Kılıf
Eskiden tüm fotoğraf makineleri suni de olsa deri kılıf içinde gelirdi. Hele ilk zamanlar paramızın ancak yettiği Zenit, Lubitel, Zorki gibi popüler, Sovyetler Birliği üretimi, profesyonel ve azgın görünümlü ama ekonomik fotoğraf makinelerinin kaba saba, iyi tabaklanmamış, muhtemelen domuz derisinden mamul siyah kılıflarından öyle fena, öyle kesif bir koku yayılırdı ki, tarifi mümkün değil. Bu yoğun, ekşi mi desem, kelimeyi bulamıyorum, berbat koku ilk iş makineye toptan sirayet ettiği gibi, makinenin içinde saklandığı dolaba, taşındığı çantaya, fotoğrafçının üstüne başına, ellerine de sinerdi. Adeta makineden önce kokuyu alırdınız elinize. Fotoğraf çekerken ister istemez kılıfın arka tarafını burnunuza dayar, karar anınıza da bulaştırırdınız aynı sevimsiz kokuyu. Biliyorsunuz, özgün kokular kolay unutulmaz, anında sizi o günlere götürür. Benim için bugün bile fotoğrafçılığın kokusudur Sovyet kılıfları.
Bazı insanlar kükürt, yeni dökülmüş asfalt, petrol, yanık yemek gibi nahoş kabul edilen kokuları gizliden gizliye severler, ele güne karşı meh diye yüzlerini ekşitir ama bir yandan da iştahla içlerine çekerler. İtiraf etmeliyim ki, ben de onlardan biriyim ve ilk düzgün, sahici makinem olan Lubitel’imin o eşsiz pis kokusuna bayılır, neredeyse onunla gurur duyardım. Canım Lubitel’im bir noktada kayboldu, kokusunu da aldı gitti. Yerine yenisini almamın da anlamı yok zira yeni yetme versiyonları çıplak geliyor.
Alman ya da Japon fotoğraf makineleri, kendileri gibi çok daha ince işçilikle üretilmiş, kenarları metal fitilli, çıtçıtları tok bir sesle açılıp kapanan, daha şık, daha gösterişli ve kokmaz, kibirli kılıflarla gelirdi. Hatta eğer kılıf kahverengi ise, ki çoğunlukla öyleydi, iç bölümleri genellikle gül kurusu renkte kadife kaplı olurdu ve bu durumda fotoğraf makinesine de mücevher muamelesi yapılmış oluyordu.
Öyle bir mücevher ki, her dakika ulu orta sergilenmiyor, sadece seçilmiş, çok özel anlarda ortaya çıkıyor. İki parçadan oluşan kılıfın açılması, üst bölümün öne doğru sarkması, pembe kadifenin (Sovyet ise gri kırçıllı iç derinin) ortaya çıkması, ardından objektif kapağının gövdeden ayrılması ve nihayet fotoğrafı çekmek için harekete geçilmesi gerçek bir ritüeldi. Fotoğrafçı o sırada bir an yakalamıyordu, nasıl yakalasın? Kılıf izin vermiyor. Belki de an fotoğrafçıyı yakalıyordu.
Askıyı da konuşalım. Ben kendi hayatım içinde, ayakkabı çekeceklerinin on beş yirmi santimetreden başlayıp azar azar sinsice uzayarak elli altmış santimetreye ulaştığına şahit oldum. Ne altmışı, şimdi baktın IKEA’da tam 86 santimetre uzunluğunda çekecek var. Amaç? Yere çömelmeden ayakkabı giymek. Fotoğraf makinesi askıları da aynı süre içinde 1 santimetreden 5 santimetreye kadar genişledi. Bu kadar basit fikirlerin akıl edilmesi bu kadar uzun zaman mı alıyor? Hayır, artık çömelmekle kaybedeceğimiz zamanımız yok. Askı? Makineyi boynumuza takacağımıza artık omzumuza takıyoruz ve bu durumda ince askı çok daha kolay düştüğünden tek çare genişleme.
Kılıfa dönelim. Fakat durun, bazı makine tasarımlarında, askı makineye değil ancak kılıfa takılabiliyordu, bunu da not edelim lütfen, kılıf yoksa askı da yok!
Edep hayâ kalmamış olan günümüzde olağan ama, makineyi ne zaman anadan üryan görebiliyorduk? Ya maazallah tamir gerektiğinde, yani ameliyatta ya da daha sık olarak, yeni bir makara film takılacağı zaman kılıf tümüyle ayrılmak zorundaydı. Tıpkı Jonathan Swift’in ta 1726 yılında yazdığı ünlü romanı Gulliver’in Seyahatleri’nin nedense Türkçeye pek aktarılmamış olan dördüncü ve son bölümündeki atlar ülkesi Houyhnhnm’da yaşandığı gibi, dehşet verici bir derisinden sıyrılma sahnesi bu. Houyhnhnm toplumunu oluşturan güzel atlar, gece yatağına uzanmadan önce soyunan Gulliver’i, bu nasıl bir yaratık diye gizlice dikizlerken, üzerinden mintanını, pantolonunu çıkarttığını gördüklerinde kendi derisini yüzdüğünü zannederek çılgına dönerler. Çok iyi değil mi?
Bu arada, büyük bir eğlence olan karnaval kelimesinin Latince carne levare yani eti sıyırmak, ayırmak kökünden geldiğini biliyor muydunuz?
Evet, yeni bir makara filmin makineye takılması bir karnaval! Önce üzerindeki derinin yüzülmesi lazım. Bir makara film ile çekilebilen fotoğraf sayısı bugüne göre çok az! Gerçekten çok az. Az önce söz ettiğim Lubitel ya da kopyalandığı Alman Rolleiflex ve benzeri 6×6 cm TLR makinelerde bu sayı sadece 12 kare! Tüm standart 35mm makinelerde 36 bilemedin 37 ya da çok dikkatli olur, uğraşırsan, kasarsan sadece 38 kare! Gel gelelim buna rağmen film takma ritüeli o kadar da sık gerçekleşmiyordu. 1980’lerin sonlarında okuduğum bir sektörel makalede, ortalama bir amatör basçek makine kullanıcısının yani sadece hatıra fotoğrafları çeken bir ailenin, bir makara 35mm renkli negatif filminin iki ucunda birer yılbaşı çamı göründüğü yazıyordu şaka yollu. Düşünebiliyor musunuz? 1 yılda sadece 36 kare. Çıtçıtı açmaya değecek sadece 36 kare.
Ne diyorduk? Kılıf. O yıllarda kim kılıfsız fotoğraf çekiyordu biliyor musunuz? Savaş muhabirleri, sıcak haber takip eden basın fotoğrafçıları. Zira kılıfla çıtçıtla, hatta objektif kapağıyla kaybedecek zamanları yoktu! Objektif değiştirmeye bile fırsatları olmadığından boyunlarında iki makineyle görev yapıyorlardı. Üstelik bir ülküleri vardı: Bir an önce savaşı durdurmak!
Peki şimdi aciliyet ne? Hemen şu anda, kılıfla, askıyla boğuşmadan, şimşek hızıyla makineyi elimize alarak, gecikmeden o asla ertelenemeyecek kareyi, hatta kareleri, saniyede otuz kere çekme aciliyeti, iştahı neden?
Yoksa artık her fotoğrafçı bir savaş muhabiri, sokaklar ise cephe mi oldu?
Ama daha kötüsü, bugünün kılıfsızlarının ülküsü, savaşı durdurmak bir yana, aksine daha da alevlendirmek, gerilimi daha da tırmandırmakmış gibi görünüyor.
sürecek