Bahri, filmin önermesini daha ilk anlarda kurar. İzleyiciler kulak misafiri olma deneyimine alışırken, film hızla birbirini izleyen konuşmalar arasında geçiş yapar. Figürlerin ve bağlamın yokluğu, bu dinleme hissini güçlendirir; bu da izleyicinin her şeyi bilen bir gözlemci konumuna ne kadar alışık olduğunu açığa çıkarır. Ne kadar çok şeyi görebildiğimizi kanıksamış durumdayız; buna karşılık Bahri’nin filmi, bize alışık olduğumuzdan çok daha azını göstererek bu görme arzusunu öne çıkarır. Bahri’nin izleyiciyi bu şekilde konumlandırması, filmin bir anında görüntünün tamamen kararması ama konuşmaların duyulmaya devam etmesiyle daha da karmaşıklaşır. Çok geçmeden film yapımcısının, neden çekim yaptığını sorgulayan polis memurlarıyla konuştuğunu anlarız. Bahri onlarla konuşurken objektif kapağı kameraya takılmıştır. Filmin üretimine yönelik bu ikinci fiziksel müdahale — polislerin talebiyle Bahri tarafından gerçekleştirilen müdahale — kamusal alanda kamera kullanan bir filmcinin, o kameranın mevcudiyeti hakkında yine o kamusal alanın sakinleriyle konuşmasının koşullarını ifşa eder; bu durum da mekândaki gözetim mekanizmalarıyla çelişir ve onları açığa çıkarır. Film artık gözetimi belgelemenin ötesinde, gözetimle birbirine dolanır. Bu an, rüzgârın kâğıdı neredeyse tamamen kaldırdığı ve Bahri’nin ağaçlar, banklar ve birkaç insanın bulunduğu kamusal bir meydanda olduğunu kısa süreliğine gördüğümüz başka bir anla karşıtlık oluşturur. Bahri, hiçbir şeyi filme alamama hâlinin absürtlüğüne işaret ederek gözetim mekanizmasını ortadan kaldırır. Böylece filmi dolduran konuşmalar, görüntüsüz protagonistlere dönüşür ve izleyicinin dikkatini, kamusal alanı kimlerin doldurduğuna ve bu protagonistlerin aslında ne hakkında kaygı duyduklarına çeker. Üstelik bunu, görüş alanı bir kâğıtla kapatılmış bir kameranın hilesi aracılığıyla yapar.
Bahri’nin filmi, görsel olarak neredeyse hiçbir şey göstermeyerek kendisini gözetim alanından açık biçimde ayıran bir alan yaratır. Hareketli görüntünün sınırlarını izlerken, izleyiciyi o görüntüden mahrum bırakır. Film, göremediğimizde ne olduğuna, görmediğimizde nasıl konuştuğumuza ya da aslında görmeye ne denli alışmış olduğumuza dair bir egzersizdir.
Filmden tanınabilir görüntüleri ve anlatıları geri çekerek, dünya çapında giderek daha fazla sınırlandırılan kamusal alanlarda olup bitenlerin absürtlüğüne ve bu alanların içkin şiddetine işaret eder Bahri. İzleyiciler olarak görüntüdeki en küçük harekete tutunuruz; anlatı düzleminde gerçekleşen konuşmalar ise hiperodak hâline gelir. Bahri’nin kamusal alandaki fiziksel mevcudiyeti bir düzeneğe dönüşür — film artık kameranın gördüğü şey hakkında değil, kameranın mevcudiyeti hakkındadır. Böylece kameranın kendisi filmin öznesine dönüşür.
Gördüğümüz şeyi görmemizi sağlayan mekanizmaları ifşa ederek Bahri, politikanın estetiğini açığa çıkarır: kamusal alanda aslında ne denli az politikanın icra edildiğini görmeye hazır mıyız? Bahri’nin kameranın önündeki beyaz kâğıdı ve o kameranın çevresinde meydana gelen her şey, politikanın estetiğinin bir toplamı, sarsıcı bir yokluktur.
Politika Olarak Estetik
Trinh Minh-ha’nın Reassemblage: From the Firelight to the Screen (1982) [9] isimli, Senegal’de çektiği görüntüler ile kendi sesinden aktarılan bir voice-over’ı bir araya getiren kırk dakikalık filmi; bir kültürel çevirmen, filmi yapan ve anlatan kişi olarak Minh-ha ile Senegalli özneleri arasındaki ilişkiyi söküme uğrattığı sayısız strateji içerir. Parçalı seslendirmesinde Minh-ha, Senegal hakkında konuşmadığını, bunun yerine Senagal’in yakınından konuştuğunu tekrar tekrar dile getirir. Tekrar edilen bu ifade üç işleve hizmet eder: İlki, konuşmanın öznesi ile hakkında konuşulan özne arasındaki mesafenin, “yakınından” zarfı aracılığıyla kabul edilmesi ve ifadeye dâhil edilmesidir. “Yakınında” sözcüğünün kullanımı, konuşan ile konusu arasındaki tüm mesafelere ve bu mesafelerin konuşma tarafından aşılıp aşılmadığına işaret eder. Bu ifade, zorunlu olarak karşıtını da içerir ve bu nedenle konuşan ile özne arasındaki boşluğa yerleşir. İkinci olarak, “hakkında konuşmak” ile “yakınından konuşmak” arasındaki ayrım, bir yer ya da bir halk hakkında konuşurken varsayılan otoriteleri sarsar. Minh-ha bu ayrımı yaparak kendi sözünü başka sözlerden ayırır; yalnızca konuşma itkisini değil, bunu reddetmenin de mümkün olduğunu kabul eder. Bu durumda sessizlik ya da reddetme etik bir pozisyona dönüşür. Üçüncü ve belki de biçimsel ve kavramsal olarak en önemli işlev ise, Minh-ha’nın bu ifadeyi birçok kez tekrar ederek voice-over metninin kendisini altüst etmesidir. Tekrar yoluyla ifade büyüsel bir niteliğe bürünür: konuşan ile özne arasındaki sınırı gevşetmeye yönelik, kendini yatıştırıcı bir girişim hâline gelir. Konuşan ile özne, açıklayıcı bir ilişki kurmadan aynı alanı işgal eder. İzleyici de bu geçirgen anlatı alanına dâhil edilir; bize hitap edilmez ya da bizimle konuşulmaz . Biz yalnızca oradayızdır. Sanatçı konuşur ve anlatıyı kurarken de konuşmayı sürdürür; bu da sözünün devam eden bir eylem olduğu hissini güçlendirir. Buradaki zaman doğrusal değil, katmanlıdır. Geçmiş şimdi içinde var olurken gelecekte de çoklu biçimlerde varlığını sürdürecektir, birbirine temas eden ve eşzamanlı bir zamansallık.
Minh-ha ayrıca “her yerde mevcut olma” hâlinden söz eder; bu ifade “göz” (eye) ve “ben”e (I) işaret ediyor olabilir. (İngilizce) [10] konuşma dilindeki “eye” ve “I” arasındaki muğlaklık, Minh-ha’nın montajının izleyici/dinleyiciye tam da burada deneyimlettirdiği şeydir: “Ben” adına konuştuğu ve onu temsil ettiği varsayılan göz, muğlak bırakılır; böylece izleyici bu ikisini birbirinden ayırabilir: Bir ben‘in var olduğu yerde, ben’ler için konuşur gibi gözüken gözü üretmek üzere bir göz ortaya çıkar.