1990’larda kendilerini fotoğrafçı değil, “malzemesi fotoğraf olan sanatçı” olarak tanımlayan ve aynı zamanda yüksek talep gören reklam fotoğrafçıları olan Nazif Topçuoğlu ve Ani Çelik Arevyan gibi usta isimler, fotoğrafçı kimliğini reddetmeden kavramsal işler üreten, alternatif görüntüleme tekniklerini kavramsal gerekçelerle seçen Ahmet Elhan, ben Orhan Cem Çetin, Murat Germen, Tahir Ün, sanat çevrelerinin fotoğrafçıların önüne çektiği duvarı zorladılar.
Sanat dünyasının fotoğrafçılara mesafeli ve temkinli yaklaşmalarının nedenlerinden biri, bu disiplinin akademiye girişinin, kurumlaşmasının fazlasıyla gecikmiş olması, bu nedenle sahadaki fotoğrafçıların –yurt dışında eğitim almış olan Yıldız Moran gibi az sayıda örnek dışında– öteden beri otodidakt, formal eğitimini başka alanlarda tamamlamış, amatörlükten gelen, alaylı bireyler olmasıdır. 80’lerden önce fotoğraf ne yazık ki çoğunlukla bu profile sahip gruplar arasında paylaşılan, nispeten kapalı devre bir üretime tanık olmuştu. Genel sanat platformundan uzak kalan, hatta dışlanan bu üretim sanat kuramı ile yeterince beslenemediği, kendi içinde düşünselden ziyade estetik kriterler üretmekle yetinildiği ve en güçlü etkiler basın fotoğrafçılığından ve ülkenin dört bir yanında, farklı kentlerde amatörlerin örgütlenerek oluşturduğu irili ufaklı derneklerden geldiği için, fotoğrafta ana eğilim belgeleme, başarı/beğeni ölçüsü ise güzellik ve maharet olmuştur. Bu yaklaşımlarla üretilen işler de haliyle ilgi ve kabul görmemiş, daha çok “fotoğraf meraklıları” arasında paylaşılan hobi ya da mesleğe geçişte ara aşama sayılan derinliksiz, alıştırma mahiyetinde üretimler olarak kalmıştır.
1977 Mayıs ayında kurulan AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği), fotoğrafın toplumsal yaşam içindeki işlevini ve politik gücünü, bir sanat alanı olarak konumunu entelektüel platformlarda tartışmaya açmak, sivil muhalefet aracı haline getirmek ve ülke genelinde fotoğrafla uğraşan bireyleri örgütlemek amaçlarıyla çeşitli etkinlikler gerçekleştirdi. Bunların ilki ve belki de en önemlisi, 1978 yılında yaygın katılımla gerçekleşen, Türkiye’de Fotoğraf Sanatının İşlevi başlıklı toplantıdır. AFSAD’ın sonraki yıllarda yine yaygın ve uluslararası katılımla gerçekleştireceği sempozyumların provası, prototipi niteliğindeki bu toplantıya AFSAD’ın kurucu ekibinden Özcan Yurdalan, Kemal Cengizkan, Sinan Çetin, Merter Oral, Fikret Otyam gibi isimlerin yanı sıra davet edilen Şahin Kaygun, Ara Güler, İsa Çelik, Gülnur Sözmen, Kaya Özsezgin, Gültekin Çizgen, Engin Özendes, Mehmet Bayhan, İbrahim Demirel, Levend Kılıç, Güler Ertan, Onat Kutlar gibi fotoğrafçı, eleştirmen, akademisyen, yazar, yayıncı, dernek temsilcisi katılımcılar bildiriler sundular ve tartışmalar gerçekleştirdiler. Konuşmaların tümü kayıt altına alınarak deşifre edilmiş ve kitaplaştırılmıştır. Belleksizliğin hâkim olduğu bir kültür ortamında çok değerli bir çalışma yapılmış olduğunu vurgulamak gerek.
Türkiye’de fotoğraf üretiminin geleceğini belirleyebilecek bu tür adımlar ne yazık ki 12 Eylül 1980 tarihinde, ülkede giderek yükselen politik gerilim ve çatışmaların sonucunda, başrolde dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in bulunduğu darbe ile her alanda olduğu gibi kesintiye uğradı. Darbe sonrasındaki sert müdahale süreci sırasında Türkiye’deki tüm dernek çalışmaları askıya alınmış, dolayısıyla fotoğraf alanında aktif olan ve dernek statüsüne sahip olan tüm kurumlar da kapatılmıştı. Her ne kadar zamanla hemen hepsi tekrar faaliyetlerine geri dönmüş olsalar da, darbe sonrası kültür dünyasında göze çarpan apolitikleşme eğilimi fotoğraf dünyasında da kendisini gösterdi.
Doksanlara gelindiğinde fotoğrafın sanat alanındaki varlığını sorunsallaştıran bir başka gerilim ortaya çıktı. Fotoğraf tüketiminin gündelik hayattaki yeri sağlamlaşmış, sayısal devrim sonrasında tüm dünyada fotoğrafa erişim olağanüstü kolaylaşmış, görüntülerle iletişim kuran, daha önemlisi görüntülerle cümle kuran bireyler artmıştı. Bu kültür, haliyle sanatın içeriğine yansıdı. Çalışmalarında fotoğraf kullanan ama fotoğrafçı formasyonu olmayan, resim, heykel ya da başka alanlardan gelen sanatçılar, yukarıda adları zikredildiği gibi daha çok görülmeye başladı. Çoğunlukla gündelik fotoğraf estetiği içeren bu işler çok güçlü bir “sahicilik” duygusu taşırken, sergilenen görüntüler geçmişten gelen fotoğraf izleyicisi için şok edici denebilecek kadar sıradan ve maharetten yoksundular.
Bu işlerin saygın galerilere kolaylıkla girebilmesi, sanat haberlerinde yer bulması, bu işler hakkında eleştirmenlerin yazıp çiziyor olması, fotoğrafçılara tam anlamıyla acı veriyordu. Bunca yıldır tekniklerini geliştirmeye çalışan, “çok güzel” eserler üreten usta fotoğrafçılar işlerinin sanat sayılmayacağı gerekçesiyle galerilerin kapısından dönerken, tüm çabalarına, tüm ustalıklarına, kendilerine “fotoğraf sanatçısı” demelerine karşın (Bu niteleme bana oldum olası bir yakınma gibi görünmüştür. “Ben fotoğrafçıyım ama o bildiklerinizden değilim, ben bir sanatçıyım!” diye yorumlamaktan alıkoyamıyorum kendimi. Türkiye’ye özgü bir etikettir. Tıpkı ressam, yazar, heykeltraş, dansçı, müzisyen dendiği gibi, dünyanın her yerinde fotoğrafçılara da fotoğrafçı denir.) bir türlü bekledikleri itibarı göremezken, fotoğrafçı bile olmayan başka birileri yanlarından hızla geçip, görece zayıf, maharetten yoksun, alelade çalışmalarıyla daha saygın konumlara gelmişlerdi.
Feryat eden fotoğrafçıların göz ardı ettikleri nokta tabii ki yıllardır büyük ölçüde güzelleme yapmanın ötesine gitmeyen, daha çok fotoğrafçılık mesleğinin ölçütleri içinde kalan, güzel olduğu kadar anlamlı olamayan işler üretmiş olmalarıydı. Ve ne yazık ki plastik sanatlar dünyasının nezdinde oluşan güçlü ve haklı önyargı, bu zinciri kırabilen, daha ilerici işler yapan, fotoğrafı içine hapsolduğu kapalı devrenin dışına taşıyabilecek sanatçıların da hayatını olağanüstü düzeyde zorlaştırıyordu. Bu mücadeleyi veren fotoğrafçılardan biri olarak, hem sanat çevrelerine, hem de fotoğrafçılar dünyasına karşı kendimi ifade edebilmek için yer yer maksadını aşacak biçimde hırçınlaşmak zorunda kaldığımı itiraf etmeliyim. Daha geleneksel bir fotoğraf anlayışını benimseyen, özendiren ve hatta kutsayan Ara Güler, Gültekin Çizgen, Sabit Kalfagil ve İbrahim Zaman gibi isimler, deneysel, kavramsal, kurmaca çalışmalar yapan fotoğrafçılarla çatışmış, işlerini değersizleştiren yorumlar yapmaktan çekinmemişlerdir.
Günümüzde bu kavganın nihayet durulmuş olduğu söylenebilir. Örneğin, Türkiye’de 2000’lerden sonra foto-röportaj alanında belki de en başarılı çalışmaları gerçekleştirmiş ve tüm dünyaya servis etmiş olan Nar Photos kolektifinin (2003-2020) onuncu yılında İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nde, Sena Çakırkaya’nın küratörlüğü ve müzenin baş küratörü Levent Çalıkoğlu’nun desteğiyle gerçekleşen Yolda başlıklı arşiv sergisi bu barışın bana kalırsa en güçlü göstergelerinden biri olmuştur. Benim de o tarihlerde galerinin danışma kurulunda bulunduğum ve yürekten desteklediğim sergide Adnan Onur Acar, Ahmet Şık, Aylin Kızıl, Barış Sever, Eren Aytuğ, Erhan Arık, Fatma Çelik, Fırat Aygün, Gençer Yurttaş, Gülşin Ketenci, Hüsamettin Bahçe, Kerem Uzel, Lezgin Kani, Mehmet Kaçmaz, Özcan Yurdalan, Ruben Mangasaryan, Saner Şen, Serpil Polat, Serra Akcan ve Tolga Sezgin’in fotoğrafları yer alıyordu. İsimlere dikkatle bakılırsa tümünün ya belgesel fotoğrafçı ya da basın fotoğrafçısı olduğu görülür. Sergilenen işler de yine bu kategorilerde idi. Serginin bu yapısıyla Türkiye’nin önde gelen modern sanat müzelerinden birinde izlenmesi, yukarıda bahsettiğim bağlamda çok önemli bir adımdır.
Akademide Fotoğraf
Fotoğrafın sanat eğitimi içinde bağımsız bir bölüm, kendi başına bir diploma programı olarak ortaya çıkışı, adı günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde, ancak 1978 yılında gerçekleşti. Bir sanat disiplininin bu kadar geç disiplin altına girişi haliyle üzücü. O tarihlere kadar yapılanları tabii ki görmezden gelmemek gerekir ama, kurumlaşamayan bir sanatın mecra bulması, pazarının oluşması, evrim geçirmesi, teorisinin ve eleştirisinin oluşması da kaçınılmaz olarak geç ve yavaş gerçekleşmiştir; eğer gerçekleştiyse. Türkiye’de fotoğrafın çağdaş sanat içinde kabul görmeye başlaması da bu nedenlerle ancak 1980’lerden sonra göze çarpar.
Dünyada, devrimlerde bile değişim bugünden yarına, aniden olamaz. Fotoğrafta da 80’lerden sonra Türkiye’de görülen değişim, araya siyasi çalkantılar da girince, hızlı olamamıştır. Fotoğrafın akademik yapı içinde kendisine yer bulması, sanat eğitimi almış fotoğrafçıların yetişmeye başlaması elbette büyük bir yenilikti. Ne var ki, benzer bir eğitimden geçmiş hocaların sayısı yok denecek kadar az olduğundan, sahada fotoğrafçılık mesleğini icra eden kişiler birinci kuşak fotoğraf öğrencilerinin hocaları oldular. Tahmin edilebileceği gibi, mesleklerinde sivrilmiş ve uzmanlaşmış olan bu hocaların sahip oldukları bilgi bireysel deneyime, usta-çırak ilişkilerine, deneme yanılma yöntemine ve gözleme dayalıydı; alaylı hocaların eğitmen vasıfları şüpheliydi ve doğrusu böyle bir kıstas da aranmadı. Bu okulların akademik formasyona sahip kendi hocalarını yetiştirmeleri, güzel sanatlar ve iletişim fakültelerinde fotoğraf bölümlerinin sayısının artması, sahadaki alaylı fotoğrafçıların azalıp yerlerine mekteplilerin gelmesi tabii ki zaman aldı. Yine de, akademi mezunu ilk fotoğrafçıların varlığının, 80’ler öncesindeki dışa kapalı fotoğraf pratiği ile, Türkiye’de çok daha uzun süredir var olan, mecra, kaynak, mekân, yayın sorunları ile daha uzun süredir haşır neşir olan plastik sanatlar dünyası arasında bir temas noktası, bir köprü oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Bunun dışında, mesleki eğitimin yıllarca usta-çırak ilişkisi içinde ya da daha önce sözü edilen ve durumdan vazife çıkartan amatör fotoğraf derneklerinde, bağımsız sanat merkezlerinde ve ticari kurslarda verildiğini göz ardı etmemek gerekir.Bugün hâlâ, İFSAK (İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği, kuruluşu 1959) ve AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği, kuruluşu 1977) gibi üye sayısı yüksek, köklü derneklerde belli bir müfredat çerçevesi içinde temel ve ileri düzeyde eğitimler verilmekte, tematik atölyeler gerçekleştirilmektedir. Eğitmenler kimi zaman akademisyenler olsa da çoğunlukla daha deneyimli amatörler ya da yine sahada çalışan profesyoneller bu görevi üstlenmektedir.
Az sayıda kurumun da akademiye alternatif olarak proje odaklı ya da mesleki formasyon kazandırmaya yönelik eğitimler verdiği görülür. Bir bölümü daha sonra kapanmış olmakla birlikte İstanbul’da özellikle farklı uzman eğitmenlerin katkısıyla uzun dönem belgesel fotoğraf ve basın fotoğrafçılığı eğitimi veren, 2004 yılında Yücel Tunca ile birlikte kurduğumuz Galata Fotoğraf Akademisi, Muammer Yanmaz’ın yönetimindeki 40 Haramiler, Ankara’da Ka Atölye, İzmir’de Çizgelikedi Görsel Kültür Merkezi ve Bergama’da Yücel Tunca ve Günseli Baki tarafından yönetilen Sarı Denizaltı bu kurumlar arasında sayılabilir. İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne bağlı olarak bir dönem yetişkin eğitimi veren Bilgi Atölyeler çatısı altında da farklı profesyonel eğitmenler tarafından 2000’li yıllarda fotoğraf atölyeleri gerçekleştirilmiştir.
Fotoğraf alanında ücretsiz yetişkin eğitimi veren ve yüksek katılım sağlayan başka bir kurum da, 1996 yılından bu yana İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak ücretsiz kurslar düzenleyen İSMEK’tir (Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları). İSMEK tematik fotoğraf kursları her ne kadar meslek kazandırma iddiası taşısa da, kişisel gelişim işlevinin ötesine geçmediği görülüyor.
Sektör
Türkiye’de hatırı sayılır bir pazar olmasına karşın, fotoğraf endüstrisi hiçbir zaman oluşmamıştır. Bu alanda kullanılan fotoğraf makinesi, objektif, agrandisör, stüdyo aksamı ve flaşlar gibi tüm cihazlar, duyarlı film ve kâğıtlar, karanlıkoda işlemlerinde kullanılan kimyasal maddeler her zaman ithal edilmiştir. Günümüzde de durum farklı değildir ve bu durum sinema sektörü için de geçerli olmuştur. 80’li yıllarda hazır olarak karıştırılıp şişelenmiş, standardize edilmiş kimyasallar üreten Kaya Samman ve Kemal Baysal gibi birkaç girişimci olmuş, İstanbul’da, Beyoğlu’nda stüdyo işleten Osep Minasoğlu gibi büyük çapta iş yapan bazı fotoğrafçılar da kendi kullanımları için kimyasal üretmişlerdir. Ancak bu üretimlerin, ithal edilmiş ham maddelerin belli reçetelere göre karıştırılmasıyla elde edilen çözeltilerden ibaret olduğunu hatırlatalım. Renkli fotoğraf laboratuvarları için yerelde üretilen kimyasallar da zaten asla dünya standartlarına ulaşmadı. Herhangi bir ürün geliştirme çabası olmadığı gibi, lisanslı üretim de ne yazık ki hiçbir zaman yapılmadı.
Fotoğraf film ve kağıtlarında ana bileşen gümüş olduğundan, analog süreçlerde her zaman yüksek maliyet söz konusudur. Bu nedenle nispeten ekonomik olan Doğu Avrupa menşeli markalar, özellikle Macaristan’dan ithal edilen Forte ve eski Doğu Almanya’da üretilen ORWO ürünleri Türkiye’de 70’li yıllardan itibaren analog fotoğrafı ortadan kaldıran dijital devrime (2000’lere) dek fotoğraf ve sinema sektörlerinde popüler oldular. Ne var ki, düşük standartlarda cihaz, film, kağıt ve kimyasal kullanımı, derme çatma stüdyo ve karanlıkoda koşulları hem sinema hem de fotoğraf sektöründe genel seviyeyi sürekli aşağı çekmiştir.
35mm renkli negatif film kullanan, otomatik netleme yapan flaşlı ve çoğu kez film ilerletme motorlu “bas-çek” tipi fotoğraf makinelerinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaygınlaşması, Kodak firmasının renkli fotoğraf üretiminde kullanılan film, fotoğraf baskı kağıdı ve kimyasal işlemleri standardize etmesiyle, fabrika seviyesinde banyo/baskı işlemleri yapan ve dönemin ileri teknolojisini kullanan birkaç büyük laboratuvar 1970’lerden itibaren var olmuştur. İstanbul merkezli REFO Color, Euro Color ve Serengil, Ankara’da Fırat Color bu işletmeler arasında sayılabilir. Tahmin edilebileceği gibi bu dev tesisler dijital fotoğrafın yaygınlaşmasıyla kısa süre içinde yok oldular.
Basın Fotoğrafçılığı ve Belgesel Fotoğraf
Türkiye’de fotoğraf üretiminin mecradan en fazla etkilendiği alanların başında basın fotoğrafçılığı ve belgesel fotoğraf gelir. Zira bu dünyada, servis edilmemiş fotoğraf yok hükmündedir. Başka bir deyişle, fotoğraf servis edildiği kadarıyla vardır. Dolayısıyla, sanatçılardan ya da tanıtım fotoğrafçılarından farklı olarak hakikati tüm çıplaklığıyla belgeleme, kamuyu tarafsız olarak bilgilendirme ve görsel tarih yazma iddiası taşıyan foto muhabirlerinin ve belgesel fotoğrafçıların varlığı, işlerinin niteliği ve kalıcılığı basın sektöründeki gelişmelere koşut olmuştur. Tanıklığı bugüne ulaşabilmiş erken dönemin etkili basın fotoğrafçıları arasında Cemal Işın, Selahattin Giz, spor fotoğrafçısı İsmet Gümüşdere ve Semiha Es sayılabilir.
Semiha Es, genç yaşta evlendiği ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es ile birlikte, Hürriyet gazetesi için 1950’lerden itibaren dış haberlerde çalışmış, başta Kore savaşı olmak üzere herhangi bir foto muhabiri için zor ve riskli sayılabilecek koşullarda yıllarca başarıyla görev yapmıştır. Buna rağmen, bu metnin akışından da anlaşılmış olması gerektiği gibi, daha çok erkek mesleği olarak algılanan ve kadınların –birçok başka alanda da olduğu gibi– eril istila koşullarında var olmak için olağanüstü çaba göstermesinin gerektiği fotoğraf alanında, Semiha Es hak ettiği bilinirliğe sahip olmamıştır. 2013 yılında İstanbul Kadın Müzesi, Koç Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu’nun ortak çalışmasıyla Semiha Es Uluslararası Kadın Fotoğrafçılar Sempozyumu düzenlenmiş, benzer şekilde gölgede kalan kadın fotoğrafçıların gündeme gelmesi sağlanmıştır. Sempozyumun gerçekleşmesinde önemli katkısı olan fotoğrafçı, yazar ve öğretim görevlisi Laleper Aytek, Türkiye fotoğraf çevrelerinde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın görünürlüğü bağlamında büyük çaba gösteren, feminist hareketi fotoğraf alanına taşıyan önemli isimlerden biridir.
Semiha Es gibi, tekrar gündeme gelmesi, işlerinin görünmesi ve hakkında konuşulması için çaba gösterilmiş olan bir başka önemli kadın fotoğrafçı Yıldız Moran olmuştur. Her ne kadar Yıldız Moran bir basın fotoğrafçısı olmasa da, İngiltere’de tamamladığı fotoğraf eğitiminden sonra İstanbul’da stüdyosunu açmış, portre ve belgesel fotoğraf çalışmaları yapmış, 1963 yılında şair Özdemir Asaf ile evlendikten hemen sonra üç kez anne olarak fotoğrafçılığı bırakmıştır. İyi haber: Yıldız Moran’ın arşivi ailesi tarafından korunmakta ve zaman zaman seçkileri müzelerde sergilenmektedir.