Nedim’i kendimi bildim bileli bilirim. En çok da çocukluğunu. Hatta ona dair bildiğim her şey, benim de bir çocuk olarak inşa etmekte olduğum dünya algımın ilk yıllarındaki sezgilerine dayanıyor. Nedim benim hayatta gördüğüm en olgun, en nazik ve en pamuk kalpli çocuklardan biriydi. Çocukluğun fıtratında olan çatışmaları çoktan çözmüş de bir rafa kaldırmış, çocuk zihnimle bir şekilde yetişkinlerden daha çok şey bildiğine neredeyse emin olduğum tek çocuktu. Bunun sebebi ise asla onun ‘bilmiş bir çocuk’ olması değildi; aksine saf bir sevimliliği vardı Nedim’in, ve sanki bu saflık Nedim’in teninde bile kendini belli ederdi. Hem bilginin, hem de sezgilerinin peşinde koşan Nedim, benden küçük olmasına rağmen gerçek anlamda saygı duyduğumu hatırladığım da tek çocuk sanırım.
Nedim’in yetişkinliğine yeterince tanık olamadım. Ama size hani sadece çocukluğunu bildiğiniz bazı insanları, yıllardır birlikte vakit geçirdiğiniz yetişkin insanlara göre daha iyi tanıdığınıza dair bir sezgiden bahsetsem, tanıdık gelir mi? Sizin de aklınıza sadece çocukluğunu bildiğiniz, yetişkinlik hayatınızda gerçek anlamda denkleşme fırsatı bulamadığınız, ama özünü sezdiğiniz biri geliyor mu? İsmi geçince önce çocukluk halinin zihninizde canlandığı… Yani sizin için hep bir çocuk kalacak olan bir yetişkin.
Çocukluk ve sanatçılık arasındaki benzerlik işte tam da burada yeniden aklıma geliyor. Bu benzerlik dünyayı algılama biçimine dair köklü bir davranışsal benzerliktir. Çocuklar dünyayı ilk kez gördüklerinden her şey onlar için yeni ve tuhaftır. Sanatçılar ise her gün gördüğü sıradan nesnelere ilk kez bakıyormuş gibi bakma yeteneğini koruyabilen kişilerdir. Öte yandan kanıksanmış olanı reddetmek ve sıradan olanın içindeki büyüyü veya dehşeti görebilmek de çocuklara ve sanatçılara mahsustur. Çocuklar için oyun, dünyayı simüle ettikleri ciddi bir iştir. Sanatçılar için de üretim süreci benzer bir oyun alanıdır. Her iki grup da saf keşif dürtüsü ile ilerler, gerçekliği eğip büker, nesnelere yeni anlamlar yükler. Nesneyi işlevinden koparıp ona metaforik bir anlam yükleme yetisi, bu iki grubun ortak özelliğidir.
Nedim’in babası Nezih Abi, Nedim’in çektiği fotoğraflara bakmam için bana bir harici disk verdiğinde, sadece çocukluğunu bildiğim Nedim’i, bir sanatçı, hatta iyi bir sanatçı olarak görmemin saniyeler aldığını söylemek isterim. Çocukluğumuz boyunca Nedim’in kanıksanmış olanı reddeden ve sıradan olanın içindeki büyüyü veya dehşeti görebilen biri olduğunu hep sezdim. Ama gerçekliği eğip bükmek, nesnelere yeni anlamlar yüklemek konusunda bu kadar güçlü bir görsel dili olduğunu yeni öğrendim.
Bank bir tanıktır. Edilen güzel sohbetlere, kavgalara, vedalara şahitlik etmiştir ama şimdi susmaktadır. Her bir bank, bir zamanlar orada oturan insanın bıraktığı boşluğun birer anıtına dönüşür. Nedim de fotoğraflarında, tıpkı çocukluğundaki gibi saf bir keşif dürtüsüyle hareket ediyor. Boş bir bankı, parkları, yeri, göğü, kuşları işlevinden koparıp bir hayat tanıklığı geçidi koyuyor karşımıza. Nedim’in fotoğrafları bir yandan yokluğu görünür kılarken diğer yandan bizi varlığın büyüsüne kaptırıyor. Kadrajına giren her mekân, her hayvan, her nesne onun bir fotoğrafçı olarak da ne kadar ismiyle müsemma bir bakışı olduğunu hissettiriyor. Boş bir bank, tekrar tekrar karşımıza çıkarak, hem varlığa dair bir tanık, hem de yokluğa dair bir anıt olarak beliriyor.
Sevgiyle,
Cemre Yeşil Gönenli