Bir Süperorganizma Hikayesi ya da Şeylerin İştahı

Bu metne, komünite ile birlikte üretmek amacıyla yola çıkan bir sanat okulunu yürüterek geçirdiğim üç yılın ardından başladım. Bir süredir “biz” olmanın karmaşıklığını ve “biz” olma sürecinde teori ile pratik arasında açığa çıkan gerilimleri anlamaya çalışıyorum. Bunu yaparken hâlâ her sabah bu okula duyduğum büyük sevgiyle ve onu nasıl geliştirebilirim sorusuyla uyanıyorum; aynı zamanda bu işe daha gerçekçi bir yerden nasıl bakabileceğimi, romantizmin içinde kaybolmadan ve kâğıt işlerinin altında tükenmeden bu okulu nasıl sürdürebileceğimi düşünüyorum.

Bunu yapmaya çalışırken, her şeyi kişiselleştirip kafamın içinde uzun ve dolanık kavgalara tutuştuğum günlerden birinde, evimin meşe parkelerinin altındaki termit problemini keşfettik. Sanki bir tek metaforum eksikmiş gibi, tam da o sırada ortaya çıkması ironik oldu. Biraz ara verme isteğiyle, biraz da konunun dağılmasına izin vermek için bir süre meşelere, parkelere, termitlere daldım. Önce Berlin’in en yaşlı meşesine gidip ulvi bir şey hissetmeyi bekleyerek dokundum, hissetmedim. Ardından parkelerden küçük duvar yerleştirmeleri yapmayı düşündüm, başta çok heyecanlandım, sonra Fatma Belkıs’ın benzer bir işi olduğunu hatırlayıp kıçımın üstüne geri oturdum. Bir gece yarısı ise evde bütün ışıkları kapatıp, bilgisayar ekranının mavi ışığı altında ahşap yiyen termit videolarının seslerini dinledim; onların ancak böyle bir ortamda dinlenmesi gerektiğine kani oldum. Ama hiçbiri bir yere varmadı; birkaç haftalık bu sabun köpüğü döneminin ardından yazmaya geri dönmek zorunda kaldım.

İşin en gerçek kısmı şu ki, ben bu metinle boğuşurken hayat durmuyor; günlerin getirdikleri bana bazen parıltılı potansiyeller gösteriyor ve bir anda bütün bu metne yabancılaşıveriyorum. Şu an bulunduğum noktada, yazdıklarımı Anna Tsing’den ödünç aldığım bir ifadeyle “işbirliği içinde çalışmaya dair denemeler” olarak tanımlamaya karar verdim. Cümleyi ben kursaydım “denemeler ve tökezlemeler” derdim; çünkü işbirliğiyle alakalı görünen bir araya gelmek, birlikte üretmek ve biz olmak eylemleri arasında içinden çıkamadığım bir ilişkilenme var. Birbirine bu kadar yakın görünen üç eylemin arasındaki farkı her durumda görebilsem, işbirliğini de en duru hâliyle anlayacakmışım gibi geliyor bazen.

Seri hâlinde devam edecek olan bu metinlerde, kendimden kurgusal bir karakter olarak söz ettiğim kısımlar var. Yer yer o kişi benim, ta ki artık ben olmaktan çıkana dek.

Termitlerle karşılaşmamın nahoşluğu, bana saf olmaya direnen, katmanlı, kimi zaman metaforik kimi zaman da dümdüz kapılar açtı. Onlara çok şey borçluyum; onlarsa bana 60 yıllık, evin en güzel yeri olan meşe bir zemin borçlu. Şimdi onlar artık yok, bense hâlâ buradayım. Ama ben gittiğimde, onlar yine ve hâlâ burada olacak.

Bölüm I: Bir Süperorganizma Hikayesi ya da Şeylerin İştahı

Ekrem o sabah, evin bahçe tarafındaki parkelerinden birinin üstündeki ufak bir deliğe giren termiti gördü ve uzun süredir erteledikleri o sorudan artık kaçamayacaklarını düşündü: Acaba yeni aldıkları bu evin, 60 yıllık orijinal meşe parkelerinin altındaki termit problemi ne denli fena durumdaydı? Kahvesini yudumlarken bahçe kapısına en yakın parkeyi sökmeye karar verdi. Parkenin altı, beklendik bir problem için bile beklenmedik denli kalabalık bir koloninin habercisiydi. İlk parkenin sağındaki, ikinci parkeyi söktü, sonra bir yanındaki, derken bir yanındaki… Odanın neredeyse bir çeyreğinin parkesini söktüğünde artık kabul etmek zorundaydı: Problem kaçınılmaz olmanın ötesinde, ertelenemez bir haldeydi. Konu bir kere açılmıştı artık. Çıkan parkelerin yerine tekrar takılamayacağı gerçeği aynı zamanda her bir parkenin de çıkarılmaya devam etmesini ve altının temizlenmesini zorunlu kılıyordu. 

Evi satın alırken kimse olası bir termit iskanından bahsetmemişti. Ev sahibi, emlakçı, teftişi zorunlu olan mühendis ya da hiçbir belge bu karşılaşmayı öngörmemişti. 

Ekrem derin bir nefesin ardından, hafif nevrotik bir ifadeyle, levyeyi eline aldı.

***

Pina o sabah, süpermarkete uğrayıp piknik için atıştırmalık bir şeyler almış, doktoradan arkadaşlarıyla birlikte göl kenarındaki oturumlarına gitmişti. Gölün kenarında, hep beraber, tez önermeleri üzerine çalıştıkları ve her birinin metinlerinin üzerinden geçtiği bir buluşma gerçekleştireceklerdi. Hava güzel; yazmaya, pikniğe ve çılgınlar için yüzmeye elverişli… Ekrem’den mesaj geldiği sırada, Arıların Gizli Yaşamı kitabının, doktora tezi için iyi bir kaynak olabileceğine dair bir temaşa, bir yere çıkıp çıkmayacağı henüz belli olmayan bir ilham kırıntısının heyecanıyla, sessiz bir taşkınlık içindeydi.

Yıllar önce bir felsefe tarihçisinin konuşması sırasında ettiği o cümleyi düşünüyordu: Bir arı, hiç arıdır. Arılar bir bütün, bir koloni olarak anlam kazanır. Yani bir arıyı inceleyerek, bir arıyla empati kurarak, bir arının davranışlarını anlamaya çalışarak arıyı açıklayamazsınız. Onların varlığı, davranışı, hatta “kimliği” bile kovandaki diğer arılarla ilişkilenme içinde oluşur. 

Pina arılar hakkında biraz daha bilgilenmek için telefonunu eline aldığında, Ekrem’den gelen mesajı gördü: 

– Kötü bir haberim var. 

Mesajı, yeni aldıkları evin, Pina’nın çalışma odası yapmaya karar verdikleri bahçe tarafındaki odasının 60 yıllık orijinal parkelerinin yaklaşık çeyreğinin söküldüğü bir fotoğraf takip ediyordu. Pina, Ekrem’in tadının ne denli kaçmış olabileceğini düşündü.

– Ah be, beklenmedik bir şey değildi ama umarım çok da yememişlerdir? 

– Valla bu kadar yenildiğini gördüğüm en son şey Ersoy’un babaannesiydi.  

Pina kendi içine doğru patlayan küçük bir kahkaha attıktan sonra, telefonunu eline almasının nedeni olan esas misyonuna döndü: Arıların yaşamı. Soruyu sorduğu yapay zeka sitesi kendisini süperorganizma kavramına yönlendirdi: “Süperorganizma, tek tek bireylerin (örneğin arıların, karıncaların ya da termitlerin) bir araya gelerek tek bir canlı gibi işleyen bütünsel bir sistem oluşturması demektir. Yani canlı artık ‘birey’ değil, koloni = organizma gibi düşünülür.”

Birey değil, organizma olarak hareket etmek. Tahayyül etmesi bile zordu. Özellikle sanat ve araştırmaya yoğunlaşan kendi alanında başarıya giden tek yol diğerlerinin arasından sıyrılmaktı. Bakışlarını etrafındaki, her biri kendi metnine odaklanmış yazan arkadaşlarının konsantre yüzlerinde gezdirdi. İlköğretimi, liseyi, üniversiteyi, master’ı, ya da onların ülkelerinde bunlara her ne deniyorsa bütün o sistemleri geçmiş; türlü yarışlarda koşarak bir masanın etrafında buluşmuş beş kişiydiler. Tezlerini verdikten sonra bu beş kişi, daha da az olan post-doc pozisyonlar için birbiriyle yarışmaya başlayacaktı. Şu anda bile akademinin sağladığı imkan, burs, hibe başvuruları sırasında, kim olduğunu bilmeden yarıştığı insanlardan bazıları, belki de onlardı. 

Bir arı, hiç arıdır, diye düşündü yeniden. Peki biz? Sistem daha en baştan bilinçli bir şekilde, bir arı olma fikri üzerine tasarlanmıştı. Bir arada olmaktan, birlikte beslenmekten büyük keyif aldığı bu insanlarla düzenli olarak yoğun teorik tartışmalar yapacak, bu tartışmaları kendi kimlikleri, hamurları, üzerine çalıştıkları konuların çeşitliliği üzerinden derinleştireceklerdi. Sonra kapitalist sanat piyasasının içine savrulacak ya da akademinin çarklarında sivri yerlerini yumuşatacaklardı. Bütün eğitim hayatı boyunca aynı şeyleri okuyarak, aynı müfredatı takip ederek, her gün aynı yere giderek aynılaştığı insanları düşündü: Eğitimin çeşitliliğe alan sağladığı yerler ya okuldan sonrası ya da okulun içinde yarattıkları çatlaklar olmuştu. 

Önünde açık duran kitaba geri döndü: Acaba “Bir toplaşma bir ‘olay’a, yani parçalarının toplamından daha büyük bir şeye nasıl dönüşür?”

Metnin buna yanıtı bulaşmaydı; bir şeyin kendisinden daha büyük bir şeye dönüşmesi, şeylerin şeylere bulaşarak işbirliği yaratmasıydı. Okuduğu kişi de önemli bir üniversitede profesördü. Akademinin sterilliğinde eğreti duracak bir kavramı çeşitlilikle birlikte ele almış, bulaşma çeşitliliğinin dünyayı bilme biçimlerinde neden daha fazla yer almadığını sorgulamıştı. Bilme biçimlerimizi en çok şekillendiren yerlerden biri olan okulun, bizi tektipleştirmediği bir sistem nasıl olabilir, tektipleşmeden bu alanda adalet nasıl sağlanır, Pina’nın çalışma konusu bunun üzerineydi. Çeşitlilik karmaşık, zor, hatta kimi zaman çirkin olabiliyordu. Söylemekten ölesiye korktuğumuz cümle bu, diye düşündü. Çeşitlilik, metalaştırıldığı bu piyasada yarar sağladığı sürece kabul ediliyordu. İyi çeşit ve kötü çeşit kategorilerini sistem kuruyor, bir yarar skalasına oturtuyordu. Süperorganizma çeşitleri arasında bile arılar iyi, termitler kötüydü.

***

Ekrem o sırada bahçedeydi. Söktüğü parkeleri tek tek ışığa tutuyor, deliklerine bakıyor, sonra kendisinden başka kimsenin anlamadığı bir denge testinden geçiriyordu. İki yığın yapmıştı: iyi parkeler, kötü parkeler. Parkeleri düzleştirmeye ayrılacak zaman, yeni parkelere ödenecek para ve evi olabildiğince orijinaline sadık kalarak renove etme isteği arasında bir jonglörlük, önümüzdeki günlerde onu bekliyordu. 

Takkkk.

Kötü yığın büyüdü.

***

Pina pek düşünmeden, Ekrem’le olan konuşmaya geri döndü:

– Ben gelene dek bekleyebilir misin? Termitlerin fotoğrafını çekmek istiyorum. 

– Ne edecen fotoğraflarını çekip? 

– Süperorganizmalar üzerine bir metne başlıyorum.

– Valla bence o kadar da süper değiller.

Ekrem o gün elinde çamaşır suyuyla, yaklaşık bir milyon termit lavrası temizledi. Pina, süperorganizmalar, işbirlikleri ve eğitim üzerine düşünmeye devam etti. Yıllar öncesinden bir anda çağırdığı ilhamın hangi kapıları açacağını bilmiyordu. Ekrem, levyeyi alıp ilk parkeyi kaldırdığında zeminin tamamına, oradan da bir düşünme ağına açacağı deliğin farkında değildi.

 

Meşe ile termit, insan iskânı ile böcek iştahı, tesadüfen aynı altmış yılın içine düşmüş, birbirinden habersiz, aynı zaman çizelgesinde ilerlemişti. Hiçbir şey önceden planlanmamıştı. Termitler yemeye başladığında, yediklerinin ne olduğunu görmemişlerdi bile. Ahşabın nasıl bir algısı olduğunu bilmiyoruz.

Bir zemin açıldı, bir defter doldu, bir koloni temizlendi. 

Hepsi oldu.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.