Birbirine Değen Şeyler

Salpi Özgür

Taksim’in suskunlaşan sokaklarından galeri mekânlarına, felsefi karşılaşmalardan kayıpların ardından süren sessiz içsel konuşmalara uzanan bu metinde Salpi Özgür; küratörlük pratiği, kamusal alan ve insan ilişkileri ekseninde diyalog kavramını sorguluyor. Kentin yitirilen canlılığını sergileme pratiğinin imkânlarında ararken, insanın ötekiyle, hafızayla ve dünyayla kurduğu dönüştürücü bağları teorik açılımlarla ele alıyor.

Potsdamer Platz, Ernst Ludwig Kirchner, 1914

Şimdilerde Taksim Meydanı’nda ne zaman yürüsem tuhaf bir grilik içinde süzüldüğümü hissediyorum. İster istemez daha canlı zamanlarını, büfeleri ve kendi kaosuna düzen kurmuş insan kümelerini hatırlıyorum. Bir zamanlar sokakları birbiriyle konuşan bu semtte, şimdi sanki her sokak bir diğerine meydan okuyor. Bir şehri ne canlı kılar diye düşünüyorum haliyle. 

Konuşmalar kaldırımlara taşar. Köşede birini beklersin. Bir yabancı adres sorar. Bir çocuk koşuşturur. Yan masanın hararetli sohbetine kulak misafiri olursun. Şehrin hayatı, insanlar arasındaki bu küçük temaslarda dolaşır. Etkileşim ortadan kalktığında şehir fiziksel olarak var olmaya devam eder. Binalar yerindedir, sokaklar yerindedir, trafik çalışır ama ortak dünya yavaş yavaş yok olur. Yakın zamanda Berlin’deki Ruin und Rausch sergisinde gördüğüm Kirchner’in Potsdamer Platz tablosu tam da bu donukluğu hissettirmişti bana… Şehir kalabalıktır ama kimse birbirinin dünyasına değmez, şehir başka bir şeye dönüşür.

İnsanların birbirleriyle gerçekten konuşabildiği, birbirlerine görünebildiği ve farklılıklarıyla birlikte bir arada durabildiği kamusal alanlar çekildiğinde, ortak dünya da parçalanmaya başlar. Hannah Arendt’in bahsettiği o “ortak dünya” kavramını bizzat yaşayarak anlıyorum;[1] bizi bir arada tutan temaslar geri çekildiğinde geriye birbirine çoktan yabancılaşmış insanların aynı sokakları arşınlaması kalıyor. Şehrin canlılığına dair o ilk sezgim tam da burada anlam kazanıyor. Yaşam, insanların sadece aynı mekânda bulunmasının da ötesinde, birbirlerinin dünyasına temas edebilmesinde saklı.

Kentin sokaklarındaki rastlantısal karşılaşmalar, sergi mekânında kasıtlı olarak aradığımız bir mümküne dönüşüyor. Kamusal alan bize kendiliğinden gelişen, rastlantısal bir temas zemini sunarken; bir sergi kurgulamak, bu karşılaşmaların gerçekleşebileceği kontrollü ama ucu açık yeni bir kamusal alan yaratma çabası aslında. Şehrin akışında kaybolan ya da engellenen o diyaloğu, duvarların arasında yeniden üretmeye çalışıyoruz.

Geçtiğimiz sene bir küratörlük programına kabul aldım ve bu süreçte diyaloğun yalnızca insanlar arasında değil; nesneler, mekânlar ve bağlamlar arasında nasıl anlamlar kurguladığına tanıklık etme fırsatım oldu. Bir sergiyi dev bir örümcek ağına benzetebiliriz. Mekân eserle konuşur, eser başka bir eserle. Metin görüntüye altyapı oluşturur, görüntü metni bozar. Işık, mesafe, yerleştirme biçimi ve hatta boşluklar bile bizim eserlere nasıl bakacağımızı etkiler. Ziyaretçi sergiyi izlemekle kalmaz; ona cevap verir, onu yeniden yorumlar ve böylece serginin anlam üretim sürecine katılır.

Anlam, nesnelerin içinde hazır bulunmak yerine karşılaşmaların içinde ortaya çıkar.

Bu tecrübe, küratörlüğe dair anlayışımı değiştirdi. Küratörlüğü sanat için bir çeşit proje yönetimi olarak görmekten uzaklaşıp, karşılaşmaların ve konuşmaların gerçekleşebileceği koşulları yaratma pratiği olarak tanımlamaya başladım. Nicolas Bourriaud’nun İlişkisel Estetik’te[2] vurguladığı gibi, sanat eserini kendi başına duran, tamamlanmış ve kapalı bir nesneden ziyade insanlar arasında geçici ilişkiler, küçük dünyalar ve temas alanları üreten canlı bir zemin olarak düşünüyorum artık. Eserin anlamı, nesnenin kendisinden çok onun etrafında oluşan karşılaşmalarda beliriyor.

Rirkrit Tiravanija’nın galeri mekânını bedava yemek ikram edilen bir mutfağa dönüştürerek nesnesizleştirdiği o ikonik yaklaşım, bugün hâlâ bu temas arayışına ilham veriyor. Nitekim yakın zamanda Galerie im Körnerpark’ta Canberk Akçal’ın düzenlediği Sofra sergisinin reading & gathering etkinliğine katıldığımda, Canberk masanın üstünde sergilediği kişisel tarihinden kopup gelen nesneleri nasıl seçtiğini anlattı ve elbette tüm bu sohbet kendi kişisel tarihime bakma alanını açtı bana. Sergilemek için hayatımdan beş nesne seçecek olsam; ne seçerdim? Sadeleştirsem, kendi hikayemden geriye ne kalırdı? Sanatı bir masa ve nesneler etrafında toplanma, paylaşma ve konuşma eylemine dönüştürerek bize o canlı temas alanını açtığı için Canberk’e de burada içten bir teşekkür borçluyum.

Rirkrit Tiravanija, Untitled 1992-1995 (free/still), 1992/1995/1997/1998/1999/2003/2007/2011, Installation view, 303 Gallery, New York, 1995, 303 Gallery katkılarıyla

Canberk Akçal, Participatory Dinner Performance, Galerie im Körnerpark, 2026

Küratörlük yolculuğumda yolum Hans Ulrich Obrist’in düşünce dünyası ile kesiştiğinde de tam olarak bunu yeniden hissettim.[3] Bence küratörlük kariyerinin de ötesinde Obrist diyaloğu bir sanat biçimi olarak yaşıyor. Sanatçılarla yapılan o uzun soluklu söyleşiler bu yüzden kıymetli. O konuşmalar düşüncenin konuşma sırasında nasıl hareket ettiğini, sorularla nasıl değiştiğini ve başka bir insanın merakıyla nasıl bambaşka ufuklara yelken açabildiğini görünür kılıyor. Belki de küratörün temel işi tam olarak cevapları sergilemek yerine diyaloğun gerçekleşebileceği koşulları yaratmaktır. 

Fakat zamanla şunu da sormaya başladım: Diyalog tam olarak nedir?

Uzun süre “diyalog” kelimesini hiç sevmedim. Özellikle barış çalışmaları ve sivil toplum alanına ilk girdiğimde bu kelime bana fazlasıyla muğlak, gösterişli ve yer yer içi boş geliyordu. Dillere pelesenk bir laftı şu diyalog. Ama iki insanın konuşmasının gerçekten neyi değiştirdiğini anlamıyordum. İki insan konuştuğunda gerçekten ne değişebilir?

Sonra eğitmen ve kolaylaştırıcı oldum. İnsanların bir araya geldiği, birbirini dinlediği, anlaşmazlıklarını ifade ettiği ve birlikte düşünmeye çalıştığı süreçlerin içinde yer almaya başladım. Burada, daha önce sandığımın aksine diyaloğun yalnızca uyumlu ve pürüzsüz bir iletişimle sınırlı kalmadığını gördüm.

Salomé, Pink Sumo Wrestlers, 1982

Geçtiğimiz ay, çok sevdiğim bir dostumla sergi gezerken Salomé’nin bir tablosu önünde durduk. Dönüp bana “Sence de vücutlarıyla konuşuyor gibi değiller mi?” diye sordu. Bu soruyla beraber esere bakışım kökten değişti ve Junge Wilde’ın meşhur isimlerinden Salomé’nin sumoları konu aldığı eserlerine merak duymaya başladım. Benim için diyalog tam da böyle bir şeydi.

Kiminde birbirlerine meydan okuyor, kiminde de birbirlerini deviriyorlar. Pembe Sumo Güreşçileri de işte tam o devrilme anını resmediyor. Karşı karşıya gelen iki beden, uyumlu bir uzlaşıdan ziyade sınırların zorlandığı, güç ve dengelerin sürekli tartıldığı canlı bir temas anını resmeder. İki figürün birbirine dokunduğu o an, çatışmalı ama bir o kadar da dönüştürücü bir karşılaşma zeminidir.

Diyalog, karşılaşmanın dönüştürücü —ve çoğu zaman sarsıcı— ihtimalidir.

Diyaloğu hep konforlu bir uzlaşı sanma eğilimindeyiz. Oysa Chantal Mouffe’un siyasal olanı tanımlarken dikkat çektiği gibi, ortak dünya herkesin uysalca el sıkıştığı steril bir alan olmak yerine, çatışmanın ve kaçınılmaz farkların dostane bir gerilim içinde var olabildiği zeminlerde yükselir.[4] Gerçek diyalog tam olarak böyle başlar. Mikhail Bakhtin’in Dostoyevski romanlarında aradığı o “çokseslilik” gibi, anlam tek ve kapalı bir sesin içinde tamamlanmaz.[5] Bir söz başka bir söz ile karşılaştığında yeni anlamlar kazanır. Bir insanın söylediği şey de yalnızca kendi sesinden oluşmaz; daha önce duyduğu, cevap verdiği ve başkalarından aldığı sözlerle birlikte şekillenir. İnsan da kendi sesinden ibaret kalmaz; başkalarının sesleri, bakışları, kelimeleri ve cevapları tarafından sürekli biçim alır.

İnsan, yalnızca kendi başına var olan özerk ve kapalı bir özne olmaktan öte, ötekiyle kurduğu ilişki içinde ortaya çıkar. Martin Buber’in o meşhur ayrımında olduğu gibi dünyayı bir nesneler toplamı olarak gördüğümüz “Ben-O” ilişkisinden, karşıdakinin biricikliğine teslim olduğumuz “Ben-Sen” karşılaşmasına geçeriz.[6] Başka bir insanla gerçekten karşılaştığımızda o, hakkında sadece bilgi edindiğimiz yalın bir nesne olmaktan sıyrılır. Emmanuel Levinas’ın söylediği gibi, Öteki’nin yüzü zihnimizdeki hiçbir kategoriye tam olarak sığmaz.[7] Bu ayrım benim için önemli çünkü diyalog karşımızdakini bir kutuya sıkıştırmadan veya nesneleştirmeden olduğu gibi karşılayabilmektir.

Bir insanı tamamen tanımladığımız anda onunla gerçekten konuşma ihtimalini de azaltırız. Onu belli bir kimlik, görüş ya da deneyim olarak sabitlediğimizde, artık ondan yeni bir şey duymayı beklemeyiz. Diyalog ise karşımızdakinin bizi şaşırtmasına, hatta yer yer ezberimizi bozup zihnimizi rahatsız etmesine izin vermektir. Belki de gerçek bir diyaloğun sonucu bu yüzden önceden bilinemez.

İki insan konuşmaya başladığında yalnızca iki fikir karşılaşmaz. İki hafıza, iki dil, iki geçmiş, iki korku, iki arzu ve iki farklı dünya tasavvuru karşılaşır. Bazen çatışırlar, bazen birbirlerini eksiltirler. Konuşmanın sonunda ortaya çıkan şey, konuşmanın başında hiçbirinin sahip olmadığı bir düşünceye dönüşebilir. Gerçek bir diyalogda iki taraf da biraz değişir, kurguladıkları dünyadan biraz dışarı çıkarlar.

Zaten öğrenme ve birlikte var olma dediğimiz şey, Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi’nde[8] işaret ettiği gibi, bir kişinin bilgiyi diğerine aktarmasının çok ötesindedir. İnsanlar dünyayı birlikte okur ve bu süreçte hem dünyaya hem birbirlerine dair anlayışlarını değiştirirler. Diyalog burada insanların birbirini anlamasının bir yolu olmanın yanı sıra, birlikte düşünmenin ve dünyayı birlikte yeniden okumanın biçimi haline gelir.

Buradan bakınca hayatın da benzer bir akışta olduğunu görüyorum.

Bir insanı yalnızca kendi iç dünyasıyla açıklayamayız. Kim olduğumuz; kimlerle karşılaştığımızla, hangi cümleleri duyduğumuzla, hangi hikâyelere cevap verdiğimizle, kimlerin bizi değiştirdiğiyle sürekli yeniden şekil alır. Benlik bile tam, dokunulmaz, değişmez bir yapı sayılmaz. Bir ilişki içinde, bir konuşmada, bir kayıpta, bir karşılaşmada yepyeni formlar kazanır.

Bu yüzden diyalog yalnızca bir şeyler söylemekten ibaret değildir. Birbirimizin varlığına izin vermektir. Birbirimizin dünyasını değiştirme ihtimalini ve belki daha önemlisi, kendimizin de değişebileceğini kabul etmektir.

Peki ya diyalog mümkün olmadığında ne olur? Eğer insan kendisini ilişkiler içinde kuruyorsa, ilişki sekteye uğradığında geriye ne kalır?

Bir insan hayatımızdan çıktığında yalnızca onunla konuşma imkânını kaybetmeyiz. Onunla birlikte var olan benliğimizi de kaybederiz. Çünkü bazı insanlar bizim içimizde yer kaplamanın ötesinde, bize başka bir “ben” olma ihtimali verirler. Bir arkadaşımızın yanında daha komik oluruz, bir başkasının yanında daha cesur. Birinin yanında çocuklaşabiliriz, bir başkasının yanında daha ciddi, daha düşünceli, daha sessiz. Bazı insanlar bizde daha önce var olduğunu bilmediğimiz bir dili ortaya çıkarır. Onlar gittiğinde o dilin tamamı kaybolmaz, içimizde yaşamaya devam eder. Bazı insanlar bizde daha önce var olduğunu bilmediğimiz bir dili ortaya çıkarır. Tıpkı Félix González-Torres’in yan yana asılmış iki pilli saatinde olduğu gibi. Bu eseri ilk gördüğümde bana oldukça sıradan görünse de hikâyesini öğrendikten sonra derin bir yas hissiyle dolmuştum. Başlangıçta aynı ritimle tıkır tıkır çalışan saatlerden birinin pili bittiğinde diğeri durmaz, o sessizliğin içinde tek başına işlemeye devam eder. 

"Untitled" (Perfect Lovers), Félix González-Torres

İşte burada diyaloğun en tuhaf hâliyle karşılaşıyoruz, yani tek taraflı diyalogla. Artık cevap veremeyecek biriyle konuşmaya devam etmek. Bir şey olduğunda hâlâ ona anlatmak istemek. Bir yere gittiğinde “Bunu görseydi ne derdi?” diye düşünmek. Bir karar verirken onun sesini zihninde duymak. Bir şarkıyı duyduğunda bir insanın hayatına geri dönmek. Dışarıda artık gerçekleşmeyen bir konuşmanın içeride devam etmesi. Yalnızlık, yas ama hâlen temas kurma arzusu. 

Belki yasın bir kısmı tam da budur. Diyaloğun imkânsızlığını kabul etmeye çalışırken, diyaloğun kendisinin içimizde hâlâ devam ettiğini fark etmek.

Bu hâl bana Doğu mistisizminde ve tasavvuftaki aşk anlayışını anımsatıyor. İnsan sevgisinin daha geniş bir varoluş sevgisine açılan bir yol olarak düşünülmesinin nedenlerinden biri, belki de sevginin nesnesiyle sınırlı kalmamasıdır. Sevgi bir kişiye yönelir ama orada bitmeyebilir. Bir insanda başlayan şey zamanla dünyaya yayılabilir. Belki sevgi kaybolmaz, yön değiştirir.

Birine söyleyemediğimiz bir şeyi başka birine söyleriz. Birine veremediğimiz şefkati başka birine veririz. Birlikte gerçekleştiremediğimiz bir ihtimali başka bir hayatın içinde gerçekleştirmeye çalışırız. Böyle düşündüğümüzde kayıp, yalın bir eksilme olmaktan çıkıp bir ilişkinin biçim değiştirmesine dönüşür. Elbette bu durum kaybı romantikleştirmek anlamına gelmez. Bazı sessizlikler gerçekten sessizliktir. Bazı ilişkiler geri dönmez. Bazı soruların cevabı yoktur. Ama sevginin bize bıraktığı şey, cevabın kendisinden daha uzun ömürlü olabilir.

Çünkü bir insan bizi değiştirdiyse artık yalnızca geçmişimizde kalmaz, bizi dünyayla kurduğumuz ilişkide taşımaya devam eder. Belki bu yüzden insan, sevdiği birini kaybettikçe dünyaya biraz daha fazla ait olur. Çünkü dünya artık yalın bir dünya olmaktan çıkar; bir insanın baktığı bir sokak, birlikte dinlenen bir şarkı, paylaşılan bir masa, bir kitabın kenarına düşülmüş bir not halini alır. Ve bazen, artık cevap veremeyen birine hâlâ içimizden anlattığımız bir hikâyeye dönüşür.

Aslında başlangıçta bahsettiğim o hisse, Taksim’in meydan okuyan sokaklarına geri dönüyorum. Şehrin griliği belki de bundan. Şehir cevap vermediğinde, kaldırımlar suskunlaştığında biz de bir zamanlar var olan o canlı diyaloğu içimizde taşımaya başlarız. Tıpkı bitmiş bir serginin ardından boşalan mekânda yankılanan sesler gibi…

Burada küratörlükle, şehirle ve hayatın kendisiyle apaçık bir paralellik var. Hayat da bir sergi gibi insanları, şehirleri, hatıraları, kayıpları ve tesadüfleri yan yana getirir. Sonra aralarında bir ilişki kurulur. Bazıları birbirine cevap verir, bazıları çatışır, bazıları sessiz kalır, bazıları ise yıllar sonra yeniden konuşmaya başlar.

Çünkü konuşmanın her zaman canlı iki kişi arasında gerçekleşmesi gerekmez. Bazı diyaloglar hafızada sürer, bazıları sanatta, bazıları Taksim gibi yaşam gücü darbe almış semtlerin sokaklarında sürer. Artık burada olmayan birine içimizden anlattığımız bir hikâyede ya da bir sergi duvarının önünde durup bir esere verdiğimiz o sessiz yanıtta sürer.

Hayatı canlı tutan şey, tam olarak bu karşılıklılığın peşinde yürümektir: Cevap verebilmek, verilen o cevabın bizi değiştirmesine izin vermek ve bir başkasının dünyasına değerek dönüştüğümüzü kabul etmek.

Ve belki de bize kalan tek gerçek miras budur: Başka bir dünyaya temas etmiş olmanın iziyle, kendimizi dünyaya yeniden bırakabilmek.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Arendt, Hannah. The Human Condition. Chicago: University of Chicago Press, 1958. (İnsanlık Durumu)

[2] Bourriaud, Nicolas. Relational Aesthetics. Dijon: Les presses du réel, 2002. (İlişkisel Estetik)

[3] Obrist, Hans Ulrich. Interviews. Milan: Charta, 2003. (Söyleşiler Serisi)

[4] Mouffe, Chantal. On the Political. London: Routledge, 2005. (Siyasal Üzerine)

[5] Bakhtin, Mikhail. Problems of Dostoevsky’s Poetics. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1984. (Dostoyevski Poetikasının Sorunları)

[6] Buber, Martin. I and Thou. New York: Charles Scribner’s Sons, 1970. (Ben ve Sen)

[7] Levinas, Emmanuel. Totality and Infinity: An Essay on Exteriority. Pittsburgh: Duquesne University Press, 1969. (Bütünlük ve Sonsuz / Öteki ve Yüz Kavramlaştırmaları)

[8] Freire, Paulo. Pedagogy of the Oppressed. New York: Continuum, 1970. (Ezilenlerin Pedagojisi)

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.