Zeynep Okyay

Bu metin, SAHA Yazı Dizisi (2026) kapsamında, Orta Format editörlüğünde “Güncel Sanatta Kavramlarla Düşünmek” adlı yazı dizisinin bir parçası olarak yayımlandı.


Zeynep Okyay, bağımsız sanat alanı olarak onbeş yılı aşkın süredir sürdürdükleri PASAJ’ın pratiğini; mekân, sahiplik ve birlikte olmanın çetrefilliği üzerine düşüncelerle kaleme alıyor. Yazı, mekan ve bağımsızlık konularına ilişki kurmanın başka bir biçimi olarak yaklaşırken, katılımcı sanat pratiklerinin sahiplik ve temsil anlayışını nasıl sarstığını da tartışıyor. Astrida Neimanis’in su metaforuyla örülen metin, bir şeyi tamamen sahiplenmeden onun sorumluluğunu almanın mümkün olup olmadığını sorguluyor.

PASAJ’ı Halep Pasajı’nda küçük bir odada kurduğumuzda, “birlikte karar alma pratikleri” üzerine atölyeler düzenleyen Funda Oral’ı mekânımıza bir isim vermek üzere bir buluşma düzenlemesi için davet ettik. Bu ilk etkinlik, geriye dönüp baktığımda, PASAJ’ın davet eden, dahil eden karakteri hakkında çok şey söylüyor. Bir isim bulmaya çalışıyorduk ama aslında başka bir şey arıyorduk: Bir mekânı nasıl ortak bir fikrin yansıması haline getirebiliriz?

Açık Alan Buluşması, mekanı isimlendirmek, Funda Oral moderatörlüğünde, 2010, PASAJist. Fotoğraf: Elif Bursalı

Kurulduğumuz ilk günden beri mekân kavramını sorguladık. Sanat alanında mekân çoğu zaman sahiplikle birlikte düşünülüyor. Bir adresin olması, bir kapının olması, bir tabelanın olması saygınlık ölçüsü sayılıyor. Oysa bağımsız alanların tarihi biraz da geçiciliklerin tarihi. Ödünç alınmış odaların, boş dükkânların, yıkılacak binaların tarihi. Bu yüzden bağımsızlığa sabit bir durum değil, yeniden kurulması gereken bir oluş olarak yaklaştık. Kurulduk ve kendimizi “bağımsız sanat alanı” olarak tanımladık. Bağımsızlığın mümkün olup olmadığı, kimden, neden bağımsız olmak istediğimiz ve bu bağımsızlık arzusunun neye dayandığı tartışmalarımızda oldukça yoğunlaşan, hatta kimi zaman çalışmalarımızın merkezine de oturan bir soruydu. Öte yandan, bir oda bizi bağımsız kılarken başkalarından ayrı mı düşürür sorusu da, bir mekâna konumlanmış bir oluşum olarak, hep aklımızdaydı. Bağımsızlık ayrışmak mı, ilişki kurmanın başka bir biçimi mi? 

PASAJ’ı kurucularından bile bağımsız bir yapıda tutmak istedik; bir kişiyle, bir sanatçıyla, bir mekânla anılmasın ki böylece daha fazla insanın kendine yer bulabileceği bir şeye dönüşebilsin istedik. Anonimleşmesi, başkalarının da sesi olabilmesinin önünü açabilirdi. Ancak o zaman bizlerin dışında bir karakter kazanabilirdi.

Kolektif olmak çok çetrefilli. Topluluk odaklı çalışan bir kolektif olmak daha da çetrefilli. Yeni ilişkiler kurmaya, birlikte öğrenmeye ve deneyimlemeye alan açmaya çalışırken insan; bütün öğrenilmiş davranış kalıplarını, sahiplenme biçimlerini, hiyerarşileri, söz alma alışkanlıklarını da yanında taşıyor. Bunları kabullenmek ve terk etmek uzun bir süreç. Ancak tekrar tekrar yapılan bir pratiğe dönüştüğünde, birlikte olmanın başka biçimlerini denemek mümkün hâle geliyor.

Astrida Neimanis, Hydrofeminism: Or, On Becoming a Body of Water başlıklı metninde suyu, sabit sınırları olmayan, başka bedenlerle ve başka sularla sürekli ilişki içinde var olan bir oluş biçimi olarak tarif ediyor.[1] Su tek başına değil; ancak başka sularla, başka bedenlerle karışarak var oluyor. Kaynağı tam olarak belirlenemeyen, iletken, birleşen, yön değiştiren ve sınır tanımayan bir varlık hâli. Bu metin bana PASAJ’ı düşündürüyor. PASAJ’ı tanımlamaya çalışırken hep benzer bir güçlükle karşılaşıyoruz. Bir mekân diyoruz, eksik kalıyor. Bir topluluk diyoruz, yine eksik kalıyor. Program, sanatçı ağı, platform gibi tanımların hiçbirinde tam olarak karşılık bulmuyor. Bunun nedeni, PASAJ’ın tanılarının sınırlarını aşması ve ilişkiler içinde ortaya çıkması. Neimanis’in tarif ettiği su gibi, PASAJ da tek başına duran, kendi içine kapanan bir yapıdan çok; karşılaşmalar, işbirlikleri, geçişler ve temaslar aracılığıyla biçimleniyor.

PASAJ’daki bu ilişkisellik en görünür hâlini katılımcı sanat pratiklerinde buluyor. Bir kişiden bir fikir çıkıyor, başka birinin düşüncesine karışıyor, başka bir karşılaşmanın parçası oluyor. Aktörler çoğaldıkça müelliflik de bulanıklaşıyor. Farklı bedenlerden geçiyor, farklı formlar alıyor, kendi dilini her seferinde yeniden kuruyor. Mülkiyet fikri biraz da kalıcılık arzusuyla çalışır. Oysa katılımcı sanat pratiklerinde yapıtın ömrü çoğu zaman kısadır; kalıcı olan nesne değil, karşılaşmanın kendisidir. 

Neimanis’e göre hepimiz su bedenleriz ve su her zaman biraz belirsiz, biraz tekinsiz, biraz da anlaşılması zor olacaktır. Belirsizlikten duyulan bu rahatsızlık, sanat alanındaki sahiplik ve temsil tartışmalarında da kendini gösteriyor. Sanat ortamı bu kadar fazla bilinmeyenli denkleme açık değil, netlik istiyor. Tanımlı olanı. Kategorize edilebilen şeyi. Riski düşük olanı. Kimin yaptığı, kime ait olduğu ve kimin temsil ettiği belli olanı. “Sanatçımız. Kurumumuz. Mekânımız. Bizim. Biz yaptık… Bizden önce yapılmadı.”

İlla sahip olmak mı gerekir? Neden sanat alanında sahiplik bu kadar merkezi bir mesele?
Bu soruların cevabını bu yazıda bulamayacaksınız. Ben de bilmiyorum. Ama bilmemek bazen iyi bir başlangıç noktası. O yüzden bu sorunun üstünü örtmeyelim. Bizi rahatsız ede ede yazı boyunca bizimle dolaşsın.

Bu soru yalnızca sanat işlerine değil, onların ortaya çıktığı mekânlara da uzanıyor. Katılımcı sanat pratikleri karşılaşmalara dayanır, ancak karşılaşmaların gerçekleşeceği kamusal alanlar her zaman erişilebilir değildir. İstanbul’da kamusal alanda bir araya gelmek giderek zorlaşırken, belirli büyüklükteki toplanmaların dahi potansiyel bir protesto olarak algılanabildiği bir ortamda, sanatın dolaşıma gireceği ve yeni ilişkiler kuracağı alanlar çoğu zaman kamusal ve özel olanın arasında kalan bölgelerde ortaya çıkıyor.

Sol üst: Silvio Palladino, Ne için Yaşıyorsun? PASAJist, 2011. Fotoğraf: Silvio Palladino Sağ üst: Paola Ferrario, Kiralık Fotoğrafçı, PASAJ Tarlabaşı, 2014. Fotoğraf: Giorgio Caione Sol alt: Melike Koçak ve Umut Altıntaş, Çıkma Parçalar üzerine, konuşma, 2019, PASAJ Karaköy. Fotoğraf: Elif Bursalı Sağ alt: Zafer Akşit, Sanat yapmama atölyesi, 2025, PASAJ @ Barın Han. Fotoğraf: Zafer Akşit

PASAJ yarı kamusal ve yarı özel mekânlarla hep ilgilendi. Bir binanın dış cephesi, iki yapıyı birbirine bağlayan ortak avlular, bir lokantanın köşesi, bir apartmanın arka bahçesi ya da gündelik hayatın içinde fark edilmeden var olan geçiş alanları; insanların bir araya gelmesine, ortak alanları paylaşmasına ve farklı birlikte yaşama biçimlerini denemesine imkân tanıyabiliyor. 

PASAJ, bu mekânları yalnızca fiziksel boşluklar olarak değil, kamusal olanı yeniden düşünmek ve katılımcı sanatın koşullarını yeniden kurmak için bir yöntem ve araştırma alanı olarak da ele alıyor. PASAJ’ın pratiğinde mekân, sanat üretiminin arka planı değil, üretimin doğrudan öznesi. Mekân belleği, kullanıcıları, gündelik ritimleri ve görünmez ilişkileriyle birlikte düşünülüyor.

Anja Uhlig, Spitzbergen.nar.Project, 2013, Beyoğlu, Fotoğraf: Zeynep Okyay

rum46, Outsourced, Gezi Parkı’nda akşam yemeği, 2012. Fotoğraf: Elif Bursalı

Olivia Valentine, Panorama, 2013, PASAJist. Fotoğraf: Olivia Valentine

Hacer Kıroğlu, Karaköyde Sessiz Kare, Inez Piso küratörlüğünde, 2018, PASAJ Karaköy. Fotoğraf: Inez Piso

Giorgio Caione & Christian Oxenius, Postcards from Tarlabaşı, Saray Lokantası, Tarlabaşı, 2017. Fotoğraf: Giorgio Caione

Hacer Kıroğlu’nun Inez Piso küratörlüğünde Karaköy’de Sessiz Kare projesi hızla dönüşen semtin seslerini, boşluklarını ve görünmez katmanlarını araştırdı. Anja Uhlig ise Sainte Pulchérie Lisesi’nin önünde bir el arabasıyla nar ağacı fideleri dağıtarak okulun gündelik dolaşımını sanatsal bir karşılaşmaya dönüştürdü.Tarlabaşı’nda gerçekleştirilen Postcards from Tarlabaşı (Tarlabaşı’ndan Kartpostallar) projesinde, mahallenin dönüşümüne ilişkin baskın temsil biçimlerine karşı alternatif anlatılar üretildi; kartpostallar bir iletişim aracı olduğu kadar mahalle sakinleriyle diyalog kurmanın ve yerel deneyimleri görünür kılmanın da aracı hâline geldi. Benzer biçimde Danimarkalı sanat inisiyatifi rum46 ile gerçekleştirilen Outsourced projesinde, kolektifin mutfağı ve sergi mekânı kartondan yeniden üretilerek Gezi Parkı’na, üniversitelere ve PASAJ’a taşındı; yemekler, sohbetler ve değiş-tokuş etkinlikleri aracılığıyla kültürel değer üretiminin mekânsal sınırları sorgulandı. Olivia Valentine Panorama isimli sergisinde Halep Pasajı’ndaki odanın penceresinden karşı komşunun balkonuna bir ip gererek brandadan yaptığı oyalarını tüm arka sokağın görebileceği şekilde yerleştirdi.

PASAJ’ın pratiğinde sanatçı desteği, önceden tanımlanmış programlardan ya da kurumsal altyapılardan çok, mevcut ilişkilerden ve ortaya çıkan imkânlardan beslenir. Amaç yalnızca sanatçıları davet etmek değil, onların kendi pratiklerinde yeni yönelimleri deneyebilecekleri koşulları birlikte oluşturmaya yöneliktir. PASAJ’ın imkânları, sanatçının deneyselliğe açıklığı ve hayatın bize sağladığı koşullar bir araya gelerek farklı formatlar ve mekânlar yaratır. Bu bazen ekip üyelerinden birinin çalıştığı otelde yılda bir ya da iki kez rezidans gerçekleştirebilmek, bazen de sergiler arasında boş kalan bir mekânı geçici bir atölyeye dönüştürmek anlamına gelir. Böylece mekân, belirli bir işleve sahip sabit bir yapı olmaktan çıkar; sanatçıların ihtiyaçlarına, projelerin seyrine ve kurulan ilişkilere göre yeniden tanımlanan bir imkânlar ağına dönüşür. PASAJ’ın sunduğu destek de tam olarak bu noktada şekillenir: finansal ya da kurumsal kaynaklardan çok, çalışma alanları açmak, farklı aktörleri bir araya getirmek ve sanat üretiminin gerçekleşebileceği yeni zeminler oluşturmak.

Bu yaklaşım, PASAJ’ın yıllar boyunca mekânlarla kurduğu ilişkide de belirginleşir. İnisiyatif, çoğu zaman sanat için tasarlanmaz, gündelik kullanımın parçası olan alanlarda varlık gösterir: İsmail’in lokantası, Ot Café’nin deposu, bir arkadaşın ofisi ya da Barın Han’daki bir oda bunlardan yalnızca birkaçıdır. Kimi zaman bir koridorun sonundaki küçük bir oda, kimi zaman bir hanın ara katı ya da bir lokantanın içindeki mütevazı bir köşe, sanat üretimi ve karşılaşma için geçici bir zemine dönüşür. PASAJ bu mekânlarda hiçbir zaman tam anlamıyla bir ev sahibi ya da kiracı olarak konumlanmadı; bunun yerine mevcut alanları başkalarıyla paylaşmanın, onları birlikte kullanmanın ve geçici müştereklere dönüştürmenin yollarını araştırdı. 

Astrida Neimanis, suyu bir müşterek (commons) olarak düşünmeye davet eder. Bu bakış, bir mekânın sahibi olmaktan çok onunla ve birbirimizle nasıl bir ilişki kurduğumuza odaklanır. Soru artık ne alabileceğimiz değil, neye bakım verebileceğimizdir. Mesele ne kadar alan kapladığımız değil, başkaları için ne kadar alan açabildiğimizdir.

Eda Şarman, Çeşme Yaratığı, PASAJ @ Barın Han, 2024, Fotoğraf: Elif Bursalı

2013’te Halep Pasajı’ndan Tarlabaşı’na taşındık. Mahalle hızla değişiyordu. Biz ise sanat üretmeye başlamadan önce, yaklaşık bir buçuk yıl boyunca komşularımızla tanıştık, ilişkiler kurduk. İlk önce oranın bir parçası olmaya çalıştık. Çünkü bir mahallede çalışmanın ilk şartının, o mahallede bulunmak olduğuna inanıyorduk. Daha sonra Pazar Caddesi’ndeki küçük bir lokantada etkinlikler yapmaya başladık. İsmail Abi’nin işlettiği 12 metrekarelik bu lokanta bazen bir sergiye, bazen de bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Birincil işlevi lokanta olan bu yerde, insanlar yemek yemeye devam ediyor, gündelik hayat akıyordu. Yapılan işler de bu akışın içine karışıyordu.

Bir projeye insanları dahil etmek istiyorsanız, onları yalnızca izleyici olarak görmemek, onlara alan açmak gerekiyor. Bunun ne anlama geldiğini Tarlabaşı’nda hep birlikte deneyimledik. Birlikte çalışmak zaman, güven ve bazen de hiçbir şey yapmadan aynı yerde bulunmayı istiyor.  İnsanları yalnızca izleyici olarak değil, o ilişkinin bir parçası olarak düşünmeyi gerektiriyor. Bir mekânın ortadan kalkması bir ilişkinin de sona erdiği anlamına gelmiyor. Tıpkı bir ilişkiyi sürdürmenin aynı mekânda kalmayı gerektirmediği gibi. Yıllar boyunca çalıştığımız pek çok insanla ilişki kurmaya devam ettik. Beyond Verbal projesi boyunca Tarlabaşı ve İsmail Abi ile iletişimimizi sürdürdük; Meraklı Sesler READ projesinde de yine Tarlabaşı’ndan gençleri projeye dahil ettik. Kaethe Wenzel’in ev kavramı üzerine yaptığı proje, Tarlabaşı’nda İsmail Abi’nin yeni yerinde gerçekleştirildi ve sunuldu.

Kolaj Servis, PASAJ Tarlabaşı, 2015. Fotoğraf: Seçil Yaylalı

Astrida Neimanis “Su bedenleri olarak kendimizi yalıtılmış varlıklar olmaktan çok, okyanustaki girdaplar gibi deneyimleriz,” diye yazıyor.[2] Bu cümleye sık sık geri dönüyorum. Birbirinden yalıtılmış varlıklar değiliz, aynı akış içinde oluşup dağılan girdaplarız. PASAJ’ın hikâyesi de biraz böyle ilerledi. Bir mahalleden diğerine taşınan ilişkilerle. 

Bizi çeken şey yeni ve boş bir alan değil, kendi ritmi olan bir yapının parçası olabilme ihtimali. PASAJ Halep Pasajı’nda başlayıp Tarlabaşı’nda devam ettiği, oradan Karaköy’e uzanan yolculuğuna bugün Barın Han’ın 3,5. katındaki odasında devam ediyor. Burada sergiler, atölyeler, buluşmalar ve rezidans programları düzenliyoruz. Ama ilgilendiğimiz şey, yıllar önce olduğu gibi hâlâ aynı: sanat aracılığıyla insanların, mekânların ve farklı deneyimlerin bir araya gelebileceği koşulları araştırmak. Bir şeyi tamamen sahiplenmeden onun sorumluluğunu almak. Bir şeyi tam bitirmemek. Başkalarının da bir köşesinden tutabilmesi için.

Mekân değişiyor. İnsanlar değişiyor. Mahalleler değişiyor.

Bazı sorular ise bizimle kalmaya devam ediyor.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Neimanis, Astrida. “Hydrofeminism: Or, on becoming a body of water.” Undutiful daughters: Mobilizing future concepts, bodies and subjectivities in feminist thought and practice (2012): 96-115.

[2] A.g.e

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.