Kurulduğumuz ilk günden beri mekân kavramını sorguladık. Sanat alanında mekân çoğu zaman sahiplikle birlikte düşünülüyor. Bir adresin olması, bir kapının olması, bir tabelanın olması saygınlık ölçüsü sayılıyor. Oysa bağımsız alanların tarihi biraz da geçiciliklerin tarihi. Ödünç alınmış odaların, boş dükkânların, yıkılacak binaların tarihi. Bu yüzden bağımsızlığa sabit bir durum değil, yeniden kurulması gereken bir oluş olarak yaklaştık. Kurulduk ve kendimizi “bağımsız sanat alanı” olarak tanımladık. Bağımsızlığın mümkün olup olmadığı, kimden, neden bağımsız olmak istediğimiz ve bu bağımsızlık arzusunun neye dayandığı tartışmalarımızda oldukça yoğunlaşan, hatta kimi zaman çalışmalarımızın merkezine de oturan bir soruydu. Öte yandan, bir oda bizi bağımsız kılarken başkalarından ayrı mı düşürür sorusu da, bir mekâna konumlanmış bir oluşum olarak, hep aklımızdaydı. Bağımsızlık ayrışmak mı, ilişki kurmanın başka bir biçimi mi?
PASAJ’ı kurucularından bile bağımsız bir yapıda tutmak istedik; bir kişiyle, bir sanatçıyla, bir mekânla anılmasın ki böylece daha fazla insanın kendine yer bulabileceği bir şeye dönüşebilsin istedik. Anonimleşmesi, başkalarının da sesi olabilmesinin önünü açabilirdi. Ancak o zaman bizlerin dışında bir karakter kazanabilirdi.
Kolektif olmak çok çetrefilli. Topluluk odaklı çalışan bir kolektif olmak daha da çetrefilli. Yeni ilişkiler kurmaya, birlikte öğrenmeye ve deneyimlemeye alan açmaya çalışırken insan; bütün öğrenilmiş davranış kalıplarını, sahiplenme biçimlerini, hiyerarşileri, söz alma alışkanlıklarını da yanında taşıyor. Bunları kabullenmek ve terk etmek uzun bir süreç. Ancak tekrar tekrar yapılan bir pratiğe dönüştüğünde, birlikte olmanın başka biçimlerini denemek mümkün hâle geliyor.
Astrida Neimanis, Hydrofeminism: Or, On Becoming a Body of Water başlıklı metninde suyu, sabit sınırları olmayan, başka bedenlerle ve başka sularla sürekli ilişki içinde var olan bir oluş biçimi olarak tarif ediyor.[1] Su tek başına değil; ancak başka sularla, başka bedenlerle karışarak var oluyor. Kaynağı tam olarak belirlenemeyen, iletken, birleşen, yön değiştiren ve sınır tanımayan bir varlık hâli. Bu metin bana PASAJ’ı düşündürüyor. PASAJ’ı tanımlamaya çalışırken hep benzer bir güçlükle karşılaşıyoruz. Bir mekân diyoruz, eksik kalıyor. Bir topluluk diyoruz, yine eksik kalıyor. Program, sanatçı ağı, platform gibi tanımların hiçbirinde tam olarak karşılık bulmuyor. Bunun nedeni, PASAJ’ın tanılarının sınırlarını aşması ve ilişkiler içinde ortaya çıkması. Neimanis’in tarif ettiği su gibi, PASAJ da tek başına duran, kendi içine kapanan bir yapıdan çok; karşılaşmalar, işbirlikleri, geçişler ve temaslar aracılığıyla biçimleniyor.
PASAJ’daki bu ilişkisellik en görünür hâlini katılımcı sanat pratiklerinde buluyor. Bir kişiden bir fikir çıkıyor, başka birinin düşüncesine karışıyor, başka bir karşılaşmanın parçası oluyor. Aktörler çoğaldıkça müelliflik de bulanıklaşıyor. Farklı bedenlerden geçiyor, farklı formlar alıyor, kendi dilini her seferinde yeniden kuruyor. Mülkiyet fikri biraz da kalıcılık arzusuyla çalışır. Oysa katılımcı sanat pratiklerinde yapıtın ömrü çoğu zaman kısadır; kalıcı olan nesne değil, karşılaşmanın kendisidir.
Neimanis’e göre hepimiz su bedenleriz ve su her zaman biraz belirsiz, biraz tekinsiz, biraz da anlaşılması zor olacaktır. Belirsizlikten duyulan bu rahatsızlık, sanat alanındaki sahiplik ve temsil tartışmalarında da kendini gösteriyor. Sanat ortamı bu kadar fazla bilinmeyenli denkleme açık değil, netlik istiyor. Tanımlı olanı. Kategorize edilebilen şeyi. Riski düşük olanı. Kimin yaptığı, kime ait olduğu ve kimin temsil ettiği belli olanı. “Sanatçımız. Kurumumuz. Mekânımız. Bizim. Biz yaptık… Bizden önce yapılmadı.”
İlla sahip olmak mı gerekir? Neden sanat alanında sahiplik bu kadar merkezi bir mesele?
Bu soruların cevabını bu yazıda bulamayacaksınız. Ben de bilmiyorum. Ama bilmemek bazen iyi bir başlangıç noktası. O yüzden bu sorunun üstünü örtmeyelim. Bizi rahatsız ede ede yazı boyunca bizimle dolaşsın.
Bu soru yalnızca sanat işlerine değil, onların ortaya çıktığı mekânlara da uzanıyor. Katılımcı sanat pratikleri karşılaşmalara dayanır, ancak karşılaşmaların gerçekleşeceği kamusal alanlar her zaman erişilebilir değildir. İstanbul’da kamusal alanda bir araya gelmek giderek zorlaşırken, belirli büyüklükteki toplanmaların dahi potansiyel bir protesto olarak algılanabildiği bir ortamda, sanatın dolaşıma gireceği ve yeni ilişkiler kuracağı alanlar çoğu zaman kamusal ve özel olanın arasında kalan bölgelerde ortaya çıkıyor.