Bakımın Kamusal ve Kent(sel) Hali: Kentin Oturma Odaları, Bostanları ve Mutfakları

Ceren Lordoğlu

Editör: Eda Yiğit


Bakım emeği yükünün, kadınların kamusal alanda bulunma kısıtlarını nasıl artırdığına odaklanan Ceren Lordoğlu, kamusal alan ile bakım ve sanat arasındaki ilişkiselliğin sağlayabileceği dönüşüm ihtimallerini tartışıyor. Çözümler ve formüller üzerine düşünmekten ziyade kimi örnekler üzerinden böylesi bir yaşamın nasıl var olabileceğini birlikte düşünmeye ve yeni sorular sormaya davet ediyor.

“Canım elbette buluşalım ama o kadar yolu tepip bir kahveye dünya para vermek?… Bir de otobüste ayakta gitmekten dizlerimde derman kalmıyor zaten, evden çıkmasak?”

“Yaz olsa neyse de şimdi kış vakti hava kararınca eve dönerken tedirgin oluyorum. Hırlısı hırsızı…Haberlerde görmüyor musun her gün bir kadını öldürüyorlar. Bir de eve dönünce ‘neredeydin, neden geç kaldın?’ sorgusuna çekilmek var… Değmez.”

“İşten çıkınca annemi doktora götüreceğim, sonra da hızla eve gidip yemek yapmam lazım! Bitmiyor abi iş bitmiyor!”

 

Bu alıntılar bir araştırmadan değil, İstanbul’un farklı güzergâhlarında, toplu ulaşımda kulak misafiri olduğum telefon konuşmalarından aklımda kalanlar. Kentsel kamusal alanın görünmez duvarları, gündelik hayatta kadınlar için farklı nedenlerle sürekli olarak yeniden inşa oluyor. Yaş, etnisite, sınıf gibi farklılıklarsa kamusal alanın özgürce kullanımının önündeki engelleri çeşitlendiriyor. Peki kamusal alan neden önemli? Kamusal alan, insanların sadece kalabalıklar halinde bulundukları yerler değil, birbirleriyle temas edebildikleri ve dayanışma zemini bulabildikleri alanlar da değil mi? Kamusal alanın özgürce kullanılabildiği bir kent, ihtiyaç duyulan bakımı alıp verebildiğimiz bir yer olma özelliğini de taşımalı.

 

Bir Umuttu Yaşatan İnsanı… Kamusal Alan

Kamusal alan; kent, cinsiyet ve dayanışma üzerine düşünen ve yazanları tartışmalara umutla davet eden bir kavram olmayı sürdürüyor. Son kırk yılda demokrasi, sosyal adalet ve mücadele için dönüp dolaşıp yeniden ele alınması, kavramın bir ölçüde barındırdığı farklılıkla karşılaşma ve dayanışma potansiyeliyle ilgili görünüyor. Buna paralel olarak da kentsel kamusal alanın olanaklarını ve görünmez sınırlarını açığa çıkarmak feminist politikanın, feminist kent araştırmacılarının gündeminde önemli bir yere sahip. Kadınlar için kamusal alanın sınırları ve kamusal alana erişimdeki engeller üzerine yapılan çok sayıda çalışma bulunuyor. [1] Araştırmalar kadınların kenti deneyimleme hakkına erkeklerle eşit ölçüde sahip olmadığı; mekân, zaman, giyim, tavır ve davranışlar gibi ölçütler nedeniyle kamusal alanı erkeklerden çok daha kısıtlı kullanabildiği yönünde bulgular sunuyor.

Dünyanın farklı yerlerinde, farklı ölçeklerde yaşanan çoklu krizlerin, yükselen neoliberal kentsel politikalar ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin Türkiye’de de karşılık bulduğunu gözlemliyoruz. Özellikle son on yılda, toplumun çeşitli kesimlerinden kadın ve LGBTİ+ların kentsel kamusal alana erişimlerinin ve bu alanlardaki mevcudiyetlerinin daraldığı, buna karşılık yeni, farklı kamusallıkların ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Sınırların artmasında ekonomik kriz, artan işsizlik, yoksulluk gibi “görünür” nedenlerin yanında; ataerkil toplumsal cinsiyet rollerinin, erkek şiddetinin ve toplumsal cinsiyet karşıtı politikaların da önemli etkileri var. Bu sınırlar, kadınları farklı şekillerde güçsüz kılma, yaşamdan izole etme, dayanışma imkânlarından alıkoyma ve psikolojik zorluklara karşı daha savunmasız hale getirme gibi tehditler barındırıyor.

Toplumun farklı kesimlerinden kadınların kamusal alana erişimi ve kamusal alandaki mevcudiyetiyle ilgili olarak üç belirgin ve ortak engelden söz edebiliriz: Toplumsal cinsiyet rollerine bağlı bakım yükü, ekonomik kısıtlar ve güvenlik. Yaş, çalışma durumu, medeni durum, çocuk sahipliği, etnisite ve sınıf gibi farklı kategoriler dikkate alındığında, kadınların kamusal alana erişimlerini kısıtlayan etkenler arasında bakım emeği yükünün ortak bir unsur olduğu görülür. Evin, mahallenin dışına çıkabilmek ancak döngüsel ve sonsuz bakımın önceliklendirilmesinin ardından bir ihtimale dönüşür. Toplumun geniş bir kesimi için, özellikle de çalışmayan kadınlar için ev işini, ev işi organizasyonunu, çocuk/hasta/yaşlı bakım sorumluluğunu yerine getirmeden ev dışında olabilmek bir hayli güçtür. Bununla birlikte ataerkil toplumsal normların yol açtığı sorgulama ve baskılar, kadınların ev dışına sınırlı, hesap verir şekilde ve kimi zaman izinle çıkmasına neden olur. Bu da kadınları, yaşamı gözetim altında, izole, dar mekânlarda geçirmeye mecbur bırakır. [2]

 

Bakım Dünyayı Dönüştürür mü?

Dolores Hayden’ın klasikleşmiş The Grand Domestic Revolution (Büyük Evsel Devrim) isimli kitabında [3] ev işinin ve bakım emeğinin ne kadar uzun zamandır feministlerin gündeminde olduğunu okurken, mutfaksız ev fikirlerinin, ortak bakım alanlarının ve kolektif ev işlerinin feminist düşünce tarihi için hiç de yeni olmadığını yeniden hatırlarız. Ev işi ve bakımla ilgili yükün adil şekilde paylaşılmadığı bir dünyada, bu emeği ev dışına çıkarmak ve kolektifleştirmek, bunu yaparken de sadece kadınları düşünmemek, geleceğe dair dönüştürücü bir değişim talebidir. Bu taleplerin yaygın ve sürdürülebilir şekilde karşılık görmesi mümkün olmasa da bugün bakım emeği yükü, farklı feminist mücadeleler sayesinde geniş kesimlerin gündeminde gelişmiş bir kavramsal çerçeveye sahip bir konuya dönüştü. Bununla birlikte, bakım meselesinin kamusal ve politik bir sorun olarak görünür hale gelmesinde yalnızca feminist mücadeleler değil, son yıllarda derinleşen bakım krizi de etkili oldu. Özellikle sosyal refah devleti politikalarının gerilemesi ve neoliberal piyasalaşma sürecinin bir sonucu olarak, bakım hizmetlerinin özelleşmesi, “tüm bu ev işlerini ve bakımı kim sağlayacak?” sorusunu hayati bir kriz haline getirdi. Dünya Ekonomik Forumu’nun Future of Jobs Report 2023 verilerine göre, “bakım, kişisel hizmetler ve esenlik” alanındaki mesleklerdeki işgücü açığı, bu alanların gelecekte daha da ihtiyaç duyulan yetkinlikler olarak önem kazanacağını gösteriyor.  Bu da bakım krizinin küresel ölçekte ele alınan bir mesele olduğuna işaret eder. [4]

Bakım Kolektifi, Bakım Manifestosu’nda (2021) evrensel bir bakım toplumu inşa edebilmek için “çoklu bakım” adını verdikleri yeni bir etik çerçeve sunar. Bakımın kolektif sağlanmasına yönelik bakış açımızı zenginleştiren bu metinde, kolektif bakımın kimler tarafından nasıl sağlandığına ve sağlanabileceğine dair farklı örnekler yer alır. [5] Afro-Amerikalı topluluklarda, ırkçılık ve yoksullukla mücadelenin bir aracı olarak çocuk bakımının nasıl kolektif olarak deneyimlendiğinden, 1970’lerde feministlerin çocuk bakımı ve ev işlerini eşit paylaşmak amacıyla kurdukları kolektif yaşam düzenine; kuir bireylerin hayatta kalabilmek, bakım ihtiyaçlarını karşılayabilmek için arkadaşları ve sevgilileriyle kendi “seçilmiş ailelerini” kurmalarından, bugün yaygın kullanılan dijital platformlarda, trans bireylerin birbirlerine bilgi ve duygusal destek sağlama yollarına kadar pek çok farklı bakım ve dayanışma örneği paylaşılır. Bu feminist etik yaklaşım, bakım işinin sadece annelerin veya kadınların sorumluluğu olmadığını; başkalarının çocuklarına, mültecilere, topluluğa ve çevreye bakım vermenin de eşit derecede değerli olduğunu savunur. Bununla birlikte, devletin ve toplumun bakım verenlere ve alanlara yeterli zaman, kaynak ve altyapı sağlaması zorunluluğunun da altı çizilir. Bakım odaklı bir gelecek tahayyülünde olası politikanın ilk öncülü, insanın özerk ve izole bir birey olmadığı, hepimizin “karşılıklı bağımlı” canlılar olduğumuzu kabul etmektir. [6] Bu yaklaşım bakımı sadece özel alanla sınırlı bir eylem olmaktan da çıkarır.  

Bakımı Joan Tronto’nun (1993) tarif ettiği gibi “dünyamızı içinde olabildiğince iyi yaşayabilmek adına sürdürmek, idame ettirmek ve onarmak için yaptığımız her şey” olarak ele alırsak, belirli eylemler bütününden ziyade ilişkisel bir etik dünya görüşüne yaklaşmış oluruz. Bu perspektif, bakım meselesini geleneksel özel-kamusal ayrımının ötesine taşıyarak politik bir zemine oturtur. Bu bağlamda, kenti ve kentsel tasarımı karşılıklı bir özen ilişkisi içinde olan tüm canlıların etkileşim alanı ve bir “onarım sahası” olarak yeniden düşünmek mümkündür. İnsanların ve diğer canlıların bir araya gelerek karşılıklı bağlar kurabileceği parklar, yeşil alanlar, kütüphaneler, kent meydanları ve topluluk merkezleri, toplumsal ve ekolojik bakımı somutlaştıran mekânsal müşterekler olarak yeniden tahayyül edilebilir. [7] Böylece kentsel mekânı, kamusal alanı bakımla birlikte düşünmek ve bunu talep etmek, tek başına bir tasarım meselesi değil, bir etik dünya görüşünün ve feminist bir yaklaşımın devamı niteliğinde bir talep olarak dile gelir.   

 

Bakım Veren Kentler: Bakım Sokağa Taşarsa

Covid 19 pandemisi sonrasında bakım, kent çalışmalarının da gündeminde yer kaplamaya başlar. Bu alanda araştırma yürütenler, bakımın sadece ev içinde veya dışarıdan hizmet alınarak çeşitli kurumlarca sağlanan bir eylem olmadığını, şehir planlaması ve kentsel adalete de yön verebilecek bir vizyon olduğunu savunurlar. Bakımı sadece kimin kime hizmet verdiğine dair kısır bir sosyal politika tartışmasından çıkarıp, ilişkisel ve dönüştürücü bir çerçevede ele alırlar. Şehirlerin fiziksel olarak nasıl planlandığı, kamusal alanların kimleri kapsayıp kimleri dışladığı ve eşitsizliklerin mekâna nasıl kazındığı bir kentin “bakım kapasitesinin” en görünür göstergeleri arasında yer alır. Gerçek anlamda şefkatli ve destekleyici bir şehir kurmak hem kurumsal mekanizmaların dönüştürülmesi hem de kent sakinlerinin gündelik karşılaşmalar yoluyla birbirleriyle bağ kurmasıyla mümkündür. [8]

Kent araştırmalarında bakım tartışmaları, mekânlar, özneler ve dayanışma pratikleri gibi farklı niteliklere odaklanır. Bu çalışmaların bir kısmı, yaşayanların kamusal alanda birbirleriyle ilgilenebildiği, çeşitli dayanışma imkanlarını alıp sunabildiği mekânların önemini vurgularken (sığınma evleri, kütüphaneler, evler, parklar, gıda kooperatifleri gibi) diğer kısmı, kentteki fiziksel çevrenin (binalar, kaldırımlar, arabalar ve bebek bakım alanları gibi) bakımı nasıl şekillendirdiğini ya da nasıl zorlaştırıp kolaylaştırdığını inceler. Bunların yanı sıra bir grup çalışma da evsizler, mülteciler, göçmen kadınlar gibi hem bakım yükünü üstlenen hem de bakım ihtiyacı olan kesimleri çalışmalarının merkezine alır. [9] Bakım eksikliğinin ve ihmallerinin haritasını çıkararak, kentteki bakım yükünü çeken marjinalize edilmiş grupların görünmez emeğini görünür kılmak da bakım veren şehirlerin üstlenebileceği müdahalelerden biridir. [10] Bu çalışmalar sayesinde “şefkatli şehir” (caring city) kavramını bir hayal olmaktan çıkarıp, adil bir kentsel toplumsal dönüşüm aracı olarak konumlandırmak mümkün olabilir. [11] Williams “şefkatli şehirler” kurmanın, neoliberalizmin yarattığı adaletsizliklerle mücadele ederken, kolektif sorumluluğu ve karşılıklı bağımlılığımızı kabul eden bir “feminist bakım etiği” ile mümkün olabileceğini savunur. [12] Şefkatli şehir tanımı kapsamında, bakım veren şehir örnekleri çok yaygın olmasa da bu etik yaklaşımdan yola çıkarak dönüşüm içinde olan kimi şehirleri incelemek ilham vericidir. Bunun için pek çok çalışmada öne çıkan, iki şehrin uygulama örneklerine yer vereceğim.

İspanya’daki “Barcelona en Comú” (BComú) (2015-2021 dönemi) yönetimi, bakımı kadınların ve özel alanın bir sorunu olmaktan çıkarıp kamusal ve politik bir mesele olarak yeniden tanımlar. Bu deneyim sadece bakım alanlarını değil, görünmez bir biçimde bakım veren işçileri de merkeze alması açısından çok önemlidir. Örneğin pandemi döneminde yürütülen Bize Bakanlara Biz de Bakalım kampanyasıyla zengin mahallelerde çalışan yatılı göçmen işçilere yasal hakları anlatılır ve dayanışma gösterilir. Ayrıca göçmen kadınların kurduğu Mujeres Pa’Lante [13] gibi bakım kooperatifleri desteklenerek öz örgütlenme teşvik edilir. Belgesiz göçmenlerin resmî kayda geçirilmesine yönelik çalışmalar yürütülerek  onların sağlık, barınma ve eğitim hizmetlerine erişimleri güvence altına alınır. [14] Bakım veren işçileri, göçmen kadınları gören ve onları destekleyen bir yaklaşımla sürdürülen bu yönetim, kesişimsel bir bakış açısını yönetime dahil etme çabası gösterir.

Mujeres Pa'Lante [15]

Barselona’nın yanı sıra bakım veren şehir örneklerinden bir diğeri Bogotá’dır. Bogotá’da pandemiyle birlikte bakım yükü konusu özellikle gündeme gelir. Seçimleri kazanan Claudia López, kentin , ilk kadın ve ilk açık LGBTQ+ belediye başkanı olur. López, feminist grupların taleplerini kurumsallaştırabilecekleri güçlü bir siyasi zemin yaratır. Yeni kurumlar ve birimler inşa etmekten ziyade, mevcut hizmetlerin yeniden organize edilmesine, bakım politikasını tek bir birimle sınırlı, dar bütçeli bir proje olmaktan çıkarıp, tüm belediye birimlerinin ortak sorumluluğu haline getirmeye önem verir. Kentin Stratejik Mekânsal Planına (POT) entegre edilen bir bakım vizyonu, Şehir Konseyi tarafından yasal bir güvenceye kavuşturulur. Sistem mobil birimler, evde bakım hizmetleri ve en görünür uygulama olan “Bakım Blokları” aracılığıyla işler. 

Bakım Blokları, Bogotá [16]

“15 dakikalık şehir” konseptinden [17] ilham alan bu bloklar, yaklaşık 800 metrelik yürüme mesafesinde hem bakım verenler hem de bakım alanlar için çeşitli hizmetleri (kreş, okul, sağlık ocağı, kütüphane, çamaşırhane vb.) tek bir çatı altında veya yakın mesafede toplar. Buradaki esas amaç, kadınların seyahat sürelerini (zaman yoksulluğunu) azaltmak, onlara çamaşırları yıkanırken veya çocuklarına bakılırken dinlenme, eğitim alma (örneğin liseyi bitirme veya dijital beceriler edinme) ve gelir getirici işler kurma fırsatı sunmaktır. Bogotá’daki bakım sistemi, bakımı salt bir hizmet değil; kent planlamasını, mekân kullanımını ve kurumsal öncelikleri yeniden şekillendiren son derece politik bir alandır. [18] Hem Barselona hem de Bogotá örneğinde bunun gerçekleşmesini mümkün kılan, her iki şehirde de tarihsel olarak güçlü bir feminist hareketin var olması ve kadın yerel yöneticilerin bakım konusunda somut politikalar üretme kararlılığıdır. Bu iki şehir üzerine yapılan çalışmaların arka planında meşakkatli ve zor süreçler yaşanır, değişimi kalıcı kılmak için büyük bir çaba sarf edilir.

Bakım veren şehri, şefkatli kentsel kamusal mekânlarla birlikte düşünebiliriz. Örneğin Avustralya’nın Sidney kentindeki Kadın Kütüphanesi (The Women’s Library), aile içi şiddet ve cinsel istismar kitaplarının yanına yerleştirilen sıradan bir koltukla, travma mağduru kadınların bu kaynakları gözlerden uzak ve güvenle okuyabilmesi için düşünülmüş bir bakım eylemi olarak ele alınabilir. Kütüphanenin varlığını sürdürebilmesi, gönüllülerin kitapları düzenlemesi ve yerleştirmesi, mekânın temizlenmesi, çay demlenmesi, gelenlerle diyalog kurulması gibi pratikler gündelik bakım emeğinin görünür örnekleridir. Bu emek sayesinde depresyonla mücadele eden veya bilgisayar becerisi kazanmak isteyen kadınlar için destek ağları oluşur. Ayrımcılığa uğramış veya travma yaşamış kişilerin kendi kimliklerini (örneğin göçmen kadınlar veya lezbiyen bireyler) yeniden inşa etmeleri için bir sığınak sunulur. Bakım sadece kütüphane duvarları içinde kalmaz, düzenlenen yürüyüşler ve sergiler aracılığıyla sokağa ve şehre taşar. [19]

Kadın Kütüphanesi (The Women’s Library), Sidney [20].

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Aziziye, Benusen ve Hasırlı’da açtığı Çamaşır Evleri de yerel yönetimlerin bakımı ev dışına çıkarırken kadınların güçlenmesini gözettiği örnekler arasında sayılabilir. Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak için donatılan çamaşır evlerinde, kadınların oturup sohbet edebilir ve çocukların oyun oynayacağı alanlar kurulur.. Belirli dönemlerde bu çamaşır evlerinde, kadınların talepleri doğrultusunda, ihtiyaç duydukları kursların da açıldığını, sınırlı sayıdaki kaynaklardan ve belediye çalışanlarının beyanlarından öğreniriz. [21]

 

Sanat, Bakım ve Kamusal Alan: Kesişimler ve Olanaklar

Sosyal bilimcilerin kimi zaman sınırlı bir çevreye aktardığı toplumsal değişimin ve dönüşümün bilgisi, yazılı metinler içinde, arşivlerde sıkışıp kalabiliyor. Bu noktada özellikle kamusal alanda katılımcı sanat örnekleri son derece ilham verici ve etkileyici nitelikler taşır. Sanatçıların kamusal performans ve katılımcı sanat aracılığıyla, toplumsal ve politik bir dil kurmaktaki anlatım becerilerini çok etkileyici bulduğum örnekler var. Bu sebeple bakım emeğini dert edinen ve bunu kamusal alana taşıyan bazı feminist sanatçılara odaklanmak istiyorum. Bu performanslar, kamusal alanda toplumun farklı kesimlerine birbirlerinin kırılganlıklarını hatırlatması, dayanışmayı güçlendirmesi ve karşılıklı bakım sağlama yönünde önemli katkılar sunar. [22]  

Mierle Laderman Ukeles’ın 1969 yılında kaleme aldığı Manifesto for Maintenance Art 1969! (Bakım Sanatı Manifestosu 1969!), çağdaş sanat tarihinde feminist sanat pratikleri açısından çok önemli bir metindir. Ukeles’in, evlenip çocuk sahibi olduktan sonra, çocuklarının bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalması, onda büyük bir öfke ve kimlik krizine yol açar. Stüdyosundayken çocuklarını, çocuklarıyla ilgilenirken de sanat üretimini düşünen sanatçı, gündelik bakım eylemlerini “sanat” olarak ilan etmeye karar verir. Böylece “bakım sanatı” kavramını dolaşıma sokar ve bu kavramla birlikte sanatsal üretim alanının manifestosunu yazar. [23] Ukeles bu manifestoyla ilişkili olarak 1973 yılında Wadsworth Atheneum Müzesi’nde, Washing/Tracks/Maintenance: Outside (Yıkama/İzler/Bakım: Dışarıda) adlı bir performans gerçekleştirir [24]. 

Mierle Laderman Ukeles, Washing/Tracks/Maintenance: Outside (Yıkama/İzler/Bakım: Dışarıda), 1973 [25].

Müzenin dışarı açılan büyük ana merdivenlerini saatler boyunca (yaklaşık dört saat) elleriyle ovalayarak yıkar. Performans sırasında yerlere kumaş bezler serer. Bunlar hem müze restoratörlerinin sanat eserlerini temizlemek için kullandığı malzemelerdir, hem de annelerin bebeklerin altını değiştirirken kullandığı bebek bezini anımsatır. Böylece Ukeles, “müze dünyası” ile “ev/bakım dünyası” arasında sembolik bir köprü kurar. Müzenin açık olduğu saatlerde ağır bedensel bir iş yaparak, normalde müzenin kusursuz görünmesini sağlasa da küratörler veya direktörler kadar değer görmeyen, düşük ücretli ve “görünmez” temizlik personelinin emeğini izleyicinin gözleri önüne serer. Üstelik bunu işini steril bir hale getirmeden yapar. Kentin kamusal mekânlarından biri olan müzede bakımın, bedensel bir performansla anlatımının etkileyici örneklerinden biridir.

Suzanne Lacy, kamusal alan sanatını estetik bir nesne olmaktan çıkarıp toplumsal bir sürece ve diyaloğa dönüştürme yönünde çalışmaları olan bir sanatçıdır. 1982 yılında Carol Leigh, Julia London ve Ngoh Spencer ile birlikte hayata geçirdiği Freeze Frame: Room for Living Room (Dondurulmuş Kare: Oturma Odası İçin Oda) adlı performans [26], San Francisco’daki lüks bir mobilya mağazasında sahnelenir. 

Suzanne Lacy ve Carol Leigh, Julia London, Ngoh Spencer, Freeze Frame: Room for Living Room (Dondurulmuş Kare: Oturma Odası İçin Oda) adlı performans [27]

Performans, San Francisco’nun farklı kesimlerinden kadınları altı aylık bir süre zarfında bir araya getirerek onların sosyal durumları, benzerlikleri ve farklılıkları etrafında diyaloglar kurmalarını sağlar. Performansta farklı yaş, ırk ve meslek gruplarından 120 kadın yer alır. Hamile, seks işçisi, engelli, yaşlı, Afrikalı-Amerikalı, eski akıl hastası, yaşlı Yahudi, marangoz, kâğıt oyuncusu kadınlar ve gençler bulunur. Kadınlar, lüks mobilya mağazasının farklı yerlerindeki kanepelerde gruplar halinde konumlandırılır ve kendi aralarında “hayatta kalma” deneyimleri üzerine sohbet ederler. Seyirciler bu sahneler arasında serbestçe dolaşarak kadınların sohbetlerine kulak misafiri olurlar. Performansın finalinde, tüm kadınlar tek bir odada toplanır; toplumsal ezberler, gurur, aidiyet ve dışlanma konularındaki kişisel deneyimlerini aktarırlar. Bu kapanış sahnesi, performans boyunca katılımcıların seyirciyle doğrudan konuştukları ilk an olur. Bu performansta Ukeles’in çalışmalarında olduğu gibi, fiziksel bir bakım işi görülmese de duygusal bakım, sosyal onarım ve dayanışma ağı kurma yönleri bulunur. Sistem tarafından dışlanmış kadınların (engelli, eski akıl hastası, seks işçisi vb.) bir araya gelip “hayatta kalma” deneyimlerini paylaşmaları, birbirlerini sağaltabildikleri bir bakım alanı yaratır. Lacy, kadınların genellikle evlerin kapalı kapıları ardında, kendi aralarında yaptıkları özel “hayatta kalma” sohbetlerini lüks bir mobilya mağazasının ortasına taşıyarak görünür kılar.

Slovenyalı sanatçı ve mimar Marjetica Potrč ile bir tasarımcı/mimar kolektifi tarafından 2009 yılında Amsterdam’da hayata geçirilen The Cook, the Farmer, his Wife and their Neighbor (Aşçı, Çiftçi, Karısı ve Komşuları) adlı katılımcı sanat projesi, kentsel dönüşüm sürecindeki bir bölgede bir topluluk bahçesi kurma sürecini ele alır. [28] Proje ekibi, ağırlıklı olarak Türkiye ve Fas’tan gelen göçmenlerin yaşadığı bölgede atıl haldeki yeşil alanlardan birini, mahalle sakinlerinin kullanımı için bir topluluk bahçesine ve mutfağa dönüştürür. Amaçları yerinden edilme ve köksüzlük hissi yaşayan mahallelinin, “katılımcı tasarım” ve “sosyal mimari” yoluyla kamusal alanı yeniden sahiplenmesini sağlamaktır. Sebze yetiştirilen bu bahçenin gündelik bakımı, mahalleli çocuklar ve bahçıvanla birlikte yapılır. Projenin mutfağı, insanların kahve içip sohbet ettiği, gayriresmî toplantılar ve yemekler düzenlediği ana buluşma noktasıdır. Bu mutfakta kültürleri bir araya getiren çeşitli atölyeler düzenlenir. Bahçecilik ve yemek pişirme pratikleri üzerinden komşuların birbirleriyle ilgilenmesi, bilgi ve geleneklerini paylaşması, bölgede önemli bir kolektif bakım ortamı sağlar. İnsanların birbirlerini besledikleri, toprağı iyileştirdikleri ve kamusal mekânı ortaklaşa gözettikleri katılımcı bir tasarım modeli hayat bulur.

Hapishanede kadın mahpusun mekanla kurduğu deneyim, başlı başına bir çalışma konusu olabilir. Ancak eserlerini hem kendi bedeninden hem de dayanışma içinde olduğu diğer kadınların bedenlerinden topladığı malzemeleri kullanarak üreten sanatçı Zehra Doğan’ın hapishanedeki sanatsal üretimlerini kamusal alan ve bakım ilişkisi üzerine düşünmek, bambaşka bir kavrayış sunuyor. Çarşaflar, elbiseler, gazete ve mektup kâğıtları, meyve boyaları, çay, kahve, regl kanı, saç gibi malzemeleri içerideki kadınların ve görüş günlerine gelen annesinin yardımlarıyla sağlıyor. [29] Böylece bir kapatılma mekânının, sanat üretimiyle bir dayanışma mecrasına dönüştüğünü görüyoruz.

Yoksulluk, bakım yükü ve erkek şiddeti kadınları kamusal alanın sunabileceği farklı dayanışma imkânlarından alıkoyabilir. Bu alıkoymalar her zaman görünür de değildir. Hatta çoğunlukla kadınlar tarafından içselleştirilmiştir. Bakımla ilgili kadınların çoğunlukla tek başlarını sırtlandıkları yüklerin özel alan dışına çıkması, kentsel kamusal mekânda alınıp verilebilmesi ve bunun yarattığı dayanışma, onarma ve iyileştirme gücü karşılıklı bağ kuran etik bir dünya görüşünün mekândaki karşılığıdır. Bir hapishane de olsa, yıllarca erkek şiddeti görülen bir ev de olsa kimi zaman bir an, kişi ya da bir sanatsal üretim cesaret verebilir. Fakat bunun için karşılaşmalara ihtimal yaratan, insanların ve diğer canlıların karşılıklı bağlar kurabileceği, bakımın alınıp verilebileceği ortak alanları yeniden tahayyül etmeliyiz.    

Kaynaklar ve Notlar

[1] Acuner, D. (2016). Canavarlaştırılan kent sokakları: Kadının kent deneyimi üzerine bir değerlendirme. Fe Dergi, 8(1), 1–14.

Alkan, A. (2005). Yerel yönetimler ve cinsiyet: Kadınların kentte görünmez varlığı. Dipnot Yayınları.

Bondi, L., & Domosh, M. (1998). On the contours of public space: A tale of three women. Antipode, 30(3), 270–289.

Geniş, Ş., & Köse Akkirman, D. (2020). Eşitsizlik mekânları olarak mahalleler ve kadınların kent hakkı. Amme İdaresi Dergisi, 53(1), 1–35.

Kern, L. (2020). Feminist şehir (S. Aydaş, Çev.). Sel Yayıncılık.

Koskela, H. (1997). Bold walk and breakings: Women’s spatial confidence versus fear of violence. Gender, Place and Culture, 4(3), 301–320.

Lordoğlu, C. (2018). İstanbul’da bekar kadın olmak. İletişim Yayınları.

Pain, R. (1991). Space, sexual violence and social control. Progress in Human Geography, 15(4), 415–431.

[2] Şerife Geniş ve Dilek Akkirman’ın (2020) Aydın’da yürüttükleri araştırmada, kadınların sağlık sorunları için hastane hariç yılda bir iki ila ayda birkaç kez ev ve mahalle dışına çıkanlara uzanan bir skaladaki hareketliliği görülür. Ayten Alkan’ın (2005) da Ankara’da yürüttüğü bir başka araştırmada kadınların %42’sinin haftada bir ve daha az dışarı çıktıkları görülür, bu da yaklaşık olarak iki kadından birinin başlıca yaşam alanının ev ve yakın çevresi olduğunu gösterir (Alkan, 2005:113).

[3] Hayden, D. (1982). The grand domestic revolution: A history of feminist designs for American homes, neighborhoods, and cities. The MIT Press.

[4] World Economic Forum. (2023). The future of jobs report 2023. https://www.weforum.org/publications/the-future-of-jobs-report-2023/

[5] Bakım Kolektifi (Chatzidakis, A., Hakim, J., Littler, J., Rottenberg, C., & Segal, L.). (2021). Bakım manifestosu: Karşılıklı bağımlılık politikası (G. Acar Savran, Çev.). Dipnot Yayınları.

[6] A.g.e

[7] A.g.e

[8] Gabauer, A., Knierbein, S., Cohen, N., Lebuhn, H., Trogal, K., & Viderman, T. (2022). Care, uncare, and the city. A. Gabauer, S. Knierbein, N. Cohen, H. Lebuhn, K. Trogal, T. Viderman, & T. Haas (Ed.), Care and the city: Encounters with urban studies içinde (s. 3–14). Routledge.

[9] Power, E. R., & Williams, M. J. (2020). Cities of care: A platform for urban geographical care research. Geography Compass, 14(1).

[10] Williams, M. J. (2020). The possibility of care-full cities. Cities, 98, Makale 102591.

[11] Power, E. R., & Williams, M. J. (2020). Cities of care: A platform for urban geographical care research. Geography Compass, 14(1).

[12] Williams, M. J. (2020). The possibility of care-full cities. Cities, 98, Makale 102591.

Power, E. R., & Williams, M. J. (2020). Cities of care: A platform for urban geographical care research. Geography Compass, 14(1).

[13] https://www.mujerespalante.org/en/

[14] Kussy, A., Palomera, D., & Silver, D. (2022). The caring city? A critical reflection on Barcelona’s municipal experiments in care and the commons. Urban Studies.

[15] https://coop57.coop/sites/default/files/mujerespalante3.jpg 

[16] Eylemde Feminist Bakım Politikası (Feminist Care Policy in Action), Toplumsal Cinsiyet Enstitüsü Politika Raporu, No:1, Bogotá’nın Öncülük Ettiği Bakım Blokları Modeli (How Bogotá, Colombia Pioneered the Blocks of Care), s.14, Kaynak: https://www.royalholloway.ac.uk/media/eo4jwt1a/piscopo_and_stallone_-_manzanas_del_cuidado_english_.pdf 

[17] Eleştirel bir 15 dakikalık şehir okuması için bkz. https://birikimdergisi.com/guncel/12331/15-dakikalik-kentin-esitsiz-cografyasi-kuzeyde-hak-guneyde-luks-mu

[18] Ortiz, C., & Duque Franco, I. (2026). Care as urban policy domain: Framing Bogota’s District Care System. Cities, 169.

[19] Williams, M. J. (2020). The possibility of care-full cities. Cities, 98, Makale 102591 ve Power, E. R., & Williams, M. J. (2020). Cities of care: A platform for urban geographical care research. Geography Compass, 14(1).

[20] Williams, M. J (2018b). Urban commons are more-than-property. Geographical Research, 56, 16–25.

[21] Kalkınma Merkezi Derneği. (2010). Zorunlu göç ve Diyarbakır (2. basım).

[22] Bu yazı için daha önce tanımadığım bu sanatçılarla yolumu kesiştiren, beni tanıştıran Eda Yiğit ve İpek Çınar’a çok teşekkür ederim.

[23] https://queensmuseum.org/wp-content/uploads/2016/04/Ukeles-Manifesto-for-Maintenance-Art-1969.pdf

[24] Ukeles, M. L. (1973, 23 Temmuz). Washing/Tracks/Maintenance: Outside

https://www.youtube.com/watch?v=WIhf3UBNTlA

[25] https://elephant.art/a-manifesto-for-maintenance-art-taught-me-the-true-value-of-hard-essential-work-14122021/

[26] Lacy, S., Leigh, C., London, J., & Spencer, N. (1982). Freeze Frame: Room for Living Room.

https://www.suzannelacy.com/freeze-frame?rq=room%20for%20living%20room

[27] https://www.suzannelacy.com/freeze-frame

[28] The Cook, the Farmer, his Wife and their Neighbor. (t.y.). Kültürel ortaklıklar ve kolektif bakım projesi. http://kkvb-cfwn.blogspot.com

[29] Yılmaz, T. (2021, 12 Ocak). Çarşaf, kahve, regl kanı: Sistemi alt-üst eden işler. 5Harfliler.

https://www.5harfliler.com/carsaf-kahve-regl-kani-sistemi-alt-ust-eden-isler/

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.