Buradan, 2019 yılında Singapur Bienali’nde sergilediğim A Study on Endless Archipelagos (Sonsuz Takımadalar Üzerine Bir Çalışma)[6] yerleştirmesine geçmek istiyorum. Senelerdir biriktirdiğim taşlardan ortaya çıkan bir iş bu aslında. İlk versiyonunu Sibel Horada’nın Daire Galeri’de gerçekleştirdiği grup sergisi olan Bir Batık Ada ve Yüzeyde Kalma Taktikleri’nde göstermiştim. Bir iş niyet edildiği andan itibaren bir sürece tanıklık ettiği gibi, o süreç boyunca dönüşümlere de uğrayabiliyor. Materyalin ardındaki görünmeyen hikayeler de su yüzüne çıkmaya başlıyor bu süreçte.
İçgüdüsel olarak biriktirdiğim bu taşları ilk etapta, yaşadığım Heybeliada’nın arka tarafındaki Terk-i Dünya Manastırı’nın bulunduğu bölgede, ormana atılmış olan molozların arasından toplamaya başladım. Doğanın içerisinde, zaman içinde antropomorfik formlara dönüşmüş fayanslar, tuğla parçaları, kırılmış duvar fragmanları gibi bağlamından kopmuş parçalardan oluşuyordu biriktirdiklerim. Sadece parçası olduğu mimariden ayrılan elementler gibi değillerdi, aynı zamanda yeni varlıklara dönüşmüşlerdi. Hepimizin yaptığı bir şey, taş toplamak ya da belirli şeyleri biriktirmek. Bu bir nevi bir düşünme pratiği gibi geliyor bana. Evrenden kopmuş bazı partikülleri kendinden bir şeye dönüştürüp yola devam etmek gibi. İşte bu parçalar birikmeye devam ettikçe bir topluluk hissi vermeye başladılar. Her biri bir mimarinin parçası, ancak bir yandan da kökünden koparılmış ve fiziksel olarak var olmayana işaret eden ipuçları gibi. Sonraları, gittiğim seyahatlerde de bu taş toplama eylemine ve biriktirmeye devam ettim.[7]
Bunları toplarken bir işe dönüştürmeyi niyet etmedim açıkçası. Birikenlerle beraber yaşamak ve onları tek tek incelemek, bilinmeyene dair bir kapı aralamak gibi geliyor hep. Başka bir zaman diliminden kopmuş bir şeyin külliyatını tutmak ve muhafaza etmek gibi… Sonraları bu parçalar bir araya gelmeye başlayınca bir şeyler ifade etmeye başladılar.
Gittiğim diğer kentlerde biriktirdiğim taşlar çoğunlukla bir önceki güne dair ipucu veren yıkıntılardan geliyordu. Örneğin Bangladeş’teki sergi sırasında sergideki sanatçılardan biriyle kentin içerisinde yürüyüşe çıkmıştık. Orada tesadüfi olarak bir eski bir Ermeni mahallesi keşfettik ve bu fotoğrafta[8] görünen de bahsi geçen mahalledeki eski Ermeni kütüphanesinin kalıntıları.
İçeri girdiğimde, Heybeliada’nın arka tarafındaki moloz yığınları gibi devasa yığınlar vardı. Bütün o yaşanmışlık dalgasını yaratan milyonlarca zaman dilimiyle karşı karşıya olma hissiyle yüzleşirken, diğer yandan yerde duran bir taşı alma eğilimi gösterdiğimde, bu dürtünün ardındaki niyeti de sorgulamaya başladım. Onu alırken “Özünden koparıyor muyum?” gibi sorularla arada kalıp kendimden şüphe ettiğim anlar çok oldu. Yabancı bir coğrafyada kendimden bir yansıma olduklarına inanarak üç küçük parça alıp cebime koydum. Yıllar yılı rafımda uzaktan onlar beni izledi, ben onları. Bunları bir işin parçası haline getime konusunda çok istekli değildim. Bir şekilde onları taşıdıkları tarihsel ve kimiksel referanslardan dolayı tüketime açarım endişesi vardı içimde. Nasıl bir forma evrilebilecekleri konusunda uzun süre emin olamadım. Bu hassas dengelerin bilincinde olarak bir yandan kafamda taşıdığım sorularla inişler, çıkışlar yaşadım. Sanırım 3-4 yıl sonrasında, atölyede üzerinde oynadığım bronz ayaklarla birleşerek ayaklandılar. Bir şekilde bağlamından kopmuş ve görünmezleşmiş bir yığının binlerce partiküllerden tek bir tanesi olarak kalmış bu parçaların, benzer bir kader paylaşan başka parçalarla bir araya geldiğinde farklı bir varolma taktiği geliştirdiğini gördüm. Bu parçalarla farklı alternatif kompozisyonlar üzerinde oynadıkça sürekli yer değiştiren ve kendini yenileyen kara parçalarını andırmaya başladılar. İşi A Study on Endless Archipelago olarak adlandırmam da kökünden kopmuş bu zamansal parçacıkların kendi içinde takım adalara dönüşmesi ve aktive edilen tarih, taşlaşan zaman ve kendi içinde yaşadığı kırılmalara işaret etmesine bağlanıyordu.
Son olarak imge, niyet ve hassas sınırlara değinmek istediğim bir işten bahsetmek istiyorum. Bu göstereceğim iş, daha sonraları bir filme evrilmiş bir kolaj serisi. Bu seri, 2017 yılından bu yana, Hindistan ve Pakistan sınırındaki Punjab bölgesini çalıştığım araştırmayla ortaya çıktı. Esasında herhangi bir iş üretme fikriyle değil, 2016 sonbaharında Amritsar’a yaptığım gezi amaçlı bir ziyaretle başladı bu yolculuk. 1947’de yaşanan büyük mübadele sonucu oluşan tarihsel kırılmanın yarattığı bölünme sınırın her iki tarafında da derin boşluklar ve yaralar bıraktı. Gittiğim ilk seyahatte bu kırılmanın kalıntılarını terk edilmiş binalarda ve çatışmaların izlerini taşıyan yapılarda gördüğümde, bu izler çok tanıdık bir his bıraktı.
Öznesi olmadığınız bir coğrafyada, öznesi olmadığınız bir anlatıda bile kendinize ait bir iz veya bir yansıma gördüğünüzde, kendinizi onun bir parçası olarak hissedebilir, bu anlatıların yaşanmışlıklarını kendiniz üzerinden okuyabilirsiniz. Bu aşinalığı sürekli kendime hatırlatarak, bu tandık gelen izleri ve göstergeleri, belirli an ve duyguları takip etmeye başladım ve kırılganlığının bilincinde olarak bilinmeyenlerde ilerlemeye çalıştım, diyebilirim. Bütün bunların farkında olup aynı zamanda imgesel bir dil inşa etme döngüsü kendinizi sürekli masaya yatırma halini de gerektiriyor bence.
Bu süreçte, 2017 yılından itibaren Punjab bölgesinin çoğunluklu olarak bu tarihsel süreci ve yarattığı kırılmanın yaşandığı kentleri olan Amritsar, Chandigarh, Patiala gibi şehirlerine yaptığım seyahatlerde bir seri fotoğraf çektim. Bunlar bir noktada tüm bu yolculuğun duyusal sürecinde oluşturmaya başladığım ve kendi içlerinde imgenin kendisini yapıbozuma uğratmaya çalışan kolajlara dönüşmeye başladılar.[9]
Kolajlarda görüdüğünüz mozaik benzeri kareler birçok işimde farklı şekillerde tekrar eden bir motif ve metot diyebilirim. Parçalardan bir bütün oluşturma ya da bir yerden bir yere bir şeyi akıtma haline vesile olan hareketlerin göstergeleri gibiler. Özellikle de tarihsel bir elementi aktive etmeye yarayan ve ona bir ivme veren bir element gibi de geliyor. Bu kolajlarda akan bu kareler, kentin içerisinde yürürken karşıma çıkan ve eski izleri geride bırakan, şehre yeni döşenen mermer döşemelerin veya beyaz kareler içine alınarak altı çizilen mermi izlerinin birer yanısması gibi oldular. Birbirini tercüme etmeye başlayan bu göstergeler kendiliğinden akışkan yeni bir bedene evrildiler. Bu kolaj serisiyle başlayan araştırma sonraları sınırın diğer tarafını görme dürtüsüne bıraktı kendini. Bir şeyi diğer taraftan görüp okuma isteği kendi içinde bir görme ihtilafını da içinde barındırıyor bence. Bu anlamda sınırın diğer tarafından bu hikayeye bakmaya karar verdim.
Bu fotoğrafın yarısı Amritsar’dan, diğeri sınırın diğer tarafındaki Lahor’daki bir çatıdan çekildi. Görünmez ancak kendi içinde sert olan bir sınır ile ikiye bölünmüş bir bütün gibiler.[10]
Bütün bu bölünmüşlükler içerisinde yabancı olduğum bu yerin dinamiklerini anlamaya çalışırken bir yandan da kendi arayışımı sorguluyordum. Bu sadece niyet ettiğim şeyle ilgili değildi, niyet ettiğim şeyin beni nereye götüreceği muamması da söz konusuydu. Lahor’a geldiğim zaman beklemediğim bir nesne ile karşılaştım. Aslında bu nesneye daha önce gördüğüm fotoğraflardan aşinaydım ancak tam olarak neden ona dair bir çekimim olduğunu bilmiyordum. Lahor Müzesindeki ilk karşılaşmamız gerçekten özel bir andı benim için.[11]