Geçtiğimiz ay, çok sevdiğim bir dostumla sergi gezerken Salomé’nin bir tablosu önünde durduk. Dönüp bana “Sence de vücutlarıyla konuşuyor gibi değiller mi?” diye sordu. Bu soruyla beraber esere bakışım kökten değişti ve Junge Wilde’ın meşhur isimlerinden Salomé’nin sumoları konu aldığı eserlerine merak duymaya başladım. Benim için diyalog tam da böyle bir şeydi.
Kiminde birbirlerine meydan okuyor, kiminde de birbirlerini deviriyorlar. Pembe Sumo Güreşçileri de işte tam o devrilme anını resmediyor. Karşı karşıya gelen iki beden, uyumlu bir uzlaşıdan ziyade sınırların zorlandığı, güç ve dengelerin sürekli tartıldığı canlı bir temas anını resmeder. İki figürün birbirine dokunduğu o an, çatışmalı ama bir o kadar da dönüştürücü bir karşılaşma zeminidir.
Diyalog, karşılaşmanın dönüştürücü —ve çoğu zaman sarsıcı— ihtimalidir.
Diyaloğu hep konforlu bir uzlaşı sanma eğilimindeyiz. Oysa Chantal Mouffe’un siyasal olanı tanımlarken dikkat çektiği gibi, ortak dünya herkesin uysalca el sıkıştığı steril bir alan olmak yerine, çatışmanın ve kaçınılmaz farkların dostane bir gerilim içinde var olabildiği zeminlerde yükselir.[4] Gerçek diyalog tam olarak böyle başlar. Mikhail Bakhtin’in Dostoyevski romanlarında aradığı o “çokseslilik” gibi, anlam tek ve kapalı bir sesin içinde tamamlanmaz.[5] Bir söz başka bir söz ile karşılaştığında yeni anlamlar kazanır. Bir insanın söylediği şey de yalnızca kendi sesinden oluşmaz; daha önce duyduğu, cevap verdiği ve başkalarından aldığı sözlerle birlikte şekillenir. İnsan da kendi sesinden ibaret kalmaz; başkalarının sesleri, bakışları, kelimeleri ve cevapları tarafından sürekli biçim alır.
İnsan, yalnızca kendi başına var olan özerk ve kapalı bir özne olmaktan öte, ötekiyle kurduğu ilişki içinde ortaya çıkar. Martin Buber’in o meşhur ayrımında olduğu gibi dünyayı bir nesneler toplamı olarak gördüğümüz “Ben-O” ilişkisinden, karşıdakinin biricikliğine teslim olduğumuz “Ben-Sen” karşılaşmasına geçeriz.[6] Başka bir insanla gerçekten karşılaştığımızda o, hakkında sadece bilgi edindiğimiz yalın bir nesne olmaktan sıyrılır. Emmanuel Levinas’ın söylediği gibi, Öteki’nin yüzü zihnimizdeki hiçbir kategoriye tam olarak sığmaz.[7] Bu ayrım benim için önemli çünkü diyalog karşımızdakini bir kutuya sıkıştırmadan veya nesneleştirmeden olduğu gibi karşılayabilmektir.
Bir insanı tamamen tanımladığımız anda onunla gerçekten konuşma ihtimalini de azaltırız. Onu belli bir kimlik, görüş ya da deneyim olarak sabitlediğimizde, artık ondan yeni bir şey duymayı beklemeyiz. Diyalog ise karşımızdakinin bizi şaşırtmasına, hatta yer yer ezberimizi bozup zihnimizi rahatsız etmesine izin vermektir. Belki de gerçek bir diyaloğun sonucu bu yüzden önceden bilinemez.
İki insan konuşmaya başladığında yalnızca iki fikir karşılaşmaz. İki hafıza, iki dil, iki geçmiş, iki korku, iki arzu ve iki farklı dünya tasavvuru karşılaşır. Bazen çatışırlar, bazen birbirlerini eksiltirler. Konuşmanın sonunda ortaya çıkan şey, konuşmanın başında hiçbirinin sahip olmadığı bir düşünceye dönüşebilir. Gerçek bir diyalogda iki taraf da biraz değişir, kurguladıkları dünyadan biraz dışarı çıkarlar.
Zaten öğrenme ve birlikte var olma dediğimiz şey, Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi’nde[8] işaret ettiği gibi, bir kişinin bilgiyi diğerine aktarmasının çok ötesindedir. İnsanlar dünyayı birlikte okur ve bu süreçte hem dünyaya hem birbirlerine dair anlayışlarını değiştirirler. Diyalog burada insanların birbirini anlamasının bir yolu olmanın yanı sıra, birlikte düşünmenin ve dünyayı birlikte yeniden okumanın biçimi haline gelir.
Buradan bakınca hayatın da benzer bir akışta olduğunu görüyorum.
Bir insanı yalnızca kendi iç dünyasıyla açıklayamayız. Kim olduğumuz; kimlerle karşılaştığımızla, hangi cümleleri duyduğumuzla, hangi hikâyelere cevap verdiğimizle, kimlerin bizi değiştirdiğiyle sürekli yeniden şekil alır. Benlik bile tam, dokunulmaz, değişmez bir yapı sayılmaz. Bir ilişki içinde, bir konuşmada, bir kayıpta, bir karşılaşmada yepyeni formlar kazanır.
Bu yüzden diyalog yalnızca bir şeyler söylemekten ibaret değildir. Birbirimizin varlığına izin vermektir. Birbirimizin dünyasını değiştirme ihtimalini ve belki daha önemlisi, kendimizin de değişebileceğini kabul etmektir.
Peki ya diyalog mümkün olmadığında ne olur? Eğer insan kendisini ilişkiler içinde kuruyorsa, ilişki sekteye uğradığında geriye ne kalır?
Bir insan hayatımızdan çıktığında yalnızca onunla konuşma imkânını kaybetmeyiz. Onunla birlikte var olan benliğimizi de kaybederiz. Çünkü bazı insanlar bizim içimizde yer kaplamanın ötesinde, bize başka bir “ben” olma ihtimali verirler. Bir arkadaşımızın yanında daha komik oluruz, bir başkasının yanında daha cesur. Birinin yanında çocuklaşabiliriz, bir başkasının yanında daha ciddi, daha düşünceli, daha sessiz. Bazı insanlar bizde daha önce var olduğunu bilmediğimiz bir dili ortaya çıkarır. Onlar gittiğinde o dilin tamamı kaybolmaz, içimizde yaşamaya devam eder. Bazı insanlar bizde daha önce var olduğunu bilmediğimiz bir dili ortaya çıkarır. Tıpkı Félix González-Torres’in yan yana asılmış iki pilli saatinde olduğu gibi. Bu eseri ilk gördüğümde bana oldukça sıradan görünse de hikâyesini öğrendikten sonra derin bir yas hissiyle dolmuştum. Başlangıçta aynı ritimle tıkır tıkır çalışan saatlerden birinin pili bittiğinde diğeri durmaz, o sessizliğin içinde tek başına işlemeye devam eder.