Güncel sanatta malzeme kavramı, elle tutulur olanla sınırlı kalmayıp, taşıdığı tarihsel ve kültürel içeriğin birlikte kavrandığı bir bakışa doğru genişlemiştir. Bu kavrayış bir arkeoloğun topraktan çıkardığı çömleği tarihlendirmeye çalışırken yaptığı okumaya, sınıflandırması henüz tamamlanmamış olan buluntunun, malzeme olarak ifade bulmasına yakındır. Burada malzeme olarak işaret edilen, maddede toplanmış olan fiziksel ve kültürel anlamın birbirinin içine gömülü bir bilgi olarak okunmasıdır.
Sanatta teori ve pratiğin ortaklaşa oluşturduğu içerik, duyusal ve sözel olanın etkileşiminde “malzeme” kavramının rolü üzerine yeniden düşünürken, konuya kişisel bir olgu olarak yaklaşacağım. Bugün sanatta malzemeyi araçsal değil, bir hafıza ve bilgi taşıyıcısı olarak bütüncül kavramak önceliklidir. Modernizmin soyutlamacı ve pürist yaklaşımıyla “malzemeye sadakat” ilkesinin kırıldığı, hazır nesneyle birlikte tekniğe ilişkin olandan bağlama kayan odakla, sanatta malzeme dediğimiz şeyin içeriğinde taşıdığı örtük bilgi [1] ilgi uyandıran bir alan açar. Dönemin sanat anlayışlarındaki değişime rağmen, malzeme bir fikrin vücut bulmasında sanatçının hep ilk karşı karşıya geldiği olgu olarak varlığını korur. Zaman zaman tanıdıklığı nedeniyle görünmezleşir, bazen de sosyal ve kültürel bağlarıyla daha okunaklı hale gelir.
Sanatta malzemeyi kişisel bir bilgi olarak kavramak mümkün mü? Bu soru, sanatçının öznel kavrayışıyla malzemeye özgü olanın bilgisi dahilinde karşılaşmasına odaklanır. Bunu çağın koşullarından yalıtılmış olarak değil, onunla biçimlenen, zamanın içine gömülü, o an orada olanın çakışmasında gerçekleşen bir öznelliğin alanında kavrar.
Malzemeyi kişisel bir bilgi olarak okumayı denemek, her tür özgün bilginin kişisel olduğu fikrine doğru uzanır. Modern bilimin nesnellik iddiasının eleştirisine dayanan çalışmalarında Michael Polanyi, bilginin ve bilmenin yapısına odaklanır. Personal Knowledge (Kişisel Bilgi) isimli metninde, cevabını henüz bilmediği ama potansiyel taşıdığını sezgiyle hissettiği bir soruyu kişisel bir sahiplenmeyle izleyerek yeni ve özgün olana ulaştığımızı savunur. [2] Paralel bir güzergahta Tim Ingold da, antropoloji ve etnografiyi birbirinden ayırarak, antropolojinin saha çalışmalarına dayalı metotlarının içinde araştırmacının katılımcı konumuna odaklanır. [3] Araştırmacının içinde bulunduğu durumla etkileşime geçmeden, gerçek bir bilgi edinemeyeceğine vurgu yapar. Bilgi her iki görüşte de öznenin deneyiminin içine gömülüdür ve nesnellik gereksiniminin eleştirisini içerir.
Ingold, antropolojiyi bir eğitim modeli olarak tartıştığı metninde, antropoloji ve sanatın kesişimini inceler. Antropoloji alanını dört önemli niteliğini tartışırken, cömert, açık uçlu, karşılaştırmalı ve eleştirel olarak değerlendirir. Çevredeki insanların eylemlerini ve söylemlerini dikkate alma ve ona cevap verme refleksini cömertlikle ilişkilendirir. Amacının bir nihai sonuca ulaşmaktan çok, sosyal hayatın içindeki patikaları görünür kılmak ve ilişkilerin devamlılığını sağlamak olduğunu ifade eder. Hiçbir yaşamın, tek mümkün yaşam şekli olamayacağının bilincindedir, her zaman alternatif yolların doğurabileceği yeni sonuçları gözetir. Bugün geldiğimiz noktada, geleceğe dair eleştirel bakışın, hayatın bizzat içinden gelişecek bir diyalog üzerine kurgulanmasının gerekliliğine odaklanır. [4]
Ingold, bir antropoloğun sahada en ayırt edici çalışma yöntemlerinden biri olan, “katılımcı gözlemi” mercek altına alır. Tecrübe ile gözlemin aynı anda mümkün olması konusunda geliştirdiği argümanı, bilimin dünya hakkında bilme protokolleriyle dünyanın içinde yaşam pratiği arasında açılan mesafeye işaret eder. Bir şeyin gözlemini yaparken nesneleştirmeden, eyleme katılarak ve eşlik ederek gerçekleştirmenin önemini vurgular. Burada bilme ve olma birbirine yakınlaşır. Gözlemle birlikte, başkalarının eşliğinde yaşama katılmak yeniden kurgulanır. [5]
Ingold araştırmasında “sanatçılar gerçek antropologlar mı?” sorusunu sorar ve sanatı antropolojik yapanın ne olduğunu sorgular. Antropoloji ile sanatın kesişimine bakarken, kendini kavramsallaştırmadan düşünebilen, hayatla ilişkilenen, içeriden gelişen bir bilgiye olan ihtiyaca dikkat çeker. Sınıflandırma odaklı etnografiden uzaklaşarak, sanat tarihçi Hal Foster’ın “öteki” kavramına bir eleştiri getirir. Farklılıkların sınırlarını çizmek yerine, aynı dünyanın parçası olmanın bilincinde birleştirici bakışı önerir. Antropolojik olan sanat, şeylerin kendisi olmasına izin veren bir yaklaşımı benimser. [6]
Katılımcı gözlem bir veri toplama metodu değil, alışverişin merkezde olduğu daha yumuşak bir bilime işaret eder. Gözlemci ve gözlenenin birbirinden ayırt edilemez hale geldiği bir dikkati ve karşılıklı katılımı gerektirir. Bir şeyler oluşma aşamasındayken onunla ilişkilenmek, bir iz sürücü gibi ona sunulanı kabul edebilmekle ilgilidir. Ingold, Polanyi ile paralel bir yaklaşımla bir iz sürücü gibi pratik edilen bilimin de sanatın da birbirine yaklaştığı, hayal gücünden doğan bir akla dayanan, kişiselliğine ve duygu yüklü oluşuna vurgu yapar. Dünyanın bilgisine ulaşmanın aynı zamanda kişinin kendisinin bilgisi içinden genişleyebileceğini ifade eder. Bu tartışmada alanlar arası geçişkenlik, inter-disipliner bir bakışın alanlara özgü sınırları belirginleştirmekten ziyade anti-disipliner, bilgiyi alanları üst üste çakıştıran, içinden geçmesine, birlikte yürümesine izin veren bir oluş olarak ele alır.
Bu düşünceler çerçevesinde, sanatta malzemeye bakışı da kişiye özgü bir ilişkilenme olarak okuduğumuzda, yaparken karşılıklı etkileşim içinde genişleyen bir yapıdan söz etmek mümkün. Bireysel hafızayla, elle kavranan ve duyumsanan şeyin kendine özgü bilgisi birbiriyle buluşur ve ortaklaşır. Bu doğrultuda, ilk olarak kişisel ölçekte sanat pratiğime yaslanarak, malzeme odaklı akademik ilgi alanımın ve ilkel/ilksel olana merakımın kaynağının izini süreceğim. Arşivi elden geçirirken, kişisel hafızamı canlandırmayı ve bugüne nasıl ulaştığımı, geriye doğru bir yürüyüşle anlamlandırmayı deneyeceğim.
Babam Zekai Susamoğlu, 1969 yılında zanaatkar bir işçi olarak Avustralya’ya göç ediyor. Kendisi bir antropolog değil, Ankaralı, yetenekli bir döşemeci. Dünyayı görmeye karşı duyduğu merak onu bu yola çıkarıyor. Yaklaşık iki yıl boyunca şehirlerde mobilya fabrikalarında çalışıyor. Sonraki sekiz yılını ise Avustralya kıtasının kuzey tropik adalarında teknisyen olarak çalışarak geçiriyor. Aborjin köylerinde yerlilerle birlikte çalıştığı bir yaşam sürüyor. Onlarla birlikte avlanırken, yemek yaparken, gündelik hayata dair zengin bir deneyim ediniyor. Yurda dönüşünde yaşadığı deneyimi, topladığı el yapımı nesneler ve bir bavul dolusu dia ile beraberinde taşıyor.