3] İndigo aynı zamanda, “mavi yaka işçi” ifadesinin oluşmasının sebebi olan renk. 1920’lerde, daha az kirli gözüktüğü için, kamplarda çalışan işçilerin giymesi uygun görülen yakalara rengini veren materyal yine indigodan elde edilmiştir. Birçoğumuzun sahip olduğu kot pantolonların rengi de aynı şekilde indigoya kadar takip edilebilir. Fiziksel emek, sömürge bölgeleri ve ham maddeler arasındaki ilişkinin bu denli görünür olduğu tarihsel arka plan, sergideki işleri –biçimsel olarak yumuşak görünmelerine rağmen- geçmişin gerilimlerini taşıyan radikal kütleler olarak yeniden üretiyor.