Açlık Sınırına Ulaşamayanların Hayatta Kalma Sanatı

“Hayatta kalma becerileri yüksek birisin” cümlesi yüzüme söylendiğinde (siz bunu arkadaşı, yoldaşı, partneri, hocası, kocası, psikoloğu, psikiyatristi gibi bir skaladan biri söylemiş gibi düşünebilirsiniz) aklımda üç şarkı peşi sıra çalmaya başladı. Bunu bir başkasının size söylemesi ile sizin söylemeniz, hatta öncesinde kabul edip kendinize “hayatta kalan” diyebilmeniz arasında epeyce bir mesafe var. Bu mesafeyi kat etmeye çalışırken yorgun düşenlerden biri olarak hayatta kalabilme biçimlerimizin binbir yolundan sadece birine değineceğim bugün.
Öncelikle şunu söyleyerek başlayayım. Bu yazı bir cinsel şiddetten hayatta kalma/sağ çıkma yazısı değil ve yazıda intihara dair bir ibare bulunmuyor. Hayatta kalma deyince genel kanı bu bağlamda düşünüldüğünden, yazıya başlarken nefesinizi tuttuysanız derin bir nefes vererek yazının devamını tetiklenmeden okuyabilirsiniz. Yine de yazıda kültür emekçileri için “çok acı var Rocky!” Çünkü burası bildiğiniz Survivor ve düştüğümüz ada değil, hayatımızın ta kendisi.
Kültürün, sanatın, akademinin, araştırmanın ve sivil toplumun içinde var olabilmenin kendisi uzun zamandır bir hayatta kalma parkuruna dönüşmüş durumda. Üretebilmek için önce üretmenin koşullarını üretmeniz gerekiyor. Olabilecek en asgari şekilde; yazmak için zamanı, araştırma için kaynağı, sanat için malzemeyi, etkinlik için mekânı bulmanız gerekiyor. Destek bulabilmek için “proje” yazmanız, “proje” yazabilmek için ücretsiz çalışabileceğiniz zamanı yaratmanız… Çağrıların çoğu bireysel değil kurumsal olduğu için bir çatı bulmanız lazım. “Proje” kabul edilirse bu kez onu yürütürken bir sonrakini düşünmeye başlamalısınız. Çünkü yaptığınız işin üç ay, altı ay ya da bir yıl sonra devam edip etmeyeceğini bilmiyorsunuz. Survivor’ın parkurları en azından belli. Bizim parkurda ise etaplar sürekli değişiyor. Bir etapta açık çağrı, diğer etapta sizin için şartları karşılayan çağrı, öbüründe tam zamanlı ilan kovalıyorsunuz. Ders açılırsa akademisyen, proje olursa araştırmacı, etkinlik olursa konuşmacı/eğitmen, atölye olursa yürütücü, metin gelirse editörsünüz. Ayda üç-dört ayrı işte çalışıp bütün bunların toplamında bir maaş kazanamayabiliyorsunuz. Takviminiz hınca hınç dolu, teslim tarihleriniz yakanıza yapışmış, yorgunluğunuz baki; geliriniz ise bütün yaptığınız işlere rağmen ancak açlık sınırında kalıyor.
Bu koşullar içerisinde on yıldan fazladır debelenen biri olarak yıllardır en düşük seviyeden “yevmiyeli” olarak çalışıyorum ve aynı zamanda uzun zamandır işsizim. İki cümle birbiriyle çelişiyor gibi görünse de sürekli çalışarak işsiz kalmak mümkün. Çünkü para kazanmakla güvenceli bir işte çalışmak aynı şey değil. Bir ay üç-dört farklı işten para almanız; düzenli bir geliriniz, ücretli izniniz, sigortanız, emekliliğinize sayılan prim gününüz olduğu anlamına gelmiyor. Hatta daha temelinden, sağlık güvenceniz yoksa hastaneye gitmek, doktora görünmek, ilacınızı reçete ettirip indirimli almak bile ayrı bir hesap kitap meselesi. Sigortasız ya da ayın birkaç günü sigortalı çalışmak, bir sonraki ay ne kazanacağını bilmemek, kötü ücretli bir işi reddedememek artık istisnai bir durum değil. Yani çalışıyoruz ama çalışmanın karşılığında ne ücret ne de onunla birlikte gelmesi gereken sosyal hakları alabiliyoruz. Bütün bunlar, iş hayatımızın başında ya da yolumuzu değiştirerek dâhil olduğumuz yeni alanda yaşadığımız yahut ekonomik krizin içinde karşılaştığımız geçici bir dönem de değil, maalesef. Şu an etrafımdaki birkaç kişi hariç herkes işsiz ve aynı zamanda güvencesizliğin kronik koşulları altında çalışıyor. Üstelik gönüllü ve ücretsiz emeklerimiz hariç.
Dahası üç-dört işte çalışıyoruz derken aslında eksik söylüyoruz. Önce üç-dört ücretli işte çalışıyor, sonra eve dönüp —ya da zaten evde çalışıyorsak bilgisayarı kapatıp— hayatın devam etmesini sağlayan ücretsiz işe geçiyoruz. Yani bunun bakım emeği tarafına: Çocuğumuza, ebeveynimize, kardeşimize, eşimize yemek yapıyor, kişisel bakımı ve hijyeni sağlıyor, hastaneye gidiyor, ilaç takip ediyor, yaşamı örgütlüyor, kriz yönetiyor, evimizi ve hayatımızı çekip çeviriyoruz. Bazen bakım veren olarak yalnızca birinin yanında duruyor, onu sakinleştiriyor ve toparlıyoruz. Kendi hayatımızı sürdürmeye çalışırken başka hayatların da sürdürülebilmesi için görünmeyen devasa bir başka emek veriyoruz. Bakım emeği meredi işte ne özgeçmişte ne CV’de ne portfolyoda görünüyor.
Şimdi bütün bunları bir de politik bir özne olarak ve örgütlü hayatın parçası olarak yapmaya çalışmak var. Sivil alanın giderek daraldığı bir yerde kültür sanatla sivil toplum arasında kendinize bir üretim alanı açmaya çalışıyorsunuz. Peki politikanız varsa ne oluyor, siyasette ya da sivil alanda örgütlüyseniz iş nasıl ilerliyor? “Özgür Filistin” diyorsanız, LGBTİ+ hakları konusunda sözünüzü eğip bükmüyorsanız, Kürt meselesinde makbul sınırlar içerisinde kalmıyorsanız durum değişiyor. Politik pozisyonunuz işlerinizde ve araştırmalardaki konumsallığınızda “woke”[1] bulunuyorsa, politik kimliğiniz “proje” başvurularının vizyon-misyon kısmına yazılan risksiz birkaç kelimeden ibaret değilse, kapılar bir bir kapanıyor.
Geçiyorum destek sağlayan kurumları, kültür sanat alanı sizi ne kadar görüyor? Politik bir kadınsanız, toplumsal hareketlerde örgütlüyseniz, feministseniz, lubunyaysanız, hem Kürt hem lubunyaysanız; sanatınızı, araştırmanızı, sözünüzü, bedeninizi ve politik konumunuzu birbirinden ayırıp kapıda bırakamıyorsanız, zaten dapdar hale getirilen bu alanın içinde size ne kadarlık bir yer kalıyor?
Bir başka mesele: Kimler bağımsız olmanın bedelini karşılayabiliyor, kimden, neden, hangi maddi ve yapısal koşullar sayesinde? Düzenli geliriniz bulunmuyorsa; aileden gelen desteğiniz, mülkünüz, birkaç ay sizi taşıyacak birikiminiz yoksa; gerektiğinde hesabınıza para aktarabilecek bir partneriniz, sevgiliniz, eşiniz, dostunuz, sponsorunuz da yoksa bağımsız olmak tam olarak nasıl mümkün oluyor? Tüm bu bağımsızların (yahut ben kendime serbest gezen tavuk diyorum bağımsız araştırmacı gibi title’’ara ithafen) kirayı, faturayı nasıl ödediği pek konuşulmuyor. Kültür sanat alanında üretilen işleri görüyoruz ama o işleri mümkün kılan hayatları pek görmüyoruz. Telifler, honorarium, hizmet sözleşmeleri yapıyor muyuz? Yapılanlar da emeği karşılıyor mu? Sergiyi, etkinliği, kitabı görüyoruz, yazıyı okuyoruz, festivale gidiyoruz, araştırmayı inceliyoruz; ama bunlar hazırlanırken sanatçının, emekçinin, işçinin, araştırmacının karnını nasıl doyurduğunu, metin düzenlerken ya da yazı yazarken kirayı nasıl ödediğini, iki proje arasındaki bir buçuk yılda ne yaptığını, ders saati ücretli akademisyenin Mayıs-Ekim arasında nasıl geçindiğini pek sormuyoruz.
Hadi üretim için gereken temel masraflarını çıkarabildiğimizi varsayalım (gökten zembille indi). Malzemeyi aldık, yol parasını bulduk, ekipmanı kiraladık. Bunların hepsini karşılayabildiğimiz o nadir, mutlu senaryodayız. Peki biz neyle yaşıyoruz? Hizmet sözleşmesinde asgari ücreti gören kaç kişi, hatta önce sözleşme gören kaç kişi var, onu bile bilmiyoruz. Üstelik sözleşmelerde yazan ücret, çoğu zaman yapılan işin yalnızca görünen kısmının karşılığı. Yani asgari ücreti görmek bir yana, emeğin hangi kısmı için ücret aldığımızı bulmak bile ayrı bir araştırma/dosya konusu.
Bir işin bütçesinin olması, o işi yapanın yaşayabildiği anlamına gelmiyor. Sürdürülebilirlik… Bunu hiç açmayacağım çünkü sürdürebildiğimiz tek şey mücadelenin kendisi.
Kaldı ki buraya kadar anlattığım bütün bu güvencesizliğe rağmen hâlâ bir ayrıcalıktan söz ediyorum: İş bulabilmekten. Bir iş, iki iş, üç iş, dört iş, asgari ücret etmeyen hizmet sözleşmeleri, sigortasızlık, varsa da eksik sigorta… Bunların hepsi en azından parkura alınmış olduğunuz anlamına geliyor. Bir de o parkura artık hiç çağrılmayanlar var.
Yedi ay önce LinkedIn’de bu işsizlik haline dair bir gönderi paylaştığımda, son bir buçuk yılda 76 işe başvurduğumu ve tek bir iş görüşmesine dahi çağrılmadığımı anlatmıştım. Başvurduğum işlerin sadece dördü akademik, on kadarı idari pozisyondu; gerisi sivil toplum kuruluşları ve birkaç şirketti — hiçbirinden ne bir kabul ne bir ret maili geldi. Kimimiz “aşırı nitelikli” bulunup uzak tutuluyor, kimimiz alan dışı sayılıyordu; oysa aslında kaç kuruşa geçinmeye çalıştığımızı kimse bilmiyordu. O gönderide sorduğum tek şey şuydu: “İş arayışınız ve görüşmeleriniz nasıl tamamlanıyor da işe alınabiliyorsunuz?” Gönderi 20 binden fazla görüntülendi, yüzlerce etkileşim aldı, pek çok kişiden gelen mesaj bu durumda debelenenler olarak az sayıda olmadığımızı ama kişilerin artık bunları açık açık konuşup hiçbir çare, ses bulmadıklarını, bireysel çevrelerinde dahi konuşmaktan bıktıklarını paylaştılar. Sayılardan çok, gelen yorumlar ve mesajlar aynı parkurda ne kadar kalabalık olduğumuzu gösteriyordu. Ben “insanlar nasıl iş buluyor?” diye sorarken, çevrem dışında da pek çok kişi aynı şeyi soruyordu.
Nitekim bu mesele oldukça politik. Daralan sivil alanın, kültür sanatın ve akademinin kapıları herkesin yüzüne aynı biçimde kapanmıyor. Politik kimliğiniz, örgütlülüğünüz, lubunyalığınız, feministliğiniz, cinsiyetiniz, yaşınız, bedensel ve zihinsel durumunuz, ürettiğiniz söz, iş bulma ve geçinebilme ihtimalinizi azaltmıyor; çalışabileceğiniz alanı tamamen ortadan kaldırıyor. Yıllarca biriktirdiğiniz deneyim, ilmek ilmek ördüğünüz kimliğiniz bir anda “fazla politik”, “fazla aktivist”, “fazla niş”, fazla woke bulunabiliyor. Fazla görünmekten bir anda görünmez bir alana düşüyorsunuz. Survivor terminolojisiyle devam edeceksek bazılarımız parkurda sürünüyor, bazılarımız artık yarışmacı listesinde bile yok. Ama asıl numara şu: Yarışmadan elenince adadan gidemiyorsunuz. İşte sivil ölüm biraz böyle bir şey. İş bulamıyorsunuz, geçim kaynağınız yok. Yanıtsız başvurular, görüşmelere dahi çağrılmamalar, başvuracak bir imkânın dahi yokluğu. Yavaş yavaş alanlardan, kamusal hayattan, kendi hayatınızı sürdürebileceğiniz maddi imkânlardan dışarı düşüyorsunuz. Ama kira ve faturaları ödeme yükümlülüğü devam ediyor. Bakım emeği devam ediyor. Hayat, biz onu finanse edemesek de devam ediyor. Ne yazık ki hâlâ adadayız.
Her şeye rağmen şanslıysak bir süreliğine dayanışma ile hayatta kalabiliyoruz. Halen. Bir atölye. Borç. Paylaşılan ev. Birlikte pişirilen yemek. Bazen doğrudan nakit. Dayanışarak, birbirimizi düpedüz hayatta tutuyoruz. Elbette birbirimizi hayatta tutabilmemiz çok kıymetli fakat birbirimizi hayatta tutmak zorunda bırakılmamız değil.
Üç iş. Dört iş. Ders saati. Editörlük. Proje. Rapor. Atölye. Araştırma. Bakım emeği. İş arama. Tükenmişlik. Depresyon. İzolasyon… Bunlardan artakalan zamanda okuyup tartışacağız ve yazacağız, öyle mi?
Üretebilmek için hayatta kalmanız gerekiyor, hayatta kalmaya çalışırken ise ne üretime ne de başka üretimleri takip etmeye mecaliniz kalıyor. Görünmezleştikçe daha az iş buluyor, parkurun biraz daha dışına itiliyorsunuz. Ve evet, tekrar ediyorum: Adadan hâlâ gidemiyorsunuz. Ertesi gün başka bir ilana bakıyorsunuz. Hâlâ bir şeyler üretmek, bir şeyler yapmak, hayatınızı kurmak/yaşamak/sürdürmek istiyorsunuz.
Şimdi baştaki cümleye dönüyorum: “Hayatta kalma becerileri yüksek birisin.” Hangi hayatta kalıyoruz?
Kirasını ödeyemediğimiz, dinlenemediğimiz, gelecek kuramadığımız, emeğimizin karşılığını alamadığımız, emeğimize denk geleni alabileceğimiz kapıların aralığından bakamıyor oluşumuz, birbirimizin sosyal güvenlik sistemine dönüştüğümüz bu hayatın neresinde kalıyoruz? Zaten becerimiz hayatta kalmak değil; hayata tutunabilmek. Umudu, inadı, mücadeleyi diri tutabilme becerisi. Tüm bu şartlarda pes etmek, yıkılmak, darmaduman olmak da bu becerimizin parçası.
Nitekim hâlâ hayattayız. Kulağımızda Gloria Gaynor, Destiny’s Child ve Survivor birbiri ardına çalmaya devam ediyor.
[1] Woke: İngilizcede “uyanık/uyanmış” anlamına gelen wake fiilinden türeyen kavram. İlk olarak, ABD’de Siyahların ırkçılık ve toplumsal adaletsizlik karşısındaki politik farkındalığını ifade etmek için kullanılmaya başlandı. Zamanla toplumsal cinsiyet eşitsizliği, LGBTİ+ hakları ve farklı ayrımcılık biçimlerine karşı politik duyarlılığı da kapsayan bir anlam kazandı. Bugün ise özellikle sağ, otoriter ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin dilinde; eşitlikçi, LGBTİ+ haklarını savunan, ırkçılık karşıtı ve kesişimsel politikaları, bunları savunan kişi, kurum ve hareketleri küçümsemek, “aşırı” ilan etmek ve itibarsızlaştırmak için kullanılan olumsuz bir etikete dönüşmüş durumda.
Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.
Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.
Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.
Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.