Medea Bizi Neden Bu Kadar Üzdü?
Medea’yı düşününce çoğumuzun aklına sanırım o korkunç tablo geliyor: Delacroix’nin fırçasından çıkan gölgelerin içinde kararlılıkla parlayan gözleri, bir elinde kanlı bir hançer, diğer eliyle çocuklarını kendine doğru çeken bir annenin görüntüsü.
Bu temsil, Medea’yı kendi çocuklarını öldüren bir figür olarak sabitleyerek, onu ihanet karşısında aklın sınırlarını aşan “barbar” kadın tipolojisiyle özdeşleştirir. Böylece Medea, yalnızca bireysel bir trajedinin öznesi değil, aynı zamanda Batı kültürel belleğinde tekrar eden bir korku imgesine dönüşür.
Aslında mitolojik anlatılarda Medea figürü, yalnızca bireysel bir karakter değil; şifa, büyü ve doğaüstü bilgiyle ilişkilendirilen yarı ilahi bir varlık olarak konumlanır.
Ancak Euripides’in Medea adlı tragedyasıyla birlikte bu eksen köklü biçimde değişir. Anlatının merkezine tanrısal düzen değil, insan zihni—daha da önemlisi antik Yunan toplumunun erkek egemen bakış açısıyla şekillenmiş bir bilinç—yerleşir. Artık o, yalnızca şifa dağıtan ya da büyü bilgisiyle donatılmış bir figür değil; aynı zamanda çok katmanlı bir “öteki”dir. Medea’nın kadın oluşu, Yunan dünyasına dışarıdan gelen, Kolkhis kökenli bir göçmen olması ve büyü bilgisine sahip olması, onu toplumsal düzenin sınırına yerleştirir. Bu sınır konumu, eylemlerinin yalnızca etik değil, aynı zamanda kültürel bir tehdit olarak algılanmasına neden olur.
Bu kırılmayla birlikte hikâye yalnızca yeniden anlatılmaz, her tekrarında sabitlenir. Medea artık değişken bir mitolojik figür olmaktan çıkar, giderek tek bir yüz kazanır. Anlatı tekrarlandıkça, o yüz derinleşmez, keskinleşir.
Euripides’in en radikal hamlelerinden biri, Medea’yı irrasyonel bir öfke patlamasının öznesi olarak değil, bilinçli bir karar sürecinin taşıyıcısı olarak kurgulamasıdır. Medea, çocuklarını öldürmeden önce durur, düşünür ve tereddüt eder; yani eyleminin farkındadır. Bu bilinç hali, trajediyi sıradan bir suç anlatısından ayırarak onu felsefi bir düzleme taşır. Medea’nın eylemi, kontrolsüz bir deliliğin değil, kendi içinde tutarlı bir mantığın sonucudur.
Bu noktada Medea figürü, yalnızca mitolojik bir karakter olmaktan çıkar ve toplumsal algının işleyişine dair bir göstergeye dönüşür. Toplum, kendi normlarının dışında kalan ve açıklamakta zorlandığı özneyi anlamlandırmak yerine onu “canavarlaştırma” eğilimi gösterir. Medea’nın tarih boyunca sabitlenen “cani anne” imgesi, bu dışlama ve anlamlandırma krizinin kültürel bir yansıması olarak yer bulur. Hikâye her anlatıldığında, Medea anlaşılmak yerine biraz daha uzaklaştırılır.
Ve sonunda, açıklanamayan değil, yaklaştırılmak istenmeyen bir figür olarak kültürel bellekte yerini alır.
Kayıp Kimlik: Şifacı ve Rahibe Medea
Bir erkeğin anlatısı ile değişen tüm bu algı üzerine 20. yüzyılın devrimci yazarlarından Christa Wolf, Medea: Sesler romanıyla [2] tüm bu hikâyeye yeni bir yaklaşım getirir. Wolf’un yaptığı, erkekler tarafından yazılmış tarihi kazıyarak onun altında kalmış, susturulmuş kadın sesini arayan bir “dişil yazı” eylemidir. Wolf, Euripides’in gölgesinde kalan çok daha eski mitleri ve arkeolojik kanıtları gün yüzüne çıkarır. Eski dönem anlatılarda Medea, bir çocuk katili değil; bitkilerin dilinden anlayan, insanları sağaltan ve yaşlıları gençleştirme gücüne sahip bilge bir şifacı ve rahibedir. Arkeolojik veriler bu iddiayı destekler niteliktedir: Milattan önce 600’lü yıllara tarihlenen vazolarda Medea, elinde asasıyla bir kazandan genç bir adamı çıkarırken -yani onu yeniden doğururken- resmedilir.
Euripides öncesi hiçbir görsel veya yazılı anlatıda Medea’nın çocuklarını öldürdüğüne dair iz yoktur. Çocuk cinayeti, hikâyeye bizzat Euripides tarafından eklenmiş siyasi bir kurgudur.
Peki Neden Siyasi Bir Kurgudur? Wolf, mitolojik hikâyede çocukların aslında bizzat Korinthoslular tarafından öldürüldüğünü ve bu eylemin sorumluluğunun yeni oyun anlatısı içinde “Öteki” olan Medea’ya yüklendiğini savunur. Euripides’in metni de bu aktarımın en güçlü ve kalıcı versiyonlarından biri haline gelerek, 2500 yıl sürecek olan devasa bir karalama kampanyasını başlatır.
Tam da burada durup bu aktarım biçiminin kendisine bakmak gerekir. Çünkü bu yalnızca bir hikâye değil, bir refleksin işaretidir. Standartlara uymayan, denetlenemeyen bir kadının nasıl suçun taşıyıcısına dönüştürüldüğünün anlatısıdır bu. “Öteki” olan kadın, yalnızca farklı olduğu için değil, farklı kalmakta ısrar ettiği için hedef haline gelir. Ve “dahi” yazarımızın zihninde o anda suç yer değiştirir. Bir büyük olay, toplumun krizini ya da iktidarın açığını doğrudan gösteren bir oyun olarak yazılmak yerine, kadının bedeni ve hikâyesi üzerinden dolaşıma sokulur. Bilmiyorum size tanıdık geldi mi? Böylece suç, yukarıdan aşağıya değil; merkezden kenara doğru kayar. Erkekten kadına, iktidardan ise “öteki”ne.
Gündelik hayatta, “yeni hikâye anlatıcılarıyla” bunun hâlâ nasıl üretildiğine çok yakından tanık oluyoruz. Medea bu yüzden yalnızca geçmişe ait bir figür değil, bugün kurulan dilin de bir temsili. Kadın cinayetlerinde bile doğrudan kadını suçlayan, onu faille aynı düzleme yerleştiren o tanıdık dilin ve fail aklayıcı hikâyelerin temsili. Medea, hayatta kalan erkeğin hikâyesinin öznesi olmaktan kurtulmak için de ayrı bir mücadele verir.
Birçok kadının deneyiminde, hikâye çoğu zaman bir erkeğin dilinden geçerek dolaşıma girer. Ve bu, yalnızca bir anlatım biçimi değildir; bir tehdit biçimidir. Çünkü o dil yalnızca aktaran değil, dönüştürendir. Ve çoğu zaman, dönüştürdüğü şey şiddetin kendisidir. Ya da erkeğin hikâyesininin sonucu şiddettir.
Bir kadın; topluma, bazen başka kadınlara, bazen de bir adama göre, kimi zaman eksiltilir, kimi zaman abartılır, kimi zaman çarpıtılır.
Kadın, kendi hikâyesinin öznesi olmaktan çıkarılarak anlatılmaya devam eder. Çiçek olur, ana olur, suçu taşıyan, gerilimi emen, öç alan, günahı üstlenen olur. Medea’nın başına gelen tam olarak budur. Biz bu Medea’ya bakar, gölgesi altında bu yüzden üzülürüz.