Denef Huvaj

Medea’nın heykeli önünde, yağmur altında duran on üç kadın. Discomfort fotoğraf atölyesi kapsamında, bir mitin sınırlarını aşarak, kadınlara yüzyıllardır yüklenen suçların ve çarpıtılmış anlatıların ağırlığıyla yüzleşiyor. Bu karşılaşma, bastırılmış kadın hikâyelerini yeniden düşünmeye çağırıyor.
Medea Heykeli

Abhazya’da Pitsunda Burnu’nun en güney ucunda, karanın denizle amansız bir kavgaya tutuştuğu o keskin çizgideyiz. Devasa bir heykelin ayakları dibinde duran on üç kadınız. Üzerimize yağmur yağıyor; içimde kapkaranlık bir deniz kabarıyor. Uzun zamandır bir formun varlığı beni bu denli sarsmamıştı. Karşımızda duran, sadece soğuk bir metal kütlesi değil; bizzat trajedinin kendisi: Medea.

Kolhis Kralı Aietes’in kızı, Kirke’nin yeğeni, Güneş’in torunu… Antik dünyanın o en mağrur, en kudretli büyücüsü. Zehirlerin ve şifanın, ayın ve tılsımların prensesi. Tarihin hem maktul hem de cellat ilan ettiği; babasına ihanetle, çocuklarını katletmekle mühürlenmiş o devasa yalnızlık Medea.

Burada, kendi vatanında, Karadeniz’e sırtını dönmüş duruyor. Biz denizin sonsuzluğuna bakıyoruz, o bakmıyor. Bakışları tanıdık bir karanlığa açılıyor. Dudakları bükülmüş; acı ve öfke ayrışamamış, birbirine karışmış, hatta taşlaşmış. On üç kadın orada, Medea’nın yere dağılmış gölgeleri gibiyiz. Bir kadına yüklenen yalan bir tarihin, kendini temize çekmek için yarattığı o eski günahın henüz bir araya getirilememiş parçalarıyız.   

Bu on üç kadın, Discomfort isimli fotoğraf atölyesi için bir araya geldik. Bizi konforsuz alanlara hapsedenlerin, rahatsız edenlerin ve bastırdığımız her şeyin peşindeyiz. Eylül ayında Art Apsny ve Women Fund ile çağrısını çıktığımız projede, çağrıya Abhazya’nın farklı bölgelerinden başvuran kadınlarla birlikteyiz. Pitsunda şehrinde hep birlikte konaklıyoruz ve civarındaki bölgelerde dolaşıyoruz. Rotayı bizim için Pitsunda’da büyümüş olan ve projeyi birlikte yürüttüğümüz Asta Chamagua oluşturdu. Avucunun içi gibi bildiği her bir yeri bizim için tek tek işaretledi. Burası ise Abhazya’daki fotoğraf çekim duraklarımızdan sadece biri değil, bir manzara olmanın ötesinde bir karşılaşma alanı. Heykel, deniz, yağmur ve biz; hepimiz aynı kadrajda, aynı yüksek gerilimin içindeyiz. 

Discomfort, kadın bedeninin tarih boyunca sırtlandığı suçluluk, sessizlik ve yerinden edilme hallerini; coğrafya ve mit üzerinden yeniden düşünmeye çalışan bir buluşma. Şehri sadece yaşadığımız bir yer değil; bedenimize, zihnimize yerleşen bir düzen olarak ele aldığımız, kendi patikalarımızı bulduğumuz bu atölyenin denize açılan yolunda, ellerimizde makinelerimizle yürüyoruz. Şehir ölçeğinde dondurulmuş bu anı, sanatın bir yerin bağlamını, anlamını ve hissini nasıl dönüştürdüğünü açığa çıkaran bir karşılaşmaya çeviriyoruz.

Üç gündür birçok yerde bulunduk ama biliyoruz ki burası bizi en çok etkileyen ve birbirimize yaklaştıran yer. Ki atölyemizin sonunda, Aralık ayında yine aynı isimle Auada Galeri’de [1] sergilediğimiz fotoğraflardan da bunu anlayabiliyoruz. Herkes aynı acılı yüze başka başka açılardan kilitlenip kalmış. 

Böyle ortak bakışlar bana henüz yazılmamış bir dil gibi geliyor. Başka bir gözle aynı yüzeyde dolanıp durmak, birbirine temas eder gibi, duyulsa bile anlaşılmayacak olmasına rağmen bir örtünün altında küçük bir fener yakıp heyecanla fısıldaşır gibi.  

Pitsunda’da kaldığımız konuta dönüyoruz. Perdeye yansıttığımız fotoğraflarımıza bakıp konuşuyoruz. Yürümenin yorgunluğu değil, bir hissin yorgunluğu var üzerimizde. Dönüp soruyorum:

Merab Berdzinishvili tarafından 1969 yılında yapılan Medea Heykeli, 25 Ekim 2025, Pistunda/Abhazya

Medea Bizi Neden Bu Kadar Üzdü? 

Medea’yı düşününce çoğumuzun aklına sanırım o korkunç tablo geliyor: Delacroix’nin fırçasından çıkan gölgelerin içinde kararlılıkla parlayan gözleri, bir elinde kanlı bir hançer, diğer eliyle çocuklarını kendine doğru çeken bir annenin görüntüsü.

Bu temsil, Medea’yı kendi çocuklarını öldüren bir figür olarak sabitleyerek, onu ihanet karşısında aklın sınırlarını aşan “barbar” kadın tipolojisiyle özdeşleştirir. Böylece Medea, yalnızca bireysel bir trajedinin öznesi değil, aynı zamanda Batı kültürel belleğinde tekrar eden bir korku imgesine dönüşür.  

Aslında mitolojik anlatılarda Medea figürü, yalnızca bireysel bir karakter değil; şifa, büyü ve doğaüstü bilgiyle ilişkilendirilen yarı ilahi bir varlık olarak konumlanır. 

Ancak Euripides’in Medea adlı tragedyasıyla birlikte bu eksen köklü biçimde değişir. Anlatının merkezine tanrısal düzen değil, insan zihni—daha da önemlisi antik Yunan toplumunun erkek egemen bakış açısıyla şekillenmiş bir bilinç—yerleşir. Artık o, yalnızca şifa dağıtan ya da büyü bilgisiyle donatılmış bir figür değil; aynı zamanda çok katmanlı bir “öteki”dir. Medea’nın kadın oluşu, Yunan dünyasına dışarıdan gelen, Kolkhis kökenli bir göçmen olması ve büyü bilgisine sahip olması, onu toplumsal düzenin sınırına yerleştirir. Bu sınır konumu, eylemlerinin yalnızca etik değil, aynı zamanda kültürel bir tehdit olarak algılanmasına neden olur.  

Bu kırılmayla birlikte hikâye yalnızca yeniden anlatılmaz, her tekrarında sabitlenir. Medea artık değişken bir mitolojik figür olmaktan çıkar, giderek tek bir yüz kazanır. Anlatı tekrarlandıkça, o yüz derinleşmez, keskinleşir.  

Euripides’in en radikal hamlelerinden biri, Medea’yı irrasyonel bir öfke patlamasının öznesi olarak değil, bilinçli bir karar sürecinin taşıyıcısı olarak kurgulamasıdır. Medea, çocuklarını öldürmeden önce durur, düşünür ve tereddüt eder; yani eyleminin farkındadır. Bu bilinç hali, trajediyi sıradan bir suç anlatısından ayırarak onu felsefi bir düzleme taşır. Medea’nın eylemi, kontrolsüz bir deliliğin değil, kendi içinde tutarlı bir mantığın sonucudur. 

Bu noktada Medea figürü, yalnızca mitolojik bir karakter olmaktan çıkar ve toplumsal algının işleyişine dair bir göstergeye dönüşür. Toplum, kendi normlarının dışında kalan ve açıklamakta zorlandığı özneyi anlamlandırmak yerine onu “canavarlaştırma” eğilimi gösterir. Medea’nın tarih boyunca sabitlenen “cani anne” imgesi, bu dışlama ve anlamlandırma krizinin kültürel bir yansıması olarak yer bulur. Hikâye her anlatıldığında, Medea anlaşılmak yerine biraz daha uzaklaştırılır.

Ve sonunda, açıklanamayan değil, yaklaştırılmak istenmeyen bir figür olarak kültürel bellekte yerini alır.  

 

Kayıp Kimlik: Şifacı ve Rahibe Medea

Bir erkeğin anlatısı ile değişen tüm bu algı üzerine 20. yüzyılın devrimci yazarlarından Christa Wolf, Medea: Sesler romanıyla [2] tüm bu hikâyeye yeni bir yaklaşım getirir. Wolf’un yaptığı, erkekler tarafından yazılmış tarihi kazıyarak onun altında kalmış, susturulmuş kadın sesini arayan bir “dişil yazı” eylemidir. Wolf, Euripides’in gölgesinde kalan çok daha eski mitleri ve arkeolojik kanıtları gün yüzüne çıkarır. Eski dönem anlatılarda Medea, bir çocuk katili değil; bitkilerin dilinden anlayan, insanları sağaltan ve yaşlıları gençleştirme gücüne sahip bilge bir şifacı ve rahibedir. Arkeolojik veriler bu iddiayı destekler niteliktedir: Milattan önce 600’lü yıllara tarihlenen vazolarda Medea, elinde asasıyla bir kazandan genç bir adamı çıkarırken -yani onu yeniden doğururken- resmedilir.  

Euripides öncesi hiçbir görsel veya yazılı anlatıda Medea’nın çocuklarını öldürdüğüne dair iz yoktur. Çocuk cinayeti, hikâyeye bizzat Euripides tarafından eklenmiş siyasi bir kurgudur. 

Peki Neden Siyasi Bir Kurgudur? Wolf, mitolojik hikâyede çocukların aslında bizzat Korinthoslular tarafından öldürüldüğünü ve bu eylemin sorumluluğunun yeni oyun anlatısı içinde “Öteki” olan Medea’ya yüklendiğini savunur. Euripides’in metni de bu aktarımın en güçlü ve kalıcı versiyonlarından biri haline gelerek, 2500 yıl sürecek olan devasa bir karalama kampanyasını başlatır.

Tam da burada durup bu aktarım biçiminin kendisine bakmak gerekir. Çünkü bu yalnızca bir hikâye değil, bir refleksin işaretidir. Standartlara uymayan, denetlenemeyen bir kadının nasıl suçun taşıyıcısına dönüştürüldüğünün anlatısıdır bu. “Öteki” olan kadın, yalnızca farklı olduğu için değil, farklı kalmakta ısrar ettiği için hedef haline gelir. Ve “dahi” yazarımızın zihninde o anda suç yer değiştirir. Bir büyük olay, toplumun krizini ya da iktidarın açığını doğrudan gösteren bir oyun olarak yazılmak yerine, kadının bedeni ve hikâyesi üzerinden dolaşıma sokulur. Bilmiyorum size tanıdık geldi mi? Böylece suç, yukarıdan aşağıya değil; merkezden kenara doğru kayar. Erkekten kadına, iktidardan ise “öteki”ne. 

Gündelik hayatta, “yeni hikâye anlatıcılarıyla” bunun hâlâ nasıl üretildiğine çok yakından tanık oluyoruz. Medea bu yüzden yalnızca geçmişe ait bir figür değil, bugün kurulan dilin de bir temsili. Kadın cinayetlerinde bile doğrudan kadını suçlayan, onu faille aynı düzleme yerleştiren o tanıdık dilin ve fail aklayıcı hikâyelerin temsili. Medea, hayatta kalan erkeğin hikâyesinin öznesi olmaktan kurtulmak için de ayrı bir mücadele verir. 

Birçok kadının deneyiminde, hikâye çoğu zaman bir erkeğin dilinden geçerek dolaşıma girer. Ve bu, yalnızca bir anlatım biçimi değildir; bir tehdit biçimidir. Çünkü o dil yalnızca aktaran değil, dönüştürendir. Ve çoğu zaman, dönüştürdüğü şey şiddetin kendisidir. Ya da erkeğin hikâyesininin sonucu şiddettir. 

Bir kadın; topluma, bazen başka kadınlara, bazen de bir adama göre, kimi zaman eksiltilir, kimi zaman abartılır, kimi zaman çarpıtılır. 

Kadın, kendi hikâyesinin öznesi olmaktan çıkarılarak anlatılmaya devam eder. Çiçek olur, ana olur, suçu taşıyan, gerilimi emen, öç alan, günahı üstlenen olur.  Medea’nın başına gelen tam olarak budur. Biz bu Medea’ya bakar, gölgesi altında bu yüzden üzülürüz.

Discomfort projesi, Pitsunda, Ekim 2025, Fotoğraf Adile Shonya.

Discomfort projesi, Pitsunda, Ekim 2025, Fotoğraf Adile Shonya.

Discomfort projesi, Pitsunda, Ekim 2025, Fotoğraf Adile Shonya.

Discomfort projesi, Pitsunda Pazarı, Ekim 2025, Fotoğraf Mia Abgadzhavа

Kaynaklar ve Notlar

[1] Abhazya’nın başkenti Sohum şehrinde tarihi bir binada bulunan çağdaş sanat galerisi 

[2] Christa Wolf, Medea.Sesler (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2021), çev. İlknur İgal. 

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.