Merkez-kaç Kuvveti Üzerine

Eda Gizem Uğur

Esra Oskay

Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Heykel Bölümü’nde gerçekleştirilen “Merkez-Kaç Kuvveti: İnisiyatifler, Kolektifler ve Merkez Dışı Diğer Alternatifler” buluşmasından hareketle Esra Oskay ve Eda Gizem Uğur; merkez dışı alternatifler, alternatiflerin merkezle kurduğu ilişkiler ve kendi iç dinamikleri üzerine birlikte düşünerek bağımsız üretim biçimleri ve bir arada olma hâlleri üzerine yazdı.

Merkez-kaç Kuvveti etkinliği, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümü, 2026

14 Mayıs 2026’da Hacettepe Üniversitesi’nde merkez dışı alternatifleri konuşmak, alternatiflerin merkezle olan ilişkisi ve kendi içindeki dinamikleri üzerine düşünmek için buluştuk. Bu buluşma bundan kısa bir süre önce ODTÜsanat [1] kapsamında düzenlenen Müştereklerin Estetiği Mahalle, Kolektif ve Tasarımın Demokratikleşmesi panelinin bir uzantısıydı. O panel sonrasında konuşmayı devam ettirip kolektif üretimde eksikliğini hissettiğimiz şeyleri masaya yatırmayı amaçlamıştık. Farklı kolektiflerde aktif olarak yer alan aktörlerle kolektif üretimi beraber düşünmek ve birlikte üretmenin zorluklarını paylaşmak, içimizi dökmek istedik biraz. Süreç içerisinde bazen kendimize sakladıklarımızı dillendirip, yalnız olmadığımızı hissetmek istedik biraz da.

Ne zaman kolektifleri konuşmaya başlasak, öncelikle yapısal sorunlardan, merkezin tekelinden ve buna alternatif olarak ürettiğimiz çözümlerden bahsederken buluyoruz kendimizi. Maddi bir destek ya da sürdürülebilir bir yapısal mekanizma olmadan, cepten yiyen bir sistemin ne kadar zorlayıcı ve kırılgan olduğundan bahsetmeye gerek bile yok. Bu konunun sıfır noktası gibi zaten. Öte yandan, bireysel üretimin ve kariyerin hep ön planda olduğu, sanat alanında beraber üretmenin ayrı bir mücadele olduğunu da unutmamak gerekiyor. Biz de beraber olmaya çalışmanın kendi dinamiklerine, bütün bunlara rağmen devam etmenin neye benzediğine odaklanmak istemiştik bu buluşmada. Çünkü yan yana gelmek ve birlikte üretmek, mevcut kurumsal alışkanlıkların dışında başka bir dili ve alanı birlikte aramayı da beraberinde getiriyor. Bu nedenle, mevcut yapıların problemlerinin yeniden düşünülmesi ve yapısal arızalardan duyulan huzursuzluğun tanımlanmasıyla başlıyor biraz da kolektif eylem. 

 

Bir Kurumsal Eleştiri Yöntemi Olarak “Şikâyet”

Yerleşik düzene karşı geliştirilen merkez dışı alternatifleri, kurumsal yapılara şikâyetlenerek doğan oluşumlar olarak düşünecek olursak, Sara Ahmed’in feminist bir yöntem olarak kabul ettiği şikâyetlenme pratiğinin kurguladığımız etkinliğin temelinde yattığını söyleyebiliriz. [2] Ahmed, kurumlar içinde şikâyette bulunmanın, bu kurumların nasıl işlediğini ve kimin için çalıştığını öğrenmek anlamına geldiğini savunurken, sanat pratiğinden aşina olduğumuz kurumsal eleştiri geleneğine de yaklaştırıyor tekrar bizi. Bu açıdan bakıldığında kurumsal eleştirinin, sanat pratiğinde biçim bulmuş bir şikâyet biçimi olduğu söylenebilir. Kurumun kendini sunma biçimini sorgusuz sualsiz kabul etmenin reddi olarak kurumsal eleştiri başka imkanları hayal etmek için bir alan açar. Merkez-kaç Kuvveti programında Ankara’dan neşet eden inisiyatifleri (Kitschen, Kolektif Molektif, Noesis ve Selektör Kolektif) ve Ankara dışı sanatçı dayanışma pratiklerini (Buradan Nereye? Kıyı Project, Habitat) ard arda dinlerken, sanat alanındaki kolektifleri monolitik kurumsal yapılara yöneltilen şikayetin ve kurumsal eleştirinin bir formu olarak düşündük. Farklı kolektiflerin aktardığı deneyimler şikayetin talebe, eyleme ve öz örgütlenmeci bir yapıya dönüştüğü modelleri anlatıyordu. Ahmed’in sözünü ettiği “kurumsal kaderciliğe”, kurumun hiçbir zaman değişmeyeceği fikrine inat Merkez-kaç kuvveti, kuruma direnen kolektiflere kulak kabartıyordu.

Peki şikayet edeni yalnızlaştırarak görünmez kılan, onları düzeni bozan uyumsuz karakterler olarak damgalayan kurumların dışında bir arada üretmek nasıl mümkün, birlikte olmak ne anlama geliyor? Kolektifler süreçte ne tür pürüzlerle karşılaşıyorlar, bunları nasıl çözüyorlar ya da çözemediklerinde ne yapıyorlar, bir arada üretmeyi nasıl sürdürüyorlar? 

Bu soruları beraber düşünmek için planladığımız atölye çalışmalarında, düşünceyi anlık kolektif deneyimlere dönüştürmeyi amaçlamıştık. Bu niyetle ilk atölyede, hayali bir sergi organizasyonu kurguladık. Bu egzersizle amacımız, bir arada karar vermenin getirdiği sorumlulukları ve tıkanıklıkları doğrudan deneyimlemekti. Ufak gruplara bölünen katılımcılar olası bir serginin ismine karar vermeye çalışırken, gözlemciler grup içi ilişkileri, sessizlik ve söz arasındaki güç dengelerini görmeye çalışıyordu. Atölyeye katılan üç gruptan biri  karara varamadı. Geri kalan ikisinin aldığı kararlar da belki fazla nazikti. İlk gruptaki katılımcılar, gruptaki kolektiflerden birinin son projesinin isminden yola çıkarak bir isim bulurken, diğer grup bütün farklılıkları kapsamaya çalışan fazlasıyla geniş bir isim önerisinde karar kıldı. Birbiriyle ilk kez karşılaşan insanların nezaketi ve temkinliliğinin de bir güç ağı ördüğünü akılda tutmak gerekiyor galiba. Bazen göze batmamak, yanlış bir şey söylememek, görünmez bir iktidar yapısında görünür olarak kendini riske atmamak için geri çekilen öznenin temkinliliği; bu bariyerleri aşıp konuşma cesareti gösteren kişinin önerisini beğenmese de nazik bir şekilde kabul ederek karar alma gücünü bir başkasına teslim edebiliyor. Söz almak, ilk öneriyi ortaya atmak, öne çıkıp konuşmak… Bütün bunlar, gündelik güç ilişkileri içinde belirli bir özne kurgusunu öne çıkaran ve onu meşrulaştıran mekanizmalar olarak işliyor; bu “becerilere” erişimi olmayan, bu pratiğin içine doğmamış ya da sözü kesilmiş biri için ise sürecin kendisi zorlayıcı hâle gelebiliyor. Ahmed’in kurumlar içindeki şikayetçinin nasıl okunaksızlaştığı anlatısının burada kolektif içinde de ortaya çıkabileceği görülüyor. Ama bu sefer kurumun değil, grubun kendi nezaket örüntüsüyle. 

Beraber üretmenin olasılıklarını araştıran bir diğer atölye ise Maus Art Space yürütücülüğünde gerçekleşen “Çember Resim” atölyesiydi. İlk atölyenin açığa çıkardığı şey söz alma üzerinden işleyen iktidar ilişkisini gösterirken, çember resmin sağladığı “sözsüz” bir alanda ortak üretme, başka bir tür birlikteliğin nasıl mümkün olabileceğini düşünüyordu. Katılımcıları aynı masanın etrafında buluşturan atölye, görsel bir dilde konuşmak isteyenleri beraber üretmeye davet ediyordu. Bir diğerinin bıraktığı yerden devralınan, mikro çaplı temasları büyüterek ilerleyen bu uygulama, bireysel imza ihtimalini düşüren, hangi çizimin kime ait olduğu sorusunun ortadan kalktığı bir alandı. Ortak bir yüzeyde bir çizgiyi ya da düşünceyi birlikte sürdürerek iz bırakmak ve nihayetinde müellifi belirsiz bir müşterekliği sahiplenmek, bireysel üretime odaklanan sanat üretimi modeline doğrudan bir şerh düşüyordu.

Son oturumda ise konuşmaların yapıldığı kurumu da eleştirinin merkezine koyarak, sanat eğitimi içinde alternatifleri düşünmeye çalıştık. Uzun bir süredir alternatif sanat eğitimi modelleri üzerine düşünen sanatçı Seher Uysal’ın sunumuyla başlayan oturum; öğrenci merkezli bir geri bildirim talebi olarak şekillenen Doğa Çal, Ahmet Mert Hasret, İrem Sezer’in grup sunumuyla devam etti. Gün boyu mekânda asılı duran ve beraber hazırladığımız soruları akılda tutarak doldurulmasını umduğumuz dilek-istek-şikâyet kutuları tam da bu oturumun zemininde kendisine yer buluyordu.

 

Eleştirinin Eleştirisi

Bu oturumun ortaöğretimden çıkıp lisansa gelen, karşılaştığı bu yeni eğitim modeline ve yaşadıklarına yeni yeni anlam vermeye başlayan öğrencilerle buluşmasını amaçlıyorduk. Üniversiteye gelene kadar sınavlarda doğru cevapları bulması gereken öğrenciler için bu yeni dönem alternatif cevapları üretmeye başladıkları, sorguladıkları ve tartışma kültürünü öğrendikleri kaygan bir bir zemin olarak düşünülebilir. Bu aralıkta bocalamak, sabit doğruların olmadığı bir zeminde yönünü kaybetmek olağandır. Öğrencinin yeni girdiği bu alandaki, değerlendirme kriterlerinin belirsiz olduğu atölye eğitimi, üretim sürecinin tedirgin edici muğlaklığı nedeniyle şüphelerin kaygıya dönüştüğü gerilimli bir sürece dönüşebilir.  

Dilek-İstek-Şikâyet kutusu için sorular

Öte yandan Paulo Freire’nin eğitimde banka sistemi olarak tabir ettiği yaklaşıma benzer bir şekilde sanat eğitiminde de kanonların atölye hocası tarafından genç dimağlara aktarıldığı, öğrencilerin bu “doğru” bilgiyi yeniden üretmesinin beklendiği geleneksel sanat eğitimi modellerinin hakimiyetinin sürdüğünü söylemek yanlış olmaz. [3] Öğrenci, atölye hocası tarafından aktarılan bilgiyi yeniden üretirken sadece sanat alanında kabul görmüş değer sistemini devam ettirmez, mevcut iktidar kurgusu da bu hiyerarşik yapıda yeniden üretilir. Sanat eğitiminde bankacı model, hocanın içselleştirdiği kendisine de kendi hocaları tarafından aktarılmış bir beğeni ve değer sistemi üzerinden işler. Henk Slager’in feodal bir sisteme benzettiği bu eğitim modelinde, atölye hocasının kriterleri sorgulanamaz bir otorite alanı kurar. [4] Bu durum özellikle atölye eleştirileri sırasında hoca için ucu açık bir hareket alanı oluşturur. Sanat yapıtının doğasındaki ölçme belirsizliği karşısında pozisyonunu korumak isteyen hoca, eleştiriyi en iyi bildiği estetik ve teorik doğrulara çeker. Hoca, neyin sanat sayılacağına, eleştiride kimin sesinin duyulacağına hikmetinden sual olunmaz bir yerden karar verir gibi görünür. Banka modelinden farklı olarak burada aktarılması meşru bilgi atölye hocasının mistik bir şekilde kendisine mal ettiği kabul akademik sanat kanonları sistemidir. Freire’nin “sorun ortaya koyan”, problemi gören eğitim modelinde ise bilgi aktarılmaz, diyalog yoluyla birlikte üretilir. Danışan ve danışman arasında başka türlü bir ilişki kurulur. 

Bu alternatif modelin Ahmed’in şikâyetçi ve huysuz feminist pedagojisine de yakın olduğu söylenebilir. Şikayet kurumsal yapılar içerisinde süregiden mevcut bilgi rejimine karşı bir huzursuzluktan çıkar. Dilek, istek ve şikayet mevcut yapılara karşı yapılmış bir hamledir. Burada eleştiri merkezi bir rol oynar. Ama nasıl bir eleştiri?

Doğa Çal, Ahmet Mert Hasret ve İrem Sezer’in aktardığı “Eleştirel Geri Bildirim Çemberi” [5] bu değişikliğini araştıran bir uygulama önerisiydi. Ekibin, farklı kurumlarda deneyimledikleri atölye eleştirilerinin yarattığı yöntemsel tıkanıklıklara karşı bir arayış olarak oluşturdukları çember, Liz Lerman’ın geliştirdiği eleştirel geri bildirim sürecine yaslanıyordu. Bu uygulamanın özü, hiyerarşik bir eleştiri döngüsünde saldırı-savunma hattında kalan öğrenci için, kendi çalışması üzerindeki söz hakkını koruyan ve tarafsız sorular üzerinden ilerleyen bir diyalog mekanizması kurmaktı. Böylece farklı bölümlerden, farklı üretim pratiklerinden ve eğitim düzeylerinden gelen katılımcıların deneyimlerinde eleştiri, bir yargılama aracı olmaktan çıkarak başka türlü diyalog kurabilmenin olasılığına dönüşüyordu.

Ekip, çemberdeki iletişim yöntemlerini anlatırken, Lerman’ın metodunun temelini oluşturan “protokol” kelimesi sıklıkla kullanıyordu. Protokol, devlet işlerinde, resmi törenlerde uyulması zorunlu olan nezaket ve usul kurallarının bütünü olarak tanımlanıyorsa eşitlik vaat eden bir iletişim metodunda protokol ne anlama gelir? Bir seri kural olarak duyulma riski taşıyan protokol dili, kimsenin bir diğerini yargılamaması için ve eleştirinin yaratabileceği muhtemel duygusal yüke karşı bir koruma hattı gibi kullanılıyor gibi geliyordu kulağa. Bu haliyle bazen fazla kişiselleşen eleştiriyi makul bir mesafeye çekmeye mi yarıyordu bu protokol yoksa fazla bürokratik bir dille “protokol” olarak tanımlanan şey aslında kolektif bir diyaloğun zeminini belirleme çalışan bir topluluk belgesi miydi? Topluluk içerisinde kendimizi güvende hissedebileceğimiz bir alan yaratmak isteyen “topluluk belgesi” birarada olabilmenin imkanlarını düşünürken, “protokol” fikri sanki birbirimizi fazla bürokratik ve güvenli bir mesafede tutuyor olabilir mi?  

Rekabetçi bir zeminde hareket etmeye çalışan, bu rekabetin içinde çokça reddedilen, bazen kabul edilen ve bütün bu eleştiri döngüsü içerisinde bireysel imzasını kurmaya çalışan biri için bu geri bildirim pratiği bireysel üretimi merkeze alan bir eleştiri türünü halen bir ön kabul olarak sunma riskini taşıyor olabilir. Hangi soruları, kimin ve nasıl soracağına karar vermek belki daha önce bize yöneltilmiş soruların biçimine dikkatimizi çekebilir, ama protokoller kendi kurallarıyla kendi hiyerarşilerini de yaratabilir.

Precarious Workers Brigade ve Carrot Workers Collective. 10 Kasım 2010 tarihli “Geleceğimizi Finanse Et” Protestosunda. (başarı =geri kalan herkesi siktir et)

Çemberdeki katılım yoğunluğunun yüksek lisans ve sanatta yeterlik düzeyinde olması da rastlantı değil, bu aşamadaki öğrencilerin geri bildirime karşı duydukları ihtiyaç ve uygulama arayışıyla ilgili. Nitekim çember katılımcılarından  lisans öğrencisi olan Deniz’in, bu uygulamaya katıldığında geri bildirim almak ve onunla ne yapacağını bilmek konusunda diğer katılımcılar kadar olumlu bir deneyim elde edemediği ekip arkadaşları tarafından aktarıldı. Bu da yukarıda bahsettiğimiz eşiğe işaret ediyor. Doğru cevapları verdiğinde kazanarak başarılı olmaya alışan öğrencinin, doğru bilinenlerin de eleştiriye açık olduğu fikrine ve bunun yarattığı belirsizliğe alışması pek de kolay olmuyor. Değerlendirme kriterlerinin kaygan, belirsiz ve kırılgan olduğu bir alanda lisans eğitimine başlayan öğrenci teyit edilmek, beğenilmek, onaylanmak isterken herhangi bir soru bir tehdit gibi hissedilebiliyor. Tekniği ve teoriyi geliştirmeye verdiğimiz çabayı, özeleştiriye ve eleştiriye karşı da vermemiz gerektiğini düşünüyoruz. Süreç içinde düşünceleriyle ne yapacağını bilmeden sürekli dışarıdan fikir/eleştiri “alan” öğrenci bu aldıklarıyla baş etmeyi nasıl öğrenecek? 

Kolektif üretimi alternatif bir alan olarak dışarıda aramak zorunda kalmamızın nedeni, eğitimin içinde ona yer olmaması olabilir mi? Peki bu konuşmalar neden bir sanat fakültesinde gerçekleşti o zaman? Sanat akademileri hala piyasanın dışında alternatif bir alan yaratma iddiasında olduğu için mi? Bireysel imzayı merkeze alarak sanat piyasasının en başat sermayesini, yalnız sanatçı mitini körükleyen sanat okulları içinde kolektif üretimi, merkez-dışı alternatifleri  düşünmek mümkün mü? Eleştiriyi dönüştürmek sadece iletişim meselesi değil, kolektifliğin ön koşulunu kurmak gibi gözüküyor böyle bakınca.

Metin içi diyaloglar

“Bazı Hocalar Kendi Fikri Olan Öğrencileri Sevmiyor”

O gün salonda şikâyet eden öğrenci sayısı pek de fazla değildi. Acaba tavrımız ve yöntemimiz fazla mı üstten geldi? Sandalyesini karşıya koymuş ve bilen bir yerden konuşan bir otorite gibi mi görünüyorduk? Yoksa şikâyetleri dillendirmenin tehlikeli olduğu fikri onların sessiz kalmasını, kenarda köşede güvenli alanlar içerisinde fısıldanmasını mı gerektiriyor?  Taleplerimizin karşılanmadığı, şikayetlerimizin dinlenmediği kurumsal yapıların içinde olduğumuzu kabul etmemiz mi gerekiyor? Yakın zamanda gerçekleşen öğrenci protestoları sırasında muhatabına derdini anlatma fırsatı bulan öğrencilerin şikâyetlerini bir tuvalet kağıdı talebine indirgeyerek itibarsızlaştıran bir kurumsal yapı içerisinde; öğrencileri gerçek bir diyaloğa teşvik etmeye çalışmak biraz nahifçeydi belki de.

Günün sonunda Dilek ve Şikâyet kutularını açtığımızda karşımıza çıkan bazı şikâyetleri kiminle paylaşsak bilemedik. Kimi çok doğrudan, neredeyse itham ederek, kimi de isimsiz ama son derece net konuşuyordu. Ortaya çıkan notlardan bazıları somut ve keskin bir dille yazılmıştı. Birkaç öğrenci, stüdyolar arasındaki çekişmeden ve güç dengesinden şikâyet ediyordu. Kimi kendi görüşlerine sahip olmanın kendileri için bir avantaj değil, aksine aleyhlerine bir unsur olarak değerlendirildiğini hissettiklerini yazdı. Bağımsız fikirleri olan öğrencilerin belirli öğretim görevlileri tarafından olumsuz görüldüğüne dair şikâyet, belki de bu kutudaki en keskin şikayetlerden biriydi. Sorgulayan, beklenen estetik tercihlerden sapan, stüdyonun hâkim beğeni kültürüne meydan okuyan bir bakış açısı getiren öğrenci, ilgilenilmesi gereken bir zihin olmaktan ziyade, yönetilmesi gereken bir sorun haline geldiğini hissediyordu.

Dilek, İstek ve Şikâyet kutusundan bir şikâyet

Şikâyetten Dedikoduya

Sonrasında Merkez-kaç Kuvveti’ne katılanlarla daha gayri resmi konuşmalarda etkinliğin kritiğini yaptık. Ya da daha gayri resmi bir dille söyleyecek olursak dedikodusunu. Zira dedikodu resmi şikâyetin tehlikeli olduğu bir kurumda, şikâyetin yer altına indiğinde aldığı, resmi kanallardan geçemeyeceğini bilen şikâyet olarak tanımlanabilir. Dileklerin ve isteklerin duyulmadığı bir yapıda elde kalan şey bu belki de.

Şikâyet eden kişi histerik veya zor biridir; dedikodu yapan kişi güvenilmez veya önemsizdir. Şikayet eden kişi bu şekilde etiketlendiğinde söylenenler itibarsızlaştırılır. Kurum artık kendisine yöneltilen eleştiriyi dinlemek zorunluluğundan kurtarır kendini. Oturumların sonunda gelen “biz eleştiriye her zaman açığız” sözünün ardında ne kadar açıklık ne kadar kendinden emin bir kapalılık olduğu bu anlamda şüpheli görünüyor. Ahmed’in kurumların yaptıklarını söyledikleri ile gerçekte yaptıkları arasındaki “uçurum” olarak adlandırdığı şeye işaret ediyordu belki de bu ifade. Bu şikâyetler gerçekten dinlendi mi? Bu bilgiye şimdi ne olacak? Çünkü tarihsel olarak kurumun bir sonraki hamlesi, bu bilgiyi dinlemek, endişeli ve ilgili görünmek ama hiçbir şeyi değiştirmemektir. 

Öte yandan beraber şikâyetlenmek yapısal bir değişimi sağlamayı başaramasa da çok önemli başka bir şeyi başarabilir: başka türlü güven ağları ve komüniteler kurar. Bu, marjinalleştirilmiş insanların kurumsal ortamlarda hayatta kalması ve gelişmesi için hayati öneme sahip olabilecek duygusal bir bilgi üretimi ve dayanışma pratiğidir. Makul gözükmek için sustuğumuz meseleler ortaya döküldükçe kurumun inşa ettiği sorgusuz sualsiz yapının arızaları daha da belirginleşir. Deneyimlerinin kişisel ya da istisnai olduğunu düşünenler bunun yapısal ve yaygın bir durum olduğunu hissetmeye ve yalnız olmadıklarını anlamaya başlayabilirler.

Dilek, İstek ve Şikâyet kutusundan bir şikâyet

Şikâyet ve dedikodu bu açıdan bakıldığında, kolektifliğin bastırılmış biçimleri olarak görülebilir. Resmi kanalların tıkandığı yerde bilgi yine de dolaşıyor, ama artık yer altında. Düşünmeye devam etmek için de sizi de şikâyet etmeye davet etmek istiyoruz etkinlik boyunca mekânda asılı duran sorular eşliğinde.Cevaplar belki tek başına değil, birlikte duyulduğunda anlam kazanıyor. Zira birlikte şikâyetlenmek, yalnızca memnuniyetsizliği paylaşmak değil, yapısal olanı görünür kılmanın kolektif bir pratiği. 

 

Eleştiri ve Geri Bildirim Üzerine Sorular

  1. Başarıyı belirleyen kriterler sizce nelerdir?  
  2. Eleştirinin kriterleri sizin için açık ve net mi? Neye göre değerlendiriliyorsunuz?
  3. Şu an içinde bulunduğunuz kurumsal yapıların (sanat kurumları, sanat okulları, yarışmalar vs.) eleştiri kültürü ve başarıyı tanımlama biçimleri sizi nasıl şekillendiriyor? — ve bunu ne zaman fark ettiniz?”
  4. Atölye eleştirilerini yeni bir düşünceye kapı aralayan bir deneme/yanılma alanı olarak mı, yoksa bitmiş bir işin “savunma sahası” olarak mı deneyimliyorsunuz? Bu ikisi arasında geçiş anları oluyor mu?
  5. Özellikle seçiçi ya da sonuç belirleyici bir jüriden gelen eleştirilerin bir tür güç hiyerarşisi yarattığını  düşünüyor  musunuz? Bu dinamiği nasıl yönetiyorsunuz?” 
  6. Bir eleştiriyi “bu kişi beni görüyor” diye hissettiren nedir?
  7. Eleştirinin yapıldığı yer ( atölye, yarışma sonuçları vb.) geri bildirimi nasıl etkiliyor?
  8. Başka türlü bir eleştiri / geri dönüt modeli nasıl olabilir? Buna dair deneyimleriniz var mı?
  9. Çalışmalarınıza dair en sık duyduğunuz eleştiri ne? Bu size ne hissettiriyor?
  10. Eleştiriyi savunmaya hazır bir modda bir saldırı olarak değil de, bir veri olarak karşılamak onu “yakalama” refleksini barındırdığını düşünürsek bunun karar alma biçiminizi nasıl dönüştürdüğünü düşünüyorsunuz?
  11. Eleştiri sonrası işinizde yaptığınız değişiklikler “gerçekten ikna olmaktan” mı, yoksa “onaylanma ihtiyacı”ndan mı kaynaklanıyor?
  12. Eleştiri ve özeleştiri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? İç sesiniz ve dış ses birbiriyle nasıl konuşuyor?
  13. Hem eleştirilen hem eleştirmen konumunda bulunduğunuzda (akran eleştirisi, ortak sergiler vb.) bu rol değişimi sizi nasıl etkiliyor?
  14. Aklınızda kalan, yıllar geçse de unutamadığınız, sizi dönüştüren ya da kapatan bir eleştiri var mı ?
  15. Eleştiren konumundayken hangi zeminden (teknik, teorik veya duygusal vb.) konuşuyorsunuz ve bu üslubunuz kişiden kişiye değişiyor mu?

 

Dilek-İstek-Şikayet Kutusu

Bu linki tıklayarak soruları cevaplayabilirsiniz.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Orta Doğu Teknik Üniversitesi bünyesinde düzenlenen sanat festivalidir. Uzun bir aranın ardından üniversitenin 70. kuruluş yılı vesilesiyle geri dönen festival bu yıl 28 Mart – 4 Nisan 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir.

[2] Sara Ahmed, Şikâyet!, çev. Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2025) 

[3] Paulo Freire  (2003). Ezilenlerin Pedagojisi. çev.Dilek Hattatoğlu ve Erol Özbek. (Altın Kitaplar yayınevi, 2003)

[4] Henk Slager 2015) The Pleasure of Research. Hatje Cantz Verlag.

[5] Ekibin referans aldığı bu yöntem; koreograf Liz Lerman ve John Borstel’in Liz Lerman’s Critical Response Process (2003) kitabında detaylandırılan bir geri bildirim modelidir. Dans ve çağdaş gösteri sanatları alanındaki üretimleri değerlendirmek için geliştirilen bu metot, eleştiriyi bir yargı alanı olmaktan çıkarıp tarafsız sorular üzerinden işin potansiyeline odaklanmayı amaçlar.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.