Politikadan Uygulamaya: Kültür Sanat Kurumlarında Cinsiyet Eşitliği

Cemre Baytok

İmalat-hane ve Orta Format olarak, Leyla Suarez’in Leyla’nın Şüpheye İhtiyacı Yok metni çerçevesinde başlattığımız işbirliği kapsamında, kültür-sanat alanındaki toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığı kurum, çalışanlar ve sanatçılarla birlikte düşündüğümüz, iki kapalı oturumdan oluşan bir buluşma gerçekleştirdik. Bu oturumlardan birinde Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği’nin Proje Koordinatörü Cemre Baytok’la bir araya geldik. Sanat kurumlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politika belgesi oluşturma süreçleri, uygulamada karşılaşılan zorluklar, kurum içinde ve kamusal etkinliklerde ortaya çıkabilecek durumlar ve önleyici pratiklerin geliştirilmesi üzerine konuştuk. Bu metin, bahsi geçen konuşmanın revize edilmiş deşifresidir.

Cemre Baytok: Bazılarınızla zaten daha önce tanışıyoruz ve bu konuları konuşmuştuk. O yüzden çok uzun bir giriş yapmak yerine birlikte ilerleyelim isterim. Sadece kısa bir çerçeve çizeyim. Cinsiyet Eşitliği Politikaları Derneği 2022’de, somut bir ihtiyaçtan yola çıkarak kuruldu. Türkiye’de feminist hareket ciddi bir yol katetmiş olsa da, çalışma yaşamında cinsiyet eşitliği meselesi çoğu zaman ikinci plana atıldı ya da yeterince önemsenmedi.

Türkiye’de genel olarak, baskın gündemlerin içinde toplumsal cinsiyet meselesinin geri plana itildiğini görüyoruz. Bu bağlamda, kurumlar kendi içlerinde cinsiyet eşitliğini nasıl sağlayacakları sorusunu yeterince önemsemiyorlar. Başlatılan çalışmalar da yarım kalabiliyor ya da tamamen ortadan kalkabiliyor. 

Belediyeler, barolar gibi kurumlar, dışa dönük hizmetler üzerine gelişmiş bir dil kuruyorlar, örneğin kadınlara yönelik hizmetleri detaylı biçimde tanımlıyorlar, bu alanda belirli örnekler oluşturuyorlar. Ancak kurumların içine bakıldığında aynı tabloyu görmek zor. Örneğin  Türkiye’nin pek çok yerinde, birçok belediyede kadın çalışan oranı oldukça yüksek, fakat bu kadınların çalışma koşulları erkeklere kıyasla nasıl? İş güvencesi, terfi imkanları, bakım hakları ya da kreş gibi destekler açısından durumları nedir? Bu sorular pek sorulmuyor.

Biz de tam olarak bu boşluktan hareketle, bu alanı daha yakından incelemek ve kurumların kendi içlerindeki eşitlik meselelerine odaklanan bir çalışma hattı kurmalarına destek olmak için yola çıktık. Yaklaşık beş yıldır, çoğunlukla gönüllülük temelinde çalışıyoruz. Türkiye’de kadınların güvenceli ve ücretli işlerde yer alma oranı oldukça düşük. Eşitlik mücadelesi de, başta sivil toplum alanı olmak üzere, kadınların ve LGBTİ+’ların daha görünür olduğu alanlarda ilerliyor. Ancak biz bu meseleyi farklı sektörlere yaymaya çalışıyoruz. 

Türkiye’de bu alandaki çalışmaların en eski olduğu yerlerin başında üniversiteler geliyor. Son yıllarda ise sivil toplumun yanı sıra, meslek odaları ve belediyeler de bu alanda adımlar atmaya başladı. Özellikle geçtiğimiz Ağustos ayındaki ifşa dalgalarıyla birlikte sanat alanında da çalışma yaşamında cinsiyet eşitliği daha görünür hale geldi. 

Genelde şöyle bir süreç ilerliyor: hayat olağan akışında giderken bir olay yaşanıyor, örneğin kurumun ya da oluşumun bünyesinde bir taciz vakası gerçekleşiyor. Kurum bu olayın ardından ne yapacağını düşünmeye başlıyor ve krizi çözmeye odaklanıyor. Bir politika belgesi hazırlanmış olsa bile uygulamada tam karşılığı olmuyor, hatta bazen belgelerin kendisi bile bulunamıyor.

Biz ise baştan şunu vurguluyoruz: Amacımız bir ceza mahkemesi kurmak değil; kurumlarımız, ortamlarımız, platformlarımız içinde eşitlikçi bir zemin kurmak. Böyle bir zemin oluştuğunda ve kurum ilkelerini benimseyen bir yapı işlediğinde, ortaya çıkan sorunları çözmek çok daha mümkün hale geliyor. İsterseniz soru cevap ile ilerleyelim.

Katılımcı 1: Biz Buradan Nereye platformu içinde bir kadın+ komisyonu kurduk. Ama biliyoruz ki bu tür vakalar tamamen ortadan kalkmıyor ve farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkabiliyor. Sorun yaşandığında, fail bizim yapımızın içindeyse onunla konuşma, süreci yürütme ve gerektiğinde uzaklaştırma gibi belirli yöntemler uygulayabiliyoruz. Ancak kişi bizim yapımızın dışına çıktıktan sonra, örneğin başka bir sanat kurumunda çalışmaya devam ettiğinde ve o kurumda da Buradan Nereye üyeleri bulunduğunda durum daha karmaşık hale geliyor. Böyle bir durumda nasıl hareket etmeliyiz? O kişiyle ilişkilerin kesilmesi, o kurumda çalışan diğer üyeler için sorunlar yaratabilir. Bu dengeyi nasıl kurmak gerekir?

CB: Evet, kolay bir mesele değil tabii ki. Mesela üniversitelerde disiplin cezaları kişinin siciline işlendiği için başka bir kuruma başvurduğunda da bu bildiriliyordu. Ancak tabii ki üniversitelerin bağlı oldukları  ayrı bir kanun var. 

Her vaka kendi bağlamında değerlendirilmek zorunda. Hangi fiilden söz ettiğimiz önemli, her davranışın karşılığı ve yaptırımı aynı değil. Ayrıca zaman aşımı, ilişkinin bağlamı ve ilişkinin türü gibi unsurlar da belirleyici. Yani bir arkadaş grubunda alınan tavırla, bir işyerinde alınan karar aynı şey değil; örneğin bazen bir kişiyle ilişkiyi kesmek de bir yaptırım olabilir ve yeterli görülebilir ya da bir kişi cinsel taciz nedeniyle uzaklaştırıldıysa ve süreç sağlıklı yürütüldüyse, belirli koşullarda geri dönmesi  mümkün olabilir. Ancak süreç -beyanın ardından fail tarafından- manipülasyonlarla ilerlediyse, o zaman zaten düzgün biçimde tamamlanmış bir süreçten söz edemeyiz.

Yeni çalıştığı kuruma bildirilmesinin ise yine duruma göre değerlendirilmesi gerekir. Eğer söz konusu davranışın devam ettiğini düşünüyorsanız, elbette bildirim yapılabilir. Ancak bu, ciddi bir sorumluluk gerektirir ve sürecin dikkatli yürütülmesi gerekir.

Meseleleri olduğundan daha karmaşık ve içinden çıkılmaz görmek  de bu işleri zorlaştırıyor. Deneyimlerimizde en çok rastladığımız şey, panik haliyle sürecin gereksiz yere uzaması ve çok fazla kişinin, çoğu zaman sağlıksız kanallar üzerinden, sürece dahil olması. Sosyal medyada anonim ifşalar, kapalı gruplarda dolaşan bilgiler ya da belirsiz iletişim biçimleri meseleyi çözmekten çok karmaşıklaştırabiliyor. Oysa daha sade, sorumluluğun alındığı ve tarafların belli olduğu mekanizmalar kurmak; süreci de, sonucu da daha sağlıklı hale getiriyor.

Katılımcı 2: Kültür-sanat alanında, özellikle ifşa dalgasından sonra danışmanlık verdiğiniz ya da temas ettiğiniz kurumlardaki durumu paylaşmanız mümkün mü? Kamusallaşan ifşalar ile kurum içinde kalan, kamusallaşmayan süreçler arasında nasıl bir farklılık var? Özellikle hayatta kalan kişi beyanını kamusal alana taşımak istemediğinde, kurumların nasıl bir tepki vermesi gerektiği konusunda bir belirsizlik oluşuyor. Bu iki durum arasında nasıl bir ayrım yapmak gerekir?

CB: Kültür-sanat alanının, diğer sektörlere kıyasla bu konularda daha bilinçli olduğunu söyleyebilirim. Bilinç derken konuyu önemsemek ve bir şeyler yapmaya olan inançtan söz ediyorum. Önleyici politikalara duyulan ihtiyaç daha fazla kabul görüyor; bu da alanın genel politik yapısıyla, LGBTİ+ görünürlüğüyle ve feminist hareketle kurduğu yakınlıkla ilgili. Ancak yaşanan sorunların kendisi, diğer sektörlerden çok da farklı değil.

Anonim ifşa meselesi burada kritik bir konu. Bugün sosyal medyada gördüğümüz ifşa biçimleri ve yöntemleri, geçmişteki örneklerden oldukça farklı ve beraberinde ciddi sorunlar getiriyor. Anonimlik, belirsiz beklentiler ve parçalı bilgi akışı, süreci sağlıklı yürütmeyi zorlaştırıyor.

Bir kurumla ilişkili, sözleşmeli ya da eğitim/üretim ilişkisi içinde olan insanlar arasında yaşanan bir şikâyet söz konusuysa, bunun anonim kalması çoğu zaman mümkün değil. Çünkü bir kurumsal süreç işletmek istiyorsanız, belirli bir açıklık şart ve tarafların dinlenmesi gerekir. Eğer iki çalışan arasında bir beyan durumu varsa ve biri gizlilik talep ediyorsa, anonimlik, sürecin sağlıklı yürütülmesini sınırlayan bir hal alabilir. Hukuken de bu böyle nitekim, bir suçtan şikayetçi olduğumuzda bunu kendimiz yapıyoruz, tabii ki gerekliyse ayrıca gizlilik vb. tedbir kararlarına başvurabiliriz.

Temel bir etik ilke var: Bir kişi hakkında beyan veriliyorsa, bunun sorumluluğu da alınmalı. Tamamen anonim, sorumluluğu alınmayan bir ifadenin kurumsal karşılığı çoğu zaman işletilemiyor. Ancak benim için kritik soru şu: anonimlik neden isteniyor? Güvensizlikten mi, çekinceden mi, başka bir riskten mi? Bunu anlamadan mekanizmayı sağlıklı kurmak zor. Bu nedenle ifşa eden kişiye bazen doğrudan, neden açık kimlikle konuşmak istemediği de sorulabilmeli. Bu bize risk alanlarını da gösterir. Gerekirse gizlilik korunarak süreç yürütülebilir; gerekirse uzaklaştırma ya da farklı mekanizmalar devreye girer. Gerekirse kişi cesaretlendirilir. Kurumsal olarak yapıda ve mekanizmada gelişmişlik varsa, güven oluşur, çekinceler azalabilir.

Katılımcı 3: Fiillerin dereceleri ve her vakanın özgüllüğü meselesinden hareketle sormak istiyorum. Detaylara ulaşmak çoğu zaman zor oluyor. Bir beyan geldiğinde ne kadar soru sormak gerekir, ne kadar derinleşmek gerekir? Bir yandan beyan sahibine saygı göstermek, bir yandan da süreci doğru yürütmek arasında denge nasıl kurulmalı?

CB: Burada iki uç arasında gidip geliyoruz: bir yanda detaylara boğulma riski, diğer yanda yeterince bilgiye ulaşamama riski. 

Çok fazla detay verildiğinde de sürecin odağını kaybetme tehlikesi doğuyor. Biz aslında insanların hayat hikâyesinin tüm detaylarını öğrenmeye çalışmıyoruz. Bizim odağımız, cinsiyet eşitliğini ihlal eden bir fiilin olup olmaması. Bu yüzden çerçeveyi bilinçli olarak dar tutuyoruz ve hukuki tanımlara yaslanıyoruz. Türk Ceza Kanunu’nun cinsel taciz, cinsel saldırı, hakaret, tehdit, ayrımcılık gibi tanımlarını referans alıyoruz. Yani “toksik ilişki”, “kötü hissettim”, “ghosting oldu” gibi daha geniş ve bulanık alanları, konumuz doğrudan çalışma yaşamında kurum içi mekanizma ise, yaptırım alanı olarak tanımlamıyoruz. Kabaca ifade ediyorum tabii. Bunlar tamamen yok sayılmasa da, başka bir kategoriye giriyor. Örneğin ayrımcı davranışlar, eşitsiz ilişki biçimleri ya da tekrar eden saygısızlıklar gibi durumlarda yazılı uyarı, mesafe koyma, tarafları ayırma gibi müdahaleler söz konusu olabiliyor.  Görüşmelerimizde, güven ve gizlilik ilkesini inşa etmeye önem vererek, karşıdaki kişiyi de gözeterek, “Rahatsız edici bir şey sorarsam söyle lütfen” gibi yaklaşımlarla konuyu anlayabilmek gerekiyor. 

Yaptırımların kurum içinde net tanımlı olması ve yaşanan olayın ağırlığıyla orantılı olması gerekiyor. Yani hangi fiilin neye karşılık geldiği ve hangi yaptırımın uygulandığı önceden belirlenmiş olmalı. Biz de bunu kadın örgütlerinin tanımları, uluslararası sözleşmeler ve hukuki düzenlemeler üzerinden kuruyoruz. Böyle olunca aslında her seferinde uzun uzun hikâye dinlemeye ya da detayların içine gömülmeye gerek kalmıyor. Çünkü mesele, beyan edilen fiilin bu çerçevede nereye oturduğu ve bizim buna yönelik ne gibi mekanizmalarımız olduğu ile ilgili. 

Bir diğer kritik nokta da şu: Az önce değindiğim gibi, mesele daha çok “kötü ilişki dinamiği” ya da “toksik ilişki” kapsamındaysa, bu durum her zaman kurumsal yaptırım alanına girmeyebilir. Bu ayrımı net yapmak hem süreci sadeleştiriyor hem de yeni mağduriyetlerin önüne geçiyor. 

Katılımcı 4: Hukuksal çerçevenin dışında kalan, daha bireysel ve resmî sürece taşınmamış durumlar için sormak istiyorum. Örneğin ifşa edilmiş bir kişiyle zaman içinde tekrar karşılaşmak. Bu durumda kişinin değişip değişmediği, bireysel adalet duygusu gibi şeyler devreye giriyor ve ne zaman yeniden temas kurulabileceği sorusu ortaya çıkıyor. Bir de böyle kişiler seninle iletişime geçtiğinde ve değişime açık olduklarında süreci nasıl ele alıyorsunuz? Bir tür yönlendirme, açıklama yapma ya da sorumluluk alma süreci mi işletiyorsunuz?

CB: Önce şunu netleştirmek lazım: “bireysel” ve “hukuki” diye keskin bir ayrım yapmak çok doğru değil. Benim anlattığım şeyler de çoğunlukla doğrudan mahkemeye taşınacak vakalar değil; hukuki düzenlemeleri daha çok referans noktası olarak kullanıyoruz.

Kurumların içinde güçlü ve güven veren mekanizmalar olsa, insanlar zaten bu kadar çok ifşaya yönelmez. Bu anlamda ifşa, bu eksikliğin bir sonucu. “Ben bu kişiyle tekrar konuşur muyum, affeder miyim?” gibi sorulara tekil bir yanıt vermek mümkün değil, bu da tamamen bağlama bağlı. Ancak her duyulan bilgi üzerinden bireysel refleksle hareket edip yaptırım uygulamaya çalışmak da doğru bir yöntem değil. Bu yaklaşım ifşa meselesinin kolektif niteliğini zayıflatıyor.

Eskiden ifşa daha kolektif bir mekanizmaydı. Bir kişi bir deneyimini anlatır, ardından ilgili kuruma gidilir ve kurumsal bir yanıt beklenirdi. Bu yanıt gelmediğinde, yani ilgili yerden bir hareket gelmediğinde ise bir grup olarak ifşa metni hazırlanır, gelen tepkiler de birlikte karşılanırdı. Yani süreç daha çok kolektif bir sorumluluk alanıydı. Bugünse sosyal medya üzerinden bireysel hesaplaşmalara kayabiliyor. Bu da meseleyi “affetme” gibi bireysel duygulara sıkıştırıyor. Oysa mesele bu değil; mesele, sürecin hangi yapıda ve nasıl bir eşitlik çerçevesinde ele alındığı.

Bu yaklaşımda önemli olan, sürecin mutlaka bir muhatap üzerinden yürütülmesi. Bu bir kurum olabilir, bir kolektif olabilir, bir arkadaş grubu olabilir. Ama bir yapı varsa, bu yapı durumu değerlendirmeli ve sonucunu da açıkça ortaya koymalı. Bu arada, ben feminist perspektif çerçevesinde, fail pozisyonundaki kişilerle doğrudan bir ilişki kurmuyorum. İfşa edilen kişilerle, yani ezici çoğunlukla erkeklerle, sonrasındaki süreçlerde ilgilenmesi gerekenlerin feministler olmadığını düşünüyorum.

Katılımcı 5: Fail olmuş birinin sürecinde; kendini yeniden değerlendirmek, meseleyi anlamaya çalışmak isteyen birinin yapabileceği neler var? Bu konuyu ele alan hiçbir kurum var mı? Çünkü 3-5 kişiyi dışladığımızda hiçbir toplumsal sorunu çözmüş olmuyoruz.

CB: Bildiğim kadarıyla böyle bir kurum yok. Ancak örneğin kadın cinayeti, taciz ya da şiddet gibi suçlardan cezaevine girip çıkan erkeklerin sonrasında hayata nasıl dahil olduklarını düşündüğümüzde de aslında benzer bir boşluk görüyoruz. Ben ideal çözümün, erkeklerin kendi içinde örgütlü bir biçimde dönüşüm ve bilinçlenme süreçlerine girmesi olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, maksat 3-5 kişiyi dışlamak değil ama bu ülkede erkek şiddetinin normalleşmesinin en önemli sebeplerinden birinin cezasızlık politikası olduğunu unutmamak lazım. Bundan kastım en ağır ceza filan değil, adil bir şekilde yaptırımın uygulanması ve eylemin karşılıksız kalmaması. Yani o 3-5 kişinin bir yaptırımla karşılaşması o kadar önemsiz bir şey değil.

Katılımcı 5: Ben bir kurum temsilcisi değilim, çok bireysel bir yerden söylemek isterim: Bir kadını taciz etmiş, ısrarlı takipte bulunmuş ya da şiddet uygulamış bir erkeğin affedilmesi fikri bana çok zor geliyor. Bu anlık bir hata değil, çoğu zaman bilinçli bir tercih. Odağımız sürekli erkekler üzerinden ilerliyor: “Ne olacaklar, dışlanacaklar mı, hayata geri dönebilecekler mi?” gibi.

CB: Burada bahsettiğimiz şey tam olarak patriyarka. Odağın sürekli erkeklerde olması, “ya iftira varsa, ya fail değilse” gibi reflekslerin tekrar etmesi bunun bir parçası. Ama tekrar ediyorum: Her vaka aynı değil. Taciz, ısrarlı takip, cinsel şiddet gibi fiiller aynı kategoride değerlendirilemez.

Ben kendimi erkeklerin “öğrenme sürecinin” içinde konumlandırmıyorum. Benim odağım, kadınların beyanlarının güvenli ve adil bir şekilde işleyebildiği mekanizmaları kurmak; sürecin kadınları yeniden mağdur etmeden, güvenli ve adil biçimde işletilebilmesi. Bazen şöyle durumlarla da karşılaşıyoruz: Bir beyan geliyor ama olayın nasıl gerçekleştiği netleşmiyor. Kadının anlatımında çelişkiler olabiliyor ya da elimizde yeterli veri olmuyor. Bu durumda da paniğe kapılmadan, elimizdeki bilgiyle bir sonuca varamadığımızı açıkça söylemek gerekiyor. Ama bu, kişinin destek alamayacağı anlamına gelmez. Gerekirse ilgili destek mekanizmalarına yönlendirme yapılabilir. Bu tür belirsizlikler nadir ama bunları da sistemin bir parçası olarak düşünmek gerekiyor.

Katılımcı 6: İfşa kararını alma sürecinde kişi çok yol katediyor, cesaret gösteriyor, bir beyan veriyor. Ama sonrasında bu durumun arkadaş çevresinde, sosyal hayatında üzerine yapışacağı hissi oluşuyor. Bu durumda nasıl destek mekanizmaları kurulabilir?

CB: Eğer kişi kolektif bir destek ağına erişebilirse, bu yükü tek başına taşımak zorunda kalmaz. Psikolojik destek, hukuki destek, güvenilir bir çevre olduğunda süreç daha sağlıklı ilerleyebiliyor. Örneğin bir kişi tek başına adliyeye gidip ifade vermeye çalıştığında bu çok zorlayıcı olabilir, ama baroların ya da ilgili kurumların desteği olduğunda bu yük hafifler.

Bir yandan da bizim sosyal reflekslerimizde de yaşananı büyütmek, kişiyi travma ile tanımlamak ya da herkesin birlikte acı çektiği bir döngüye girmek gibi durumlar var. Bunlar güçlendirici şeyler değil, tam tersine, kişiyi o deneyime sabitleyebiliyor.  Kişi kendi sorumluluğunda olmayan bir durum yüzünden hayatının merkezine o deneyimi koymak zorunda kalmamalı.

Destek mekanizmaları tam da burada devreye giriyor. İnsan kendi alanlarında güçlendikçe, o deneyim hayatın içinde bir noktaya yerleşse de her şeyi belirleyen bir merkeze dönüşmüyor. Güçlenme dediğimiz şey yaşananın yok olması değil, hayatın tamamını kaplamaması. Bu yüzden sadece birlikte acı çekmek değil, birlikte güçlenmek de önemli.

Katılımcı 7: Hâlâ öğrenme sürecindeyiz ve birçok şeyi yeni yeni anlıyoruz. Bu yüzden hata yapma ihtimali de yüksek. Yanlış bir vakada yanlış bir pozisyon almış olabiliriz ya da birine haksızlık etmiş olabiliriz. Ayrıca “biz burada yanlış yaptık” demenin, feminist mücadeleyi zayıflatacağı gibi bir kaygı da olabiliyor. Böyle durumlarda nasıl hareket etmek gerekir?

CB: Burada en önemli şeylerden biri, alanda çalışan kurum ve kişilerden destek istemek, danışmanlık almak. Süreci yine siz yürütürsünüz ama bu tür zor karar noktalarında destek almak hataları azaltır. Buna rağmen bir hata yapıldıysa da bununla yüzleşmek, özeleştiri verebilmek gerekir. Hata büyükse bunun bir karşılığı da olur; ama en önemlisi, bunu inkâr etmek yerine açıkça ifade edebilmek, “Burada aceleci davrandık”, “yanlış değerlendirdik”, “süreci gereksiz uzattık” diyebilmek. 

Bu tür bir açıklık mücadeleyi zayıflatmaz, aksine güçlendirir. Bir sorunu görünür kılmak ve onunla kamusal olarak yüzleşmek, o alanın gerçekten dönüşmeye açık olduğunu gösterir. Zaten bu tür  kolektiflerde ve platformlarda hata yapma ihtimali büyük kurumsal yapılara göre daha düşük. En temel mesele şu: Yeterli bilgi olmadan hızlı ve kesin yargılar üretmemek. Danışmak. Süreci aceleye getirmemek. Adil ve sürdürülebilir bir yaklaşım da ancak buradan kurulabilir.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.