Hayatımda hiç sanatçılar tarafından bir konuşmaya davet edilmedim. Bu yüzden de biraz heyecanlı ve şaşkınım. Ortak bir dil oluşturabiliriz umarım.
Bugün konuşmak istediğim konular esasında çok da sistematik olmayacak. Sanki yeni alınmış bir aletle karşı karşıyasınız; tam olarak ne işe yaradığını bilmiyorsunuz ama üzerinde düğmeler, ibreler, kollar var. Ben bazı düğmelere basıp birazcık orasını burasını kurcalamaya çalışacağım.
Niyet denince birbiriyle tam olarak örtüşmeyen birtakım anlamlar var. Bu anlamlardan ilki, plan/tasarı. Bu anlama niyet manilerinden bile başlanabilir: “Al şalım, yeşil şalım, dağları dolaşalım. Aramız derya deniz, biz seninle nerede buluşalım?” Burada bir buluşma niyeti, bir tasarı ve plan var. Örneğin oruç tutmak için kullanılan “Niyet ettim.” sözü de buraya dahil. Bu bizim evrimsel gelişimimizde prefrontal korteksin gelişmesiyle bağlantılı ve gelecek üzerine düşünmemizi sağlayan yeti. Geleceği düşünebilmek de esasında kaygı demek. Sürekli geleceği düşünen, gelecek mahkemesinde borçlu halde yaşayan varlıklarız esasında. Bu yüzden sürekli bir koşturmaca içerisinde, geleceğin borcunu ödemeye çalışır gibiyiz.
Bununla ilgili bir nevi karşılaştırma yapabilmemizi sağlayacak eğlenceli bir veri var elimde: Maurice Maeterlinck, 19. yüzyılın sonlarında yaşamış, Belçikalı bir sembolist şair. Arıları çok iyi bilen bir insan, hatta Paris’te yaşadığı sırada evine şeffaf bir kovan yaptırıyor ve pencerenin yanına koyuyor. Arıların ne yaptığını görmek istiyor ve uzun incelemelerin ardından, arılar üzerine Arıların Yaşamı isimli bir kitap yazıyor. Yanılmıyorsam 1950’li yıllarda Türkçeye çevrildi bu kitap. Bu kitapta arıları insanın niyet meselesiyle, geleceği düşünme yönüyle karşılaştırmamızı sağlayacak çok güzel bir söz ediyor: “Arıların tanrısı gelecek zamandır.” Arılar her şeyi, adeta kendilerinden sonra gelecek olan arı nesline bir ibadet olarak yaparlar. Ama bu gelecek zaman, yani neslin devamı arılar tarafından seçilmiş ve tasarlanmış bir gelecek zaman gibi durmuyor. Bu yüzden de tipik olarak niyetle bağdaştırılmıyor. Hatta arıları anlamak için onlara niyetler izafe ettiğimiz zaman, onları anlamamaya başlıyoruz; çünkü biz tipik olarak niyetleri tek tek kişilere izafe ediyoruz. Haliyle arılarda da tek bir arıya sanki o bir bireymiş, bireysel niyetleri varmış gibi davranmamız gerekiyor. Bu arılar açısından çok saçma bir şey, çünkü arıların ölçeği bu değil. Latincede bununla ilgili bir deyiş var: Una apis nulla apis. Yani, bir arı hiçbir şeydir. Bir ineğiniz olabilir, bir köpeğiniz olabilir ama tek bir arınız olamaz.
İnsan ise arılardan farklı olarak kendi geleceğini tasarlayabilen bir varlık. Prefrontal korteksin gelişiminin sonucu olarak kendi geleceğine ilişkin bir inancı ve bunu tasarlayabilme illüzyonu var. Belki de irademiz özgür değil, biz öyle olduğunu hayal ediyoruz. Ama bu hayal alemi bile bizi kaygılandırmak için yeterli oluyor. Dolayısıyla karar vermek, kararsızlık, tereddüt gibi hisler hayatımızın bir parçası ve niyetimizin bir alanı.
Niyetin ikinci anlamı maksat, amaç, hedef ve bu anlam öncekine çok da uzak değil. Bu benim felsefede çalıştığım alanlarda çok önemli bir kavram, Yunancası thelos. Buraya biraz daha değineceğim.
Üçüncü anlamı ise irade ve istem. Özgür irade meselesinde karşımıza çıkıyor ve çok büyük ve bambaşka bir konu olduğu için buraya neredeyse hiç girmeyeceğim. Bu konuşma sırasında size baştan sona kompozisyon halinde güzel bir yemek sunamayacağım çünkü yeme alışkanlıklarınızı bilmiyorum. Bunun yerine birçok abur cubur getireceğim.
Sanatçının Niyeti, Seyircinin Kısmeti
Niyet sözcüğün kökenine bakacak olursak, görece ilginç olduğunu görüyoruz. İngilizcesi intention ve tahmin edebileceğiniz gibi gerginlik anlamı taşıyor. Bir müzik aletini akort ettiğiniz zaman oluşan gerginliğe verilen ton ismi de buradan geliyor. Tonik, katatonik de gerginlik miktarıyla bağlantılı şeylerdir. O halde niyet kelimesi bir gerginlik, bir gerilim yahut bir streç ifade ediyor. Bu streç geleceğe yönelik. Adeta bir olta atıyoruz ve bu oltanın gerginliği, niyet dediğimiz şey esasında. Çünkü niyet hem hedefi olmakla hem de karar almakla ile ilgili.
Kierkegaard, “Karar anı deliliktir.” der. Karar alındıktan sonra yapılan şeyler rasyoneldir. Ancak karar anının zorunlu olarak irrasyonel olması gerekir, bir tür sebepsizliğe dayanmalıdır. Aksi takdirde zaten daha önce verilmiş daha üst bir kararın alt kararı olmaktadır. Bunu söylememin nedeni maksat, amaç ya da hedef güderek geleceğe attığımız oltanın tamamen sıkı olamayacağı. Bir belirsizlik payı barındırmalı ve zaten Niyet konuşma serisini İpek (Çınar)’in deneyiminde başlatan süreç de buna yakın. Sanat eserinin ortaya konulması; sanatçının niyeti, seyircinin kısmeti.
Şekil/mesafe Tamam da, Niyeti Ne?
Gelelim niyetin maksat, amaç, hedef anlamına; bunu da birkaç açıdan inceleyeceğim. İlk olarak, “Niyetlenen kim?” sorusu üzerinden biraz ilerleyeceğim. Aklımıza gelen ilk varlık tabii ki insan. Ama elbette Tanrı ve Tanrı’nın niyeti de meselesi muazzam önemli bir meseledir ve bizi birçok teolojik soruya götürebilir.
Varlıkların niyetinde bir adım daha ileri gidersek şunu sorabiliriz: Şeylerin niyeti var mı? İnsan dışında kalanları canlıları bile bir tarafa bırakarak düşünelim. “Kalemde, ateşte, taşta bir niyetlilik, bir amaçlılık var mı?” sorusu felsefi açıdan çok önemli.
Platon’un Sokrates’in öldüğü anı anlattığı Phaidon isimli bir diyaloğu vardır. Bu metinde Sokrates baldıran zehrini içmek üzereyken, ruhun ölümsüzlüğü bağlamında kendi gençliğinden ve gençliğinde ne yaptığından söz ediyor. Gençken doğayla çok ilgilendiğinden bahsediyor. “Her şeyi merak ediyordum. Dünya ile ay arasındaki mesafe ne kadardır; yemek yediğimiz zaman nasıl besleniyoruz, sindiriyoruz, büyüyoruz?” gibi merakları varmış ama okuduğu kişilerden de tatmin olmuyormuş. Çünkü “Okuduğum yazarlar bana dünya ile ay arasındaki mesafenin ne olduğunu söylüyorlardı ama o mesafenin neden öyle olması gerektiğini anlatmıyorlardı.” diyor. Evet aradaki mesafe iyi hoş ama neden öyle olması gerekiyor? Kuru kuruya bir sayı değil de anlam bekliyor demek ki Sokrates; doğada olup biten süreçlerin nasıl olduklarının dışında, niçin olduklarını soruyor ve bu konuda okuduklarının kendisini tatmin etmediğini söylüyor. Ta ki bir gün Anaksagoras isimli bir filozoftan doğayı akıl denilen bir şeyin yönettiğini duymasına kadar. Anaksagoras’ın papirüslerini alıp heyecanla okuyor. Dünya ile ay arasındaki mesafenin daha farklı olması durumunda ne olacağına dair bir açıklama beklerken; Anaksagoras, kabaca bir söylemle, kimyadan, yani maddeden söz ediyor. Sokrates o maddenin anlamından, formundan söz etmediği için bir hayal kırıklığı yaşıyor ve en sonunda doğa araştırmasını bırakıyor. “Ben doğadan anlamıyorum, insanlara dönüp bu konularda tartışacağım,” diyor. Ama neticede bu fikrin kendisi, yani doğada olup biten şeylere adeta bir niyet yükleme eylemi, bilim tarihi ve felsefe açısından son derece önemli bir mesele. Doğada olup biten şeylerin bir niyetlilik içinde anlamlandırılmasına teleoloji deniyor. Buna çok katılmasam da ne olduğu anlamak çok işime yaradı. Dolayısıyla şeylere niyet izafe etmek insanın yaptığı ve yapabileceği bir şey. Bunun doğa bilimi olarak doğru ya da sakıncalı olup olmadığını tartışmıyorum; yalnızca insanlar bunu yapıyorlar, yapabilmişler.
Aristoteles, bu teleolojik yaklaşımı öğreti haline getiriyor. Bir nedensellikten söz ettiğimizde maddi nedenselliğin yanı sıra ereksel nedensellikten de söz edebiliriz. “Doğanın içerisinde belli amaçlar var ve bu amaçları gözetmeden doğa bilimi yapamayız.” der gibi duruyor Aristoteles. Bir hayvanın anatomisini ya da dişlerinizin şeklini incelerken; bu biçimlerin arkasında bir açıklama, bu durumun fonksiyonu ve anatomisine dair sorunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Siz istediğiniz kadar şeklini tarif edin, soruya cevap veriyor değilsinizdir.
Bu ereksel neden felsefe tarihinde muazzam önemli. Aristoteles’in ortaya attığı pek çok fikir gibi bunun da sonradan eleştirilmesi ve ortadan kaldırılması çabaları -bir yere kadar- bilimi oluşturuyor. Yani Spinoza’yı ya da Galileo’yu anlayabilmek için Aristoteles’in bu teleolojisini çok iyi anlamak lazım. Çünkü Aristoteles’e göre yerçekimi yok, toprak çekmiyor. Topraksı olan şeyler evrenin merkezine gitmek niyetinde; biz onlara engel olmazsak onlar zaten niyetlerini yerine getiriveriyorlar. Bunun tersine ateş, evrenin merkezinden uzağa gitmeye çalışıyor. Hava suyun üzerinde duruyor, böylece dört öğe kendilerine göre bir hiyerarşi içinde bulunma niyetleri varmış gibi davranıyorlar. Bu “naiflik”ten çıkabilmek için modern bilime geçmemiz lazım. Modern kimya, modern tıp ve tabii modern fizik ve astronomi bunun üzerinden ilerlemeye başlıyor. Newton’un eserinin isminin neden Principia Mathematica, yani matematiksel ilkeler olduğunu da böyle anladım, ismin arkasındaki vurgu anti-Aristotelesçi bir hamle olmasıyla açıklanabilir.
Her Yer Tuzak ve Her Şey Hediye
Bir iki adım daha ileri gideyim: Şeylerin bile niyeti olabileceği düşünülüyor ve böyle bilim yapılabiliyor ise, niyet meselesine bakabileceğimiz bir bakış açısı da niyetin öznesinin ne olduğudur. Benzer bir şekilde, niyetin nesnesinin ne olduğu da düşünülebilir. Yani niyet serptiğimiz nesnenin ne olduğu üzerine konuşabiliriz. Serpme eğlenceli olacak; çünkü niyet, doğal bir şeyi adeta doğal olmayan bir şey haline getiriyor. Benim için bunun iki eğlenceli örneği var.
Bu örneklerden ilki hediye. Biraz çizgi film ve popüler kültürün etkisiyle, hediye dediğimizde zihnimizde canlanan şey ambalaj ve üzerindeki kurdele oluyor. Bu aslında çok sakıncalı, çünkü hediyeyi hediye yapan şeyin ambalaj olmasına imkan yok. Ambalaj hediyeyi hediye yapan şeyin kendisi olduğu izlenimi verdiği için hediyenin özünü gözden kaçırmamıza yol açıyor. Hediye tabii ki “Düşünmen yeter.” yani “O niyeti senin hissetmiş olman yeter.” dedirten şey bize.
Benim size bir kalem hediye etmem o kaleme hiçbir şey eklemez. Bir niyet serpmenin dışında tabii… Önceden yalnızca kalem olan şey, serptiğim niyetle beraber bir hediyeye dönüşüyor. Ancak siz bu kalemin hediye niyetini anlamaz ve yalnızca bir kalem olarak kullanırsanız, hediye hediyeliğine ulaşmış olmayacak. Hediyenin gerçekten hediye olabilmesi için hem niyetlenen öznenin niyetini serpmesi hem de karşımızda bir kişinin daha olması lazım.
İkinci örnek ise tuzak. Tuzak da, tıpkı hediye gibi, doğal olmayan bir varlık. Doğada tuzaklar olduğunu iddia etmenin bir anlamı yok. Siz bir ıssız adaya düşseniz ve “Tuzaklar vardı.” deseniz tam anlaşılmaz. Çünkü normal şartlarda tuzağı bir hayvanın ya da bir insanın kurmuş olması gerektiğini düşünürüz; tuzak kurulan bir şeydir. Tuzağın kendisinde bir niyet vardır. Örneğin kuş avlıyorsanız hangi kuş türü olduğuna bağlı olarak kuracağınız tuzağı belirlersiniz. Ya da bir bubi tuzağı hazırladığınızı ve üzerini otlarla kapadığınızı düşünelim. Aslında çukur, doğal olarak baktığınızda, üzerine niyet serpmediğinizde, yalnızca bir çukurdur. Hasbelkader dallar ya da otlarla kaplanmış da olabilir, bunun doğa açısından hiçbir anlamı yoktur. Dolayısıyla tuzak olma anlamı ilk olarak benim niyetimden gelir. Oraya bir hayvanın düşmesini isteyerek, etrafa niyet baharatları serpiyorum.
Bütün bunları yaparken yine prefrontal kortekse bağlanan bir yetiyle bunu yapıyoruz, buna da son yıllarda theory of mind yani zihin teorisi deniyor. Bunu kişinin başkalarının da zihni olduğuna ilişkin fikri ve başkalarının zihninin olmasına göre hareket etmesi olarak açıklayabiliriz. Bunu hediyede de görmüştük aslında, ben size hediye vermeye niyetlendiğimde siz benim bu niyetimi kabul etmezseniz hediye yerine ulaşmış olmuyor. Tuzakta ise durum daha da ilginç. Tuzak kurmak için niyetleniyorum, bu sefer siz bunu fark ettiğinizde tuzak olmaktan çıkıyor ya da başarısız bir tuzak oluyor. Dolayısıyla tuzağın varlığı hediyeninkinden bile muallakta. Öyle bir şey ki tuzak, varlığa özel olarak kurulması gerekir. Benim sizin beklentilerinize, arzularınıza göre o tuzağı kurmam için sizin kafanızın içine girmem gerekir. Bunun için de sizin benimkinden bağımsız bir zihne sahip olmanız gerekir.
Bu durum bana niyet okuma düğmesine basma fırsatı veriyor. Bir tuzağın tuzak olması için benim tuzağa düşürmek istediğim hayvanın zihne sahip olduğunu, benim zihnimi göremediğini ve zihninin belli bir takım arzulara sahip olduğunu hesaba katmam lazım. Böylece niyet meselesi, benim niyetimle sizin kafanızdaki niyeti devreye soktuğu, yani bir tür öznelerarasılık gösterebildiği için oldukça ilginçleşiyor. Çünkü ben size tuzak kurmaya çalışırken siz benim tuzak kurma niyetinde olduğumu fark ederseniz, tuzak kurma yetimin farkına vardığınızı bilmediğimin farkına varabilirsiniz. Yahut benim böyle bir niyete sahip olduğumu fark ettiğinizi fark ettiğimi düşünebilirsiniz. Yani bir kere başkasının zihninin olduğunu kabul ettiğimiz anda üstel olarak niyet okumalar iç içe girmeye başlıyor. Niyet okumanın ise bir sonu yok, çünkü bakarsanız tuzak çukurdan başka bir şey değil.
Niyeti baharat serpmek olarak metaforik bir şekilde ifade etmemin bir diğer nedeni ise ortada somut bir delil olmaması. Bu da felsefe tarihinin en önemli konularından bir tanesidir: Dünyadan şu ya da bu uzaklıkta olan ay ile dünyayı geceleri aydınlatmak için o mesafede duran ay arasında hiçbir fark yoktur. Yani niyet yüklediğiniz bir şeyle niyet yüklemediğiniz bir şeyin fotoğrafı birebir aynıdır. Niyetin özelliği de budur; niyet okuyabilen, niyeti izafe edebilen zihnin özelliği budur.
Bu nedenle de “Her yer tuzak, her şey hediye” cümlesi fikrimi güzel anlatıyor. Her yer tuzak çünkü insan sonuna dek paranoyak olabiliyor ve paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez. Her şey hediye olarak da düşünülebilir çünkü her şeye şükran duymak insanın yapabildiği, zihninin bir parçası olan bir şey. Bu durum sonsuz Pollyannacılığa yol açabiliyor tabii.
Amaçsız Amaçlılık ve Yetilerimizin Karşılıklılığı
Biraz da Kant’tan söz ederek meseleyi sanata getirmek istiyorum. Niyet ve amaç denince aklımıza hemen Kant geliyor. Kant’ın üçüncü kritiğinde söz ettiği, amaçsız amaçlılık (Zweckmäßigkeit ohne Zweck) olarak andığı bir kavram var. Yani güzel yargısı verdiğimiz nesnelerde bir amaçlılık, bir fonksiyonellik çemberi vardır; ama bu fonksiyonel bütünün kendisinin bir fonksiyonu yoktur. Amacı olmayan bir amaçlılık fark ettiğimizde çok ilginç bir şey oluyor: Örneğin bir nota kendisinden öncekine göre, o nota da kendisinden öncekine göre çalınır. Dolayısıyla biz notalar arasında bir niyetlendirme ve ileri geri bir niyet okuma ile dinliyoruz melodiyi. Yine de bu eserin tamamının bir amacı olmaması gerektiğini savunuyor Kant. Bir tür “sanat için sanat” bakış açısının felsefesi gibi düşünülebilir.
Bunun yanı sıra Kant, bir sanat eserini algılayıp beğeni yargısı vereceğimiz zaman beş duyumuzdan da bir tür veri geldiğini düşünüyor. Görü dediği şey ise bunları birleştiriyor. Burada bir alımlama söz konusu. Bunun dışında, yani duyularımızdan gelen bir görüyü birleştiren yetimizin yanı sıra bir de anlama yetimiz var. Anlama yetisi “Bu bir elma mı, bu bir armut mu, ölü bir tavşan mı?” diyerek, kavramın birliğini sağlıyor. İşte sanat eseri yargısını bize verdiren şey, nesnenin kendisinde bulunan bir takım özellikler değil; bizim hayal etme yetimizle anlama yetimizin bir türlü tam üst üste oturamaması. Bir elma resmi gördüğümüzde karnımız acıkıyorsa orada bir estetik yargı olmadığını söylemeye getiriyor. Ama insan öyle bir varlık ki, bir elma resmi gördüğünde “Bu bir elma” demenin ötesine geçebiliyor. Kant’a göre, bunu yaptığımız noktada hayal etme yetimizle anlama yetimiz serbest bir oyun içerisine girer; Kant güzelliğin nesnenin kendisinden değil, özneden geldiğini söyler. Bu güzellik yargısının öznel olduğu anlamına gelmiyor. Hatta tam tersi, Kant’a göre “Zevk bir nesneyi çıkarsızca beğenme ya da beğenmeme üzerinden yargılama yetisidir. Güzel olan, kavram olmaksızın evrensel olarak beğenilendir.” Kavramın olmaması buradaki esas konu. Yani ben elma resmine baktığımda bunu yalnızca bir elma resmi olarak görüyorsam henüz bir estetik yargılama söz konusu değildir. Elmanın ötesini görmeye başladığımda alımlama ile anlam verme yetilerimiz örtüşüp kategoriye ermek yerine, dans ediyorlar. Bu dansın kendisi bize bir deneyim yaşatıyor. Kant’a göre sanatsal güzellikle olan bağımız bu.
Bu söylem modernist estetiğin arkasında durduğu ve heyecanlandığı, romantik ve post romantik sanatla ilgili. Bütün insanlarda bu yetiler olduğu için bir sanat eseri karşısındaki beğenimizi başkasının da zorunlu olarak hissedeceğini düşünürüz Kant’a göre. Yani güzel bir müzik dinlediğimizde bunu bir başkasına dinletmek çok büyük bir zevktir ve bunun için bir ihtiyaç duyarız. Bu ilginç bir mesele ve Kant’ın politikası için de çok önemlidir. Sanatı paylaşmak garip bir biçimde, sanatla ilgili bir şey. Bilim üzerine de sohbet ederiz, birlikte meraklanırız. Ancak bir müzik eserini dinlerken bir başkasının beğenmemesini yalnızca “Zevkler ve renkler tartışılmaz.” diyerek es geçmeyiz. Öncelikle şaşırırız, hayal kırıklığına uğrarız. Kant’ın bahsettiği şey bu beklentinin kendisi ve gerçekten ilginç bir nokta.
Çok güzel bir diğer fikri ise güzelin temaşasında, güzeli seyrederken kalakalmak durumu. İngilizcesi linger olan bu durum, Türkçeye belki de vakit geçirmek olarak çevrilmeli. Güzel bir sanat eserini adeta yanan bir ateşi izlercesine izlemek… Bunun sebebinin ne olduğu üzerine biraz düşündüğümde, yine Kant’a başvuruyorum. Ona göre güzel bir şey gördüğümüzde bir süre onunla bir iletişim oluyormuşçasına vakit geçiririz. O sürede olan bu temaşa kendi kendini destekler ve yeniden üretir. Bu da çok ilginç bir cevap. Yani sonunda katilin kim olduğunu öğrendiğimizde, bıraktığımız bir roman sanat eserinden ziyade eğlenmeliktir. Bir başka deyişle hızlı bir şekilde tüketebildiğimiz bir eser esasında tam bir güzellik deneyimi yaşatmayan bir eserdir, sonucu çıkıyor. “Güzellik kendi kendini destekleyip, kendi kendini yeniden üretebilir.” diyor Kant. Bu bütünsel olarak bir anlamı olmayan bir tür iç amaçlılık, örneğin sözünü ettiğim açlıkla ilgili bir durum olabilir mi? Bu iç amaçlılığı takip etmek bir zaman alıyor. Yetilerimizin karşılıklılığından dolayı zevk alıyoruz ve bu yüzden orada vakit geçiriyoruz. Bir tür zihinsel lunapark bu durum. Orada belli bir amaca hizmet etmeyen hareketler yapmanın zevkini, mutluluğunu, beğenisini yaşıyoruz.
Bu yüzden Kant, bir sanat eserinin biçiminden ya da eserin gösterdiği bir kavramdan kaynaklanan bir beğeninin estetik bir yargı olamayacağını, bunun yalnızca bir albeni olacağını söylüyor. 20. yüzyılda ortaya çıkan kavramsal sanat ya da başka birçok eğilim Kant’ın bu bakış açısına itiraz eden çıkışlar olarak düşünülebilir. Bu yüzden de sanat eseri renkler, seslerin tınıları ya da kavramdan ziyade; hayal etmeyle anlamanın dans ettiği yerdir. Sanat eserinde güzelliği yaratan tasarım, form ve oyundur. Bu yüzden de “Bahçecilik bir güzel sanat olabilir.” diyor.
Bach ve Kant ve Lynch
Son olarak bir örnek vermek istiyorum. Uzun yıllardır Bach’ın füglerini çok seviyorum ve üzerine de çokça düşünmeye çalışıyorum. Biliyoruz ki Bach eserlerini sanat eserlerinin dışında bir amaca yönelik de yapmış. Dini bir amaçla ya da memuriyeti gereği yazdığı oratoryolar, karısının çalması için ürettiği eserler mevcut. Hatta çocuklarının klavyeyi iyi öğrenmesi için pedagojik amaçlı yazdığı eserler de var. Onları çaldığınızda zaten çok eğlenceli bir şey olur ve Bach’ın çocuklarına neyi öğretmeye çalıştığını görebilirsiniz. Dolayısıyla Bach’ın klavye eserleri bu haliyle Kant’ın söylediğine aykırı gibi görünüyor. Ancak bu eserlerin dinî, toplumsal ya da pedagojik amaçları olsa da, Bach’ın eserlerini buna indirgemiyoruz. Hatta onlar olmaksızın zevk alabiliyoruz. Bu noktada füg bana ilginç geliyor çünkü Kierkegaard’ın delilik anını, karar anını gösteriyor. Füg’de bir tema ortaya atıyorsunuz ve bu bir niyettir. Neden bu tema, sorusunun ise bir cevabı yok. Bu sorunun cevabı garip bir şekilde gelecekten gelecek, bu durumun kendi kendini gerçekleştiren kehanet tarafı var. Ortaya bir tema konuyor ve sonradan gerçekleştirilen şeyler ortaya konan temaya referansla anlamlandırılacak. Onların fonksiyonu, sonraki varyasyonların niyeti bunlar ışığında anlaşılacak. Ama o tema ne ışığında anlamlandırılacak, sorusu biraz havada kalıyor. Burada da Kant’ın anlattığı şeye geri dönmüş olduğumuzu düşünüyorum. Daha da ilginci, ortaya atılan temanın ne olduğu aslında o temadan sapan varyasyonlar sayesinde, o varyasyonların ışığında daha iyi anlaşılıyor. Çünkü bir tema yalnızca fiili olarak ne olduğu üzerinden değil, neler üretebileceği üzerinden de anlamlandırılır. Sanatçılarda sıklıkla gördüğüm şey biraz da budur, belli bir amacı olmasa da bir sezgi ile ilerler. Elinde garip bir malzeme vardır ve sanatçıda bir rahatsızlık yaratır. Sanatçı bu rahatsızlıkla oynamaya, varyasyon yapmaya başlar ve bunu neden yaptığını sonradan anlamaya başlar. Füg bildiğiniz gibi kaçma, kaçış demek. Dolayısıyla Bach bir füg yazdığı zaman bir tema ortaya çıkar, sonra başka bir ses ortaya çıkar. İlk ses ikinci sese biraz avans verir. İkinci ilkinin ardından, üçüncü ses ise her ikisinin ardından koşar. Sanat bu anlamda bir yakalamaç gibi düşünülebilir. Bu örneğin Memento filminin bir sahnesinde vardı. Durup dururken birisi sizi kovalamaya başlarsa, hiçbir sebep olmasa bile kaçarsınız. Burada da Zweckmäßigkeit ohne Zweck’in bir örneği daha oluşur. Bir kaçış var ama nihai olarak neden kaçıyoruz, nihai olarak neyin peşindeyiz sorusunun cevapsız kalması, sanat eserinin niyetinin olmaması, en azından Kant’a göre işin yapısal ve özsel bir parçası.
Bunu anlattığımda bir gün bir öğrencim çok güzel bir soru sormuştu. David Lynch’in Blue Velvet filminde, ki David Lynch “Eserlerinizle ne yapmak istiyorsunuz?” sorusuna en çok alerji duyan ve bununla ilgili en dikkatli kişilerden biri olarak buna önemli bir örnektir, çayır gibi bir yerde polisler kesik bir kulak bulurlar. Sahne bunun ardından kapanır. Sonra bu konuya hiç dönülmez. Öğrencimin bana söylediği şey ise, David Lynch’in, niyetinin ne olduğunun hiç belli olmayan bir öğeyi sanat eserine koyması. Bunu söylemesinin ardından bunu modern sanat anlayışının ötesinde, bir tür post modern jest olarak düşünmemiz gerektiğine dair bir tartışma başladı. Ben bunu hala Kant çerçevesinde açıklayabileceğimizi düşünüyorum. O sahne, yani kesik kulağın keşfedildiği sahne bence her şeye rağmen amaçlıdır. Şöyle diyelim, cinayet hakkında seyirciye feyk atmaz ama film hakkında seyirciye feykin âlâsını atar. Dolayısıyla bir amacı bal gibi vardır. Ters köşe ya da anti-Çehov bir hareket yapıyor olması başlı başına bir amaç, niyet, tuzak. İnsana her yer tuzak, her şey hediye.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler.