Baba-kız, ekran ve görüntü üzerine bir düşünme.

Kızımın Çizgi film İzlerken Şarjı Biten Televizyonu

Şener Soysal

Bir çocuğun ekranlarla kurduğu ilişkiyi belirleyen yalnızca ekranın kendisi değil; hangi mecrada, nerede, ne zaman ve ne tükettiği. Tasarımcı ve fotoğrafçı Şener Soysal, kızı Leila’nın ekranlarla tanışma sürecinden yola çıkarak telefon, televizyon, tablet gibi ekranların gündelik hayattaki farklı rollerini, ebeveynlerin ekran kaygılarını ve çocuk içeriklerinin niteliğini sorguluyor. Yazı, “mükemmel ebeveynlik” fikrinin karşısına, kendi koşullarını gözeterek sınırlar ve istisnalar arasında bir denge kurma çabasını koyuyor.

Leila ile çizgi film izlerken (Otuz üçüncü ay)

Kızımın dünyayı keşfi ve benim onu gözlemlemek ile ona göz kulak olmak arasında salınan çabam tüm hızıyla devam ediyor. Bu yazıda günümüz görsel üretim ve tüketimiyle doğrudan ilişkili olan ekranlara odaklanmak istedim. Ancak kızımın ne yaptığından çok biz ebeveynlerinin konuya nasıl baktığını aktarmaya çalışacağım.

***

Günümüz ebeveynlerinin hayali; fiziksel malzemelerle üretebilen, oynayabilen, vakit geçirebilen çocuklar yetiştirmeye çalışmak. Burada oyun hamurlarından, ahşap oyuncaklara ve kitaplara kadar geniş bir alan var. Fiziksel malzeme çocuğun etkileşimini artırıyor, kendi kendine yeni şeyler yaratmasına fırsat tanıyor. Bunlar bahsettiğim görece steril malzemeler olabileceği gibi; İngiltere’de çok sevilen ve benim de bayıldığım çocukların duyusal becerilerini destekleyen çamur mutfağı, toprak eşelemek, bitki dikmek de olabilir.

Aynı hikayenin kabus versiyonu ise çocukların ekran tüketimi. Doğrudan tüketim diyorum, çünkü bu konudaki tüm sohbetler tüketim ve ekran sürelerinin uzunluğu üzerinden yapılıyor. Bir yerde ekran varsa, orada çizgi film vardır, bu stimüle eden bir canavardır, bunu yapanlar bu çağda çocuklarına ayıp etmektedir, vahlar ve cıklar… Sosyal medyada buna benzer parmak sallayan anlatımlara şahit oluyorum ve ekranı türlü iç sıkıntısıyla kapatıyorum.

Tüm mevzuya öncelikli olarak tasarımcı/fotoğrafçı kimliğiyle bakmak ve konuyu “mecra” ve “görüntü” üzerinden ele almak istiyorum.

Dijital ekran bir mecra ve farklı senaryolarda kullanılabiliyor. McLuhan’ın meşhur sözü hala geçerli: “Medium is the message”. Mecranın kendisi, görüntünün izleyicideki etkisini değiştirebiliyor, deneyimi dönüştürebiliyor.[1] Bu nedenle televizyon, telefon ve tablet bana aynı ekran gibi görünmüyor. Birinde aramıza mesafe koymamız gerekirken, diğerini gözümüzün önünde tutuyoruz. Elimizle tutuyoruz, mekanı değiştirebiliyoruz. Öte yandan bu ekranların içinde tüketilen “şey” var ve o kadar çeşitli ki… Bir de bu mecra ve görüntü ile ilişki aktif/pasif iletişim olarak kurulabiliyor. Televizyon bizimle tek taraflı bir iletişim kurarken ve ilk zamanlarında seçim hakkı bile tanımazken, görüntülü bir telefon konuşması interaktif bir iletişim, kaydırılan storyler tek taraflı bir tüketim ilişkisi kuruyor.

Bunların hepsini “çocuğa tablet vermek” gibi bir yerden tartışmak da konuyu sadece doğru-yanlış ikilemine indirgiyor. Hoş, bir taraf olmak yeni sosyal medyanın kaldıracı. Bense beyaz ve siyah keskinliği içinde grileri konuşmayı seviyorum.

Bir Akraba Ziyareti Olarak Telefon

Kızımın doğumundan sonraki ilk iki ayı İstanbul’da geçirmiştik. O süreçte aile büyükleri doya doya görmüştü Leila’nın minik anlarını. Sonrasında yeniden Londra’ya döndük ve haliyle online ziyaretler hayatımızın parçası oldu: Görüntülü telefon konuşmalarının kadrajında bir bebek öylece duruyor, emeklemeye çalışıyor, farklı sesler çıkarıyor… Zaman içinde el sallamayı, ekrana bakıp gülmeyi öğreniyor, daha sonra ise bakmamayı tercih etmeyi.

Gurbette yaşamın getirdiği desteksiz ebeveynliğin video görüşmelerini kaçınılmaz hale getirdiğini düşünüyorum. Öte yandan Türkiye’deki genç anne babalar ile ebeveynleri arasındaki bakım ilişkisi de değişiyor. TÜİK verilerine göre bu ebeveynlerin %13’ü torunlarının bakımına doğrudan katkı sağlıyor, bir bakıcı/kreş yerine tüm bakımı üstlenenler ise neredeyse %3. [2] Dahası coğrafi yakınlık da eskisi kadar sık değil. Bir çocuğu büyütmek için bir köy lazım sözü baki, ama o köy herkes için çok yakında değil. Velhasılı, erken dönemlerinden beri telefon ekranının varlığı konusunda Leila’nın fikri oluştu. Bu ekran, onu çok seven bir takım insanların ona seslendiği, karşılıklı şirinlikler yapılan bir interaktif alan oldu. Tabii zaman içinde bunun bir müzik kutusu olabileceğini (Spotify’da bir playlist’imiz var.) ve diğer yazımda bahsettiğim gibi [3] onu fotoğraf/video için kullanılabileceğini öğrendi. İyi tasarlanmış bir nesne, kullanıcıya ne yapabileceğini hissettirir. [4] Çocuklar bunu yetişkinlerden çok daha sezgisel okuyor ve algılıyor. Zaman zaman farklı amaçlarla kullanmayı keşfedecek gibi olsa ya da bizi zorlasa da, bir şekilde telefonun iletişim, müzik ve fotoğraf aracı olduğuna ikna oldu. Telefonumu masada gördüğünde yaptığı tek şey de “Baba, take your phonee” deyip telefonumu bana getirmek.

Gözlükçü amcasından efekt görünümlü telefon minnoşluğu, kıkırdayan Leila. (Otuz üçüncü ay)

Şarjı Biten Televizyon, Arabada Çalışan Tablet 

Televizyon ekranı ve çizgi film ile ne zaman tanıştırdık, tam hatırlayamıyorum. İzletmek ya da izletmemek gibi özel bir çabamız olmadığı için olsa gerek, hafızamda bir yer etmemiş. Hatırladığım kadarıyla bir yaşını geçmişti ve kreşe başlamıştı. Evde on beş dakika civarı, 1995 yılında yayımlanmış olan Little Bear’ı izliyordu. Çizgi filmin kadrajı 4:3’tü, çok yavaş sahneler ve sanki VHS kasetten çekilmişçesine soluk renklerle doluydu. Penceremizden bakınca gördüğü yeşillere, parkta gördüğümüz canlılığa, Thames nehrinin akan mavisine ve orada sıkça beslediğimiz, bir sonraki yazının konusu olacak ördeklere kıyasla çok da heyecan vermediğini sanıyorum. Komiktir, yan karakter ile anıyordu çizgi diziyi de. “Bear” yerine  “duck” diyordu. Belki ördekleri beslediği için, belki de henüz sınırlı olan kelime haznesine İngiliz aksanı ile bir “Bear” yerleşemediği için. 

Çizgi filmin tüm bölümlerini birer kere de biz ebeveynleri izledik. Bazen biz de dalıp gittik, bazen ona çizgi filmdeki detayları betimledik. O zamanlar ekran biraz uzun açık olsa, ilgisini kaybediyordu. (Leila artık üç yaşına gelmek üzere ve çizgi filmler çeşitleniyor, ilgisini kaybetme süresi gittikçe kısalıyor.

Aynı dönemde arabamızdaki koltuğunda tablet ile de tanıştı. Farklı bir ekranda, farklı bir mekanda aynı çizgi filmin devam etmesi onu şaşırtıyor muydu acaba? O dönem en büyük etkinliklerimizden biri her cuma kendisiyle gittiğimiz ve eve arabayla on üç dakika süren “baby-gym” idi. Burada 50 dakika boyunca 9-18 aylık bebek ve toddler’lar jimnastik yapıyordu. Daha doğrusu bu etkinlikte onların jimnastik yaptıklarına inanıyoruz ve daha çok biz ebeveynler onları hoplatıp zıplatarak kan ter içinde kalıyoruz. Şakası bir yana Leila ve diğer bebekler merdiven inip çıkmayı, ince bir yolda adım adım ilerlemeyi ve daha pek çok şeyi güvenli biçimde orada öğrendi. Nihayetinde sıklıkla da dönüş yolunda koltuğun arkasına sabitlediğimiz tabletten Little Bear izleyen hafif yorgun bir hanımefendi ile eve dönüyordum.

Bahsettiğim bu üç ekranla böyle bir ilişki kurmamızda eşimin psikolog bir arkadaşının katkısı büyüktür. Kendisi ekran ve mekan ilişkisini kurmamızı önermişti. O zamana kadar bunu akademik ya da deneyim anlamında hiç düşünmemiş olmama çok şaşırmıştım. Yani evde bir şey izlemenin yolu televizyon, ama telefon değil. Arabadayken ise tablet var, ama evde değil. Bu öneri bana her ekranın aynı ekran olmadığını, mekan ve içerik ilişkisinin de pekala bir toddler tarafından kurulabileceğini öğretti. (Bilgisayar sistemde hiç yok, onun bizim işimiz olduğunu öğrendi. Kendisi de bazen bizimle beraber oyuncak bilgisayarında işini yapıyor.)  Akabinde bir yetişkin olarak ekranlara nasıl yaklaştığımı da düşünür oldum. Bir konu araştıracaksam bunu bilgisayarsız yapamıyorum. Tablet hayatımda çok arada bir araç olarak kaldı ve verimli kullanamadım. Telefondan e-ticaret sitelerine bakıp ürün almıyorum. Yapabilirim ama verimli gelmiyor. Bahsettiğim şeylerin hepsini Z kuşağına mensup yeğenlerim telefonlarıyla yapabiliyor. Hatta iki saatlik bir filmi altı inçlik bir ekranda izlemek onlara son derece doğal geliyor. Mesele teknolojiye yatkınlık değil, hangi mecra içinde büyüdüğümüz ve onunla nasıl ilişkilendiğimiz. Sosyolog Pierre Bourdieu’nün “habitus” tanımına benzer biçimde, kullandığımız araçlar zamanla düşünme ve davranma biçimimize dönüşüyor. Benim kuşağım için bilgisayar üretimin, telefon iletişimin aracıydı. Yeni kuşak için bu ayrımlar neredeyse yok oldu. Peki Leila için? Belki de AI ile ekranın da olmadığı bir iletişim biçimi onu bekliyor.

Leila ve ben işimizi yapıyoruz. (Otuz üçüncü ay)

Bu söylediklerim ideal bir dünyayı temsil ediyor ve sistemin kendisi de zaten geçişkenliğe çok açık. Haliyle ekranlar arası zinciri kırmaya çalışan, sınırlarını zorlayan, yer yer bunun için yerlerde yuvarlanarak ağlayan bir kızım var. Zaten bunları yapmıyor olsa bir sorun olduğunu düşünürdüm. İki yaş, bireyin en uç davranışları yapıp ebeveynini test ettiği ve ebeveyninin tepkisine göre sınırlarını belirlediği bir dönem. Dolayısıyla siz esnemeye meyilliyseniz, o da esnetir. Ben yay gibi olmaya çalışıyorum, esnesem de olabildiğince yeniden aynı yere gelme gayreti taşıyorum. Kimisi paket lastiği gibi davranıyor, plastik deformasyona uğruyor, eskiye dönemiyor. Bu sınırları çizmek için bazen lafı dolandırdığımız da oluyor. Örneğin bizim televizyonun “şarjı bitiyor.” Bir anda kapanıveriyor, hay Allah! Bazen şarjı çok hızlı bitiyor üstelik. İleride bu minik oyunumuzu yüzüne de söyleyeceğim için, buradan da kendimizi ifşa etmekte beis görmüyorum.

Bu arada ekrandan tamamen kaçabilmenin yolu, ancak kamusal alandan da kaçarsanız mümkün. Otobüse bindiğinizde, restoranda ya da havalimanında da yüz yüze gelebiliyorsunuz çat diye. Bazen bu ekranlardan gözünü alamayan toddler’lar görüyorum. Köyden İndim Şehire [5] filmi geliyor aklıma istemsizce. Biz şehrin ortasında, hepsinden bir tutam alıyoruz. Süpermarket self-kasa’larda barkod okutup ekrandan ürün fotoğrafını teyit etmek Leila’nın yeni hobilerinden biri. Benim için de alışverişte büyük bir yardımcı. Tabi işlemler arasında bazen odağı ürüne kaydığı için süremiz uzayabiliyor, zaman zaman İngiliz nezaketini zorladığımızı düşünüyorum.

Leila süpermarket self-kasasında. Barkodunu okuttuğu ürünün görseline bakıyor. (Otuz dördüncü ay)

Ebeveynin Endişeleri

Adına mesleki olarak neredeyse “deneyim tasarımı” diyebileceğim küçük oyunlar ve yaklaşımlar aracılığıyla, ebeveynleri olarak Leila’nın ekran (mecralar) ile ilişkisini kurgulamış olduk. Aslında tasarladığımız şey ekranın kendisi değil; ekranın hayatımızdaki yeri, zamanı ve anlamıydı. Telefonun iletişim kuran bir araç, televizyonun birlikte vakit geçirilen bir vasıta, tabletin ise yolculuklara eşlik eden bir nesne olmasını istedik. Tasarımcı olarak yıllardır insanların ürünlerle, markalarla, pazarlama materyalleriyle kurduğu iletişimi gözeterek çalışıyorum. Ebeveyn olunca fark ettim ki, benzer bir tasarım pratiği bu kez evin içinde, kendi gündelik hayatımızın malzemeleriyle kuruluyor. Bahsettiğim gibi arada tavsamaya açık olsak da, en azından kötü örnekleri görerek kafamızda oluşan “Ya sürekli tablet veren ebeveynlere dönüşürsek?” endişesini geride bıraktık. 

Bu endişe kendi kendine oluşmuyor tabii ki. Biz ebeveynler de sürekli olarak farklı insanların bakış açılarına maruz kalıyoruz. Akrabalar, arkadaşlar, yoldan geçen insanlar ve en çok da dijital ekranlar… Algoritmanın seçimleriyle çocukların ne yiyeceği, ne giyeceği, nasıl büyütülebileceğine dair türlü içerik önümüze düşüyor. Mesajlara, anlatımlara bakınca giderek endişemiz büyüyor, hayal kırıklıklarımız artıyor. “Acaba yeterince iyi bakamıyor muyum?”, “Yeterince sağlıklı büyütemiyor muyum?”, “Çocuğumu ekranla mahvediyor muyum?” ve türlü şey… Bir tür yetersizlik hissi, sosyal medya ebeveyn hesaplarında sürekli parmak sallayan içerik üreticileriyle katmerleniyor. Haliyle ebeveyn olarak bir canlıya göz kulak olmaya gayret ederken, bir yandan da ruhunu sağaltmak, telkin etmek, iyi anne-baba olduğumuzu hatırlamak gerekiyor. 

Bu nedenle tek bir doğru olması mümkün değil. Leila için kurguladığımız ekran tüketimi de bizim doğrumuz ve eminim bunun da yanlışlanacak detayları vardır. Neticede herkesin hayatı, zorlukları, kazançları, gündelik rutini, aldığı destek farklı. Haliyle o yaban mersini alınamayınca, evde demir deposu mercimek ekmeği pişirilemeyince büyük ihtimal hayati bir şey olmayacak. Yorgun ebeveyn otuz dakika mola vermek için televizyonda iyi bir çizgi film açtığında çocuğunun motor beceri gelişimi bir anda durmayacak. Aksine ebeveyn stresliyken çocuğuyla ilişkisinin daha iyiye gitmeyeceği aşikar. Yani rutinler ile istisnalar, gerçekler ile ideal dünyalar birbirine girmiş durumda. Bence “mükemmel ebeveynlik” büyük bir pazarlamadan ibaret. Öte yandan elindeki şartları en iyi kullanan insan olmak çok kıymetli. 

Yukarıda kurduğum cümleler, ebeveynlerin tüm hatalarını aklasın, onları rahatlatsın da istemem. Aslında bu biraz özgürlüğün kanunlar sayesinde mümkün olduğunu anlamaya benziyor. Yetişkinlerin dünyasındaki zorluklarla beraber, yetişkinlerin ekranlarla olan ilişkisini gözlemlemekte de fayda olduğunu düşünüyorum. WeAreSocial verilerine göre göre Türkiye’de günlük sosyal medya tüketimi 2 saat 56 dakika. [6] Ekranlardan medya tüketimi 7 saati buluyor. Örneğin İngiltere’de, günlük sosyal medya tüketim süresi 1 saat 50 dakika. İstanbul’da sokakta, parkta, kafede telefonla ilgilenmeyen birini görmekte zorlanıyorum. Genciyle yaşlısıyla büyük bir çoğunluk yukarı doğru kaydırıp duruyor. Kafede sohbet edenlerden çok, birlikte oturup bireysel olarak ekrandaki içeriği tüketenler var. Tüketilen şeylerin ne kadarının nitelikli içerik olduğunu tartışmıyorum bile. Yetişkinlerin sağlıklı bir iletişim kuramadığı ekran konusunun çocuklarda da doğru bir çözüme ulaşamamasını anlaşılır buluyorum. Bazen kitap okumayan çocuklardan şikayet edildiğini duyuyorum, kitap okumayan ebeveynler tarafından. Günün sonunda çocukların ekranla, kitapla ya da küfürle kurduğu ilişkiyi tartışırken, onları çevreleyen kültürü kuran yetişkinlerin alışkanlıklarını da görmek gerekiyor.

Tüketilenin Niteliği

Buraya kadar konuyu ekranlar üzerinden tarif etmeye çalıştım. Bahsettiğim gibi, özellikle izlemek yerine ekran ve içindekiyle olan iletişimi anlamaya çalışıyorum. Yine de izlenen şeye de bir bakmak lazım. Günümüz dijital kanallarında çıkan çocuk içeriklerinin büyük çoğunluğu da fayda yerine tüketim odaklı tasarlanıyor. Yani daha fazla izlenme ve bu sayede elde edilecek gelire odaklanıyor. Bunun için aşırı uyarılma (overstimulation) amaçlanıyor; yani çocuğun neredeyse hipnoz edilmişçesine odaklanmasını sağlamak için daha parlak renkler, daha hızlı sahne geçişleri, sıklıkla geçen anlamsız ama ritmik sözler, gerçeğin aşırı abartılı versiyonları, ses ve ışık efektleri gibi türlü teknik kullanılıyor. Haliyle çocuğu bağımlı hale getiriyor ve pek bir öğretici yanı da yok. Youtube’da Türkiye’de en çok izlenen kanallar arasında çocuk kanalları ilk sıraları almış durumda.[7] Çok ünlü bir müzik kanalının ardından gelen çocuk kanallarının görüntülenmeleri yılda 10-15 milyarı buluyor. İzlediğiniz hangi youtuber’ın bu kadar takipçisi ya da izlenmesi var? Bu da pazarın ne kadar güçlü olduğunu ve buna karşın bilinmediğini gösteriyor.

Öte yandan, çocuğun kişisel gelişimine katkı sağlayan, öğretici, dil ve duygu becerisini geliştirebilecek içerikler de var. Belli sınırlar dahilinde bu içeriklerin tüketilmesinin katkı sağladığını düşünüyorum. En azından bizim senaryomuzda böyle oldu, özellikle Türkçe dil gelişimi için katkı sağladı. Öğretecek başka yol yok mu derseniz, elbette vardır. Giderek genişleyen bir kitaplığımız da var. Örneğin bebek bezi ile vedalaşma sürecini No More Nappy (Bebek Bezine Son) kitabı ile anlattık ve sonuç başarılı. Öte yandan ekransız öğretici araç diyebileceğimiz Yoto, Tonies gibi ürünler de faydalı olabilir. 

Kısaca her şeyin bir bebeğin/çocuğun lehine ya da aleyhine kullanılabileceğini söylemeye çalışıyorum. Emin olun, bir çocuğu ekransız da uyaranlara maruz bırakabilirsiniz. Yüksek ses çıkaran plastik oyuncaklar, ışıklı bebekler, basların ve rpm’in yüksek olduğu şarkılar… Bunlar da birer mecra ve üzerlerinde dijital ekran olmaması faydalı oldukları anlamına gelmiyor. Little Bear’ı çok seven Leila ile otel tatilindeyken, bir ayı karakterinin yer aldığı bir animasyon olacağını öğrenince sevinmiştik. Gösteriyi izlemeye gittik ve sonuç felaket! Yüksek sesli bir müzik, ışıklar ve sahnede garip hareketler yapan ayı ve arkadaşları o kadar ürkütücü geldi ki, ağlamaklı yüzüyle oradan gitmemizi istedi. O kadar haklıydı ki. Ben de uzun zamandır bu kadar uyaranı bir arada görmemiştim.

 

Dev ayı ve Tabu maskotu. Rüya gibi ama değil. (Yirmi dördüncü ay)

Kaynaklar ve Notlar

[1] McLuhan, M. (1964). Understanding Media: The Extensions of Man. New York: McGraw-Hill.
[2] TÜİK. (2026). İş ve Aile Yaşamının Uyumu, 2025. Türkiye İstatistik Kurumu.
[3] Soysal, Ş. (2026). Kızımın Kameraya Bakmamayı Seçtiği Gün. Orta Format.
[4] Norman, D. A. (1988). The Design of Everyday Things. New York: Basic Books.
[5] Köyden İndim Şehire. (1974). Yönetmen: Ertem Eğilmez. Senaryo: Sadık Şendil.
[6] We Are Social (2025). Digital 2025: Turkey. DataReportal.
[7] Social Blade. Top YouTube Channels in Turkey by Video Views.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.