Naz Kocadere

Küratöryel pratiğinde ifadenin dildeki ve iktidar ilişkilerindeki karşılıklarını inceleyen Naz Kocadere, odağını sözcüklerden rengin maddeselliğine kaydırıyor. Pigmenti estetik bir hammaddenin ötesinde; jeolojik, ekolojik ve politik bir varlık olarak ele alan metin, renklere yüklenen sınıfsal ve mekânsal hiyerarşilerle birlikte kaybolan malzeme tarihlerinin izini sürüyor.

Müge Yılmaz, A Brief History of Naturalisation, video enstalasyon, Arti et Amicitiae’deki BACKUP.VAVILOV programı kapsamında, Amsterdam, 2025

Küratöryel pratiğimde sanatsal ifadeyi çoğunlukla dil üzerinden ele aldım. Sergiler, yayınlar ve araştırma projeleri aracılığıyla yazı sistemleri, sansür, çokdillilik, kolektif bellek, kültürel aidiyet, materyal kültür, insan ötesi iletişim biçimleri, arşiv ve kanon üzerine çalışırken tekrar tekrar karşıma çıkan sorulardan bazıları, ifadenin hangi kanallar üzerinden ortaya çıktığı ve iktidar ilişkileri içinde nasıl görünürlük kazandığı oldu. Bu yazıda aynı araştırma hattını sürdürürken odağı dili oluşturan sistemlerden rengin maddeselliğine kaydırmak istiyorum. Çıkış noktam, ifadenin yalnızca sözcüklerle değil, malzemeler, pigmentler ve onların taşıdığı tarihsel katmanlar aracılığıyla da üretildiği fikri. Pigment, rengin maddi taşıyıcısıdır; jeolojik, botanik, hayvansal ya da sentetik bir kökene sahip olabilir. Renk ise bu maddi taşıyıcının algıda, bellekte ve kültürde ürettiği deneyimlere yayılıyor.

Bu yüzden aslında bir rengin hikâyesi, yalnızca göze görünen renkle başlamaz. Bir madenin çıkarılması, bir bitkinin yetiştirilmesi, bir böceğin toplanması, pigmentin işlenmesi, bir ticaret ağı üzerinden başka bir coğrafyaya taşınması, bir üretim bilgisinin aktarılması ya da kaybolması ve sonunda bir yüzey üzerinde görünür hâle gelmesi, bir nevi rengin tarihinin parçaları gibi düşünülebilir. Pigmenti yalnızca estetik üretimin hammaddesi olarak değil, jeolojik, ekolojik, ekonomik ve politik bir malzeme olarak düşünmek, rengin arkasında görünmeyen ilişkiler ağını da ortaya çıkarır. Bir rengin üretimi maden çıkarımından bitkilere, böceklere, emeğe, ticaret yollarına, sömürgecilik tarihine ve çevresel yıkıma kadar uzanabilir. Aynı zamanda bu maddi geçmişi, rengin insan belleğinde ve duyusal deneyimde bıraktığı izlerden de ayrı düşünemeyiz.

Öncelikle, renk isimlendirmenin tarihine bakmakla başlamak istiyorum. Bugün yalnızca bir renk olarak algıladığımız pek çok kelimenin kökeninde aslında o rengi taşıyan bir bitki, böcek, mineral, kumaş ya da başka bir nesne var. Rengin adı çoğu zaman rengin kendisinden önce o rengi üreten ya da taşıyan şeyin adı. Haliyle, tarih içinde farklı diller ve farklı kültürler bu ilişkileri farklı biçimlerde kurmuş. Dolayısıyla bir renk sözcüğünün etimolojisini takip etmek, yalnızca dilsel bir merak değil, insanların malzemelerle, coğrafyalarla ve üretim biçimleriyle kurduğu ilişkilerin izini sürmeyi de içeriyor.

Sanat tarihini, pigmentlerin ve renklendirici maddelerin tarihinden ayırmak yerine, sanatın, kimyanın, teknolojinin ve ticaretin birbirini nasıl dönüştürdüğünü incelemeyi epey ilgi çekici buluyorum. Sanatçının yapıtlarında kullandığı renkler hiçbir zaman yalnızca estetik bir tercih değil; hangi malzemenin nerede bulunduğu, nasıl üretildiği, ne kadar pahalı olduğu ve hangi ticaret yolları üzerinden dolaştığıyla da ilişkili. Böyle bakıldığında pigment, sanat eserinin dışında duran nötr bir “hammadde” olmaktan çıkıyor ve kendi tarihi, coğrafyası ve politik ekonomisi olan bir varlığa dönüşüyor. [1]

Grafik tasarım kökenli sanatçı Gizem Hız’ın, 2021’den beri Manifold’da arşivlenen Renk Üstüne Sohbetler[2] serisi de bu düşünsel hattın benim için önemli kaynaklarından biri oldu. Özellikle doğal pigmentlerin üretimi, bitkilerden elde edilen renkler, baskı süreçleri, fotoğraf, mimarlık ve rengin duyusal veri olarak ele alınması üzerine bölümler, rengin maddi ve kültürel boyutlarını birlikte düşünmek adına harika bir arşiv sunuyor. Bu yazının içeriğinin daha da genişlememesi için gıda kooperatifleriyle geliştirilen doğal bitkisel boya uygulamaları[3] ve beyaz renginin boşlukla ve sanatçı kitaplarıyla ilişkisi[4] gibi bazı başlıklara değinemesem de, siz okurların bakmasını şiddetle tavsiye ederim.

Bu araştırmayı yaparken karşıma çıkan bir başka tartışma, rengin yalnızca maddesel bir zenginlik değil, aynı zamanda tarih boyunca bastırılmış, sınıflandırılmış ve hiyerarşik hâle getirilmiş bir alan olması. Örneğin, 2000’ler başında Batı kültürünün eski çağlardan bu yana renkten kaynaklanan bozulma veya kirlenme kuşkusu “renk korkusu” (chromophobia) adıyla literatüre dahil oluyor. Yazar Batchelor[5], rengin çoğu zaman yabancı, kadınsı, oryantal, ilkel, çocukça ya da vulgar olanla ilişkilendirildiğini; böylece “yüksek” kültürün alanından dışarı itildiğini öne sürüyor. Bu noktada renk ile “kötü zevk” arasındaki ilişki de önem kazanıyor. Kitsch ya da camp gibi estetik kategoriler, basitçe zevksizlik üzerinden tanımlanamayacağı gibi, sınıfsal ayrımların, kültürel hiyerarşilerin ve tüketim alışkanlıklarının nasıl beğeniye dönüştüğünü[6] de görünür kılıyor. Özellikle 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan ucuz, seri üretilen, abartılı ve taklide dayalı estetik biçimleri tanımlamak için kullanılan kitsch kavramı, “iyi” ve “kötü” zevk arasındaki ayrımın aslında ne kadar sınıfsal olduğunu düşündürüyor. Renk de bu ayrımın önemli bir parçası: canlılık, gösteriş ve aşırılık çoğu zaman “zevksizlik” olarak kodlanırken, ölçülülük ve sadelik daha rafine bir beğeniyle ilişkilendiriliyor. 

Renk, bu anlamda ya tehlikeli ve kontrolsüz bir şey ya da yüzeysel ve ikincil bir süs olarak görülüyor. Bu ikili konumlandırma, rengin yalnızca estetik bir tercih değil, kültürel ve sınıfsal hiyerarşiler içinde anlam kazanan bir mesele olduğunu düşündürüyor. Zira, gündelik çevremizin giderek daha nötr ve tekdüze bir palete yöneldiğini mutlaka fark etmişsinizdir. David Speed, bu meseleye dikkat çeken makalesinde,[7] bunu yalnızca bir tasarım eğilimi olarak değil, renk etrafında kurulmuş tarihsel estetik ve toplumsal değer yargılarının devamı olarak ele alıyor. Rengin bastırılmasının yalnızca görsel bir tercih değil, neyin rafine, ciddi, makbul ya da “iyi zevk” olarak kabul edildiğiyle ilişkili daha geniş bir kültürel meselenin parçası olabileceği meselesi düşündürücü. 

Üstelik burada modernitenin kendi içinde bir çelişki beliriyor. Sanayi Devrimi sonrasında belirli renklerin profesyonellik, ciddiyet ve endüstriyel ilerlemeyle ilişkilendirilmesi; modernist estetikte renk kullanımının belirli hiyerarşiler içinde yeniden düzenlenmesini düşününce, rengin modernlikle kurduğu ilişkinin yalnızca “rengin kaybı” üzerinden okuyamayız. Belki de mesele, rengin ortadan kalkmasından çok, hangi renklerin ne zaman ve kim tarafından makbul kabul edildiği. Bu soru bizi rengin yalnızca algısal ya da estetik bir deneyim değil, aynı zamanda sınıf, kültür ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olarak düşünmeye yöneltiyor.

Bütün bunlar sorgulamayı netleştirmeye yardım ediyor: Gerçekten de modernitenin tarihi aynı zamanda rengin kaybının tarihi olabilir mi? Elbette bu bir evet/hayır sorusu değil, hatta belki retorik bile sayılabilir. Aslında, modernitenin rengi nasıl yeniden düzenlediğini sormak daha doğru olabilir. Çünkü bir yandan renk, bastırılmış, sadeleştirilmiş ve “zevksiz” ya da “çocuksu” olanla ilişkilendirilmişken, diğer yandan modern kimya ve sanayi daha önce mümkün olmayan yeni pigmentler üretmiş, rengi standartlaştırmış ve onu kitlesel olarak dolaşıma sokmuş. Dolayısıyla mesele rengin basitçe kaybolması değil, hangi renklerin üretildiği, hangilerinin değerli bulunduğu, hangilerinin standartlaştırıldığı ve kimin bu renkleri kullanma hakkına sahip olduğu sorusuna dönüşüyor.

Buradan hareketle, Türkiye’deki maddi ve gündelik tarihini incelerken aslında pigmentlerin ticaret yolları, dil ve coğrafyalar arasında nasıl dolaştığına işaret eden biraz sıradışı bir yazıya geçmek istiyorum. Erken Cumhuriyet döneminde, evlere mavi bir küpçük hâlinde giren ve çamaşırları beyazlatmak için kullanılan çiviti incelediği yazısında (disiplinler arası alanda pek çok başka şapkaya da sahip) araştırmacı ve yazar Gökhan Akçura,[8] bu pigmentin özünde iki farklı bitkinin bulunduğunu hatırlatıyor: çivit otu (Isatis tinctoria) ve indigo (Indigofera tinctoria). Çivit otu turpgil, indigo ise baklagil soyundan geliyor. Ama çivit indigo ile eşleştiriliyor, çünkü indigonun temel özelliği en güçlü maviyi yaratması. Tarihi ise Hindistan, ticaret ve sömürgecilikle iç içe. Bilinen kullanımı İÖ 700’lü yıllara kadar uzanan indigo, güçlü ve kalıcı mavisi nedeniyle yüzyıllar boyunca değerli bir boya olarak kullanılmış; Hindistan’dan Portekizli, İngiliz ve Hollandalı tüccarlar aracılığıyla Avrupa’ya taşınmış. Tek bir pigmentin tarihi tarım, emek, ticaret ve sömürgecilik arasındaki ilişkileri açığa vuruyor. Bu dolaşımın Osmanlı coğrafyasındaki izleri de dikkat çekici. Gaziantep ekonomi tarihine ilişkin bir araştırmada çivitin boyahanelerde kullanılan temel doğal boyalardan biri olup, özellikle Lahor’da yetişen çivitin Hindistan ve Yemen’den ithal edilip ve pahalı bir hammadde olduğu ticarete konu oluyor.

Dolayısıyla pigment yalnızca bir üretim malzemesi değil, gündelik hayatın ve kültürel belleğin de parçası. Bir rengin dolaşımını takip etmek, onun nereden geldiğini olduğu kadar kimler tarafından kullanıldığını, nasıl yeniden anlamlandırıldığını ve zaman içinde nasıl unutulduğunu da görmemizi sağlıyor. Buradan pigmentin dolaşımı kadar kimin onu sahiplenebileceği sorusuna geçebiliriz: Renk ne zaman bir mülkiyet nesnesine dönüşür? Bir pigmenti üretmek, ona isim vermek ya da onu markalamak, üzerinde hak iddia etmeye yeter midir?

Renk yalnızca dolaşan bir malzeme değil, aynı zamanda sahiplenilebilen bir şey hâline de gelebiliyor. Örneğin, Yves Klein’ın Uluslararası Klein Mavisi[9] ve Anish Kapoor’un Vantablack[10] üzerindeki münhasır kullanım hakkı, rengin sanat alanında isimlendirilebildiğini, markalanabildiğini ve mülkiyet ilişkilerine sokulabildiğini gösteriyor. Fakat renk yalnızca sahiplenilen değil, aynı zamanda sembolik olarak yeniden anlamlandırılan bir şey. İrem Günaydın’ın Sanatçı Hakkında sergisindeki Dördüncü Tavşan[11] (2025) bunun güncel bir örneği: Toksik yeşile boyanmış devasa Bugs Bunny figürü, rengi belirli bir pigmentin tarihinden ziyade bir alarm işareti olarak kullanıyor. Çürümüş bir sistemin, finansal felaketin ve sistemli unutkanlığın ortasında beliren bu yeşil, panik ve tehlikeyi görünür kılarak rengin nasıl politik bir dile dönüşebildiğini gösteriyor.

İrem Günaydın, Sanatçı Hakkında, 2026, THE PILL, Fotoğraf Nazlı Erdemirel

Burada maddi olan ile sembolik olan birbirinden ayrılmıyor. Pigmentin fiziksel özellikleri, rengin kültürel anlamları ve sanatçının ona yüklediği sembolik değer aynı yüzeyde buluşuyor. Aslı Çavuşoğlu’nun Red / Red (2015) yapıtında “Ararat” ya da “Ermeni kermesi”(Porphyrophora hamelii) böceğinden elde edilen kırmızı, Aras Nehri’nin iki yakasını ayıran tartışmalı sınır coğrafyasıyla ilişkilendiriliyor. Yüzyıllardır tekstil, fresk ve el yazmalarında kullanılan bu kırmızının üretim bilgisi, 1915’ten bu yana Türkiye tarafında büyük ölçüde kaybolmuş durumda; projenin kullandığı pigment ise Erivan’daki bir araştırmacının 14. yüzyıl Ermeni el yazmalarındaki tariflerden yeniden ürettiği mürekkepten elde ediliyor. Çavuşoğlu böylece tek bir rengin iki tarafında gelişen farklı tarihleri yan yana getiriyor: Türkiye tarafında Ermeni kermesi kırmızısının yerini Türkiye bayrağının kırmızısı alırken, Ermenistan tarafında bu ekosistem giderek yok oluyor. Renk burada hem maddi bir kalıntı hem de sınır, hafıza ve kayıp üzerinden okunan bir politik dile dönüşüyor.

Benzer bir ilişki geçtiğimiz aylarda SALT Beyoğlu’nda Barajdan Sızanlar sergisinde[12] izlenebilen Al-Wah’at Collective’in Wild Hedges (2023) projesinde de görülüyor. Dikenli incir ve kırmız böceğinin Filistin, Meksika ve İspanya arasındaki dolaşımını izleyen proje, bu canlıların ekolojik tarihini sömürgecilik, mülksüzleştirme ve insan-dışı yaşam biçimleriyle birlikte ele alıyor. Bitkinin ve böceğin dokuma, boyama, baskı ve yemek gibi farklı maddi kullanımlarına odaklanması, pigmentin yalnızca bir renk üretmediğini; toprağın, emeğin ve farklı coğrafyalar arasındaki ilişkilerin de taşıyıcısı olduğunu gösteriyor. Öte yandan, Otobong Nkanga’nın mineraller, çıkarım ve emek arasındaki ilişkileri takip eden pratiği de bu hattı genişletiyor: Rengin arkasındaki malzeme, yüzeyde gördüğümüz renkten çok daha geniş bir jeolojik ve politik tarihe işaret edebiliyor.

Al-Wah’at Collective, Blood of the Cactus, Blood of the Tree [Kaktüsün Kanı, Ağacın Kanı](2025); Processional Flags [Geçit Bayrakları] (2025); A Hedge of Sabr and Qatlab [Kaktüsve Hartlap Çiti] (2025), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026. Fotoğraf: Metean Bars (Salt)

Öte yandan, pigmentin maddi geçmişi kadar, rengin bedensel ve duyusal olarak deneyimlenmesi de değerli. Yıllar önce büyük keyifle okuduğum Jeffrey Moore’un The Memory Artists (2001)[13] romanında, sinestezik karakter Noel Burun’un sözcükleri renkler ve biçimler olarak deneyimleyip, belleğin yalnızca dil aracılığıyla değil, duyular arasındaki ilişkiler üzerinden de kurulabileceğini düşündürmüştü. Burada romanı bilimsel bir kanıt olarak değil, duyular arasındaki sınırların geçirgenliğini düşünmek için edebi bir örnek olarak ele almayı seçiyorum. Diğer yandan, 20. yüzyılda yaşamış ressamı Wassily Kandinsky’nin renk, ses ve hareket arasında kurduğu ilişkiler öncü nitelikteydi. Kandinsky, rengi yalnızca optik bir unsur değil, ruhsal ve işitsel titreşimlerle ilişkili çok duyulu bir deneyim olarak ele aldı. Bu duyular arası yaklaşımı pigmentlerin maddi tarihiyle yan yana getirmek, bir rengin bedensel olarak deneyimlenmesi ile o rengi mümkün kılan malzemenin tarihini buluşturuyor. Bir renk, aynı anda hem bir mineralin, bitkinin ya da sentetik bileşiğin maddi sonucu hem de beden, bellek ve kültür içinde oluşan bir deneyim olabilir mi?

Bu soru beni rengin kişisel ve kolektif belleği taşıma biçimlerine götürüyor. Bir mekânın hafızasının izini sürmek ya da başkasının arşivini canlı tutmak renk üzerinden nasıl mümkün olabilir? Sanatçı Furkan Öztekin’in son dönem üretimlerini bu bağlamda değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. Öztekin,[14] 2019’dan bu yana merhum trans şair ve aktivist Ceyhan Fırat’ın arşiviyle çalışırken, Yepyeni Gözler serisinde fotoğraf ve kâğıtların arkasında oluşan tesadüfi renk izlerini mürekkep, akrilik ve karakalemle yeniden yüzeye taşıyor.

Bu çalışmaların merkezinde, Fırat’ın Bacak Böcek Oyunu (1996) adlı otobiyografik kitabında gökyüzünü tarif etmek için kullandığı “pejmürde pembe” ifadesi yer alıyor. Öztekin bu rengi yalnızca hatırlamakla kalmayıp, mürekkep, kömür ve akrilik karışımlarıyla onun peşine düşüyor. Ortaya çıkan lekeler, hem rastlantıya açık bir renk araştırması hem de arşivde artık bulunmayan bir şeyi yeniden kurma girişimi dönüşüyor. Böylece renk, geçmişi temsil etmekten çok onunla ilişki kurmanın bir aracına haline gelirken; “pejmürde pembe” ise bir hatıradan, ortak bir dil ve hafıza arayışının somut izine dönüşüyor.

Furkan Öztekin, Yepyeni Gözler, Enstalasyon, 2026, Fotoğraf Kayhan Kaygusuz & SAHA Studio

Furkan Öztekin, Defter, 12 x 16 cm, 2022

Furkan Öztekin, Yepyeni Gözler, Kâğıt Üzerine Mürekkep, Kömür ve Akrilik Boya, 2020-2023

Furkan Öztekin, Yepyeni Gözler, Renkli HD Video, 2022

Rengin bu şekilde bir arşivi yeniden kurma, kaybolmakta olan bir mekânın izini sürme ya da bastırılmış kimliklerin hafızasını koruma kapasitesi, rengin politik anlamlarını da gündeme getiriyor. Morun feminist hareketle kurduğu güçlü ilişki ya da LGBTQ+ tarihindeki kullanımları, bir rengin zaman içinde toplumsal mücadelelerin taşıyıcısına dönüşebileceğini gösteriyor. Türkiye’de Mor Çatı’nın 1990’dan bu yana mor rengi feminist mücadelenin sembollerinden biri olarak kullanması, rengin yalnızca estetik ya da duyusal bir deneyim değil, kolektif bir politik hafıza alanı da olabileceğini hatırlatıyor. Bu noktada ilerde değineceğim sanatçı Müge Yılmaz’ın feminist bilimkurgu ile beslenen pratiği de, renk, beden, kimlik ve aidiyet arasındaki bu ilişkileri düşünmek için başka bir hat açıyor. Yeni sorular ekliyorum: Bir renk, tarihsel bir malzemenin geçmişini taşıdığı kadar kişisel bir arşivi yeniden var edebilir mi? Bir mekânın ya da sürgün edilmiş bir kimliğin izlerini koruyabilir mi? Bir rengin anlamı, onu kullanan toplulukların deneyimleriyle birlikte değişebilir mi? 

Bu sorular beni yazının son bölümünde turkuaz rengine götürüyor. Bence turkuaz, renk ile malzeme, malzeme ile coğrafya, coğrafya ile dil arasındaki ilişkinin ne kadar karmaşık olabileceğini gösteren güçlü bir örnek. Mavi ve gök rengi, eski Türklerde sonsuzluk, gökyüzü ve doğu gibi kutsal kavramlarla ilişkilendirilirken, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde cami, medrese ve türbelerin çinilerinde mavi-yeşil tonların görsel varlığı keskin. Firuze taşlarının Asya’dan Türk tüccarlar aracılığıyla Avrupa’ya taşınması ise bu renk ve malzemenin kültürel anlamının yanı sıra bir dolaşım tarihine de sahip olduğunu gösteriyor. Nitekim Avrupa dillerindeki turquoise adının, taşın Türkiye coğrafyası üzerinden Avrupa’ya ulaşmasıyla ilişkilendirildiği düşünülüyor. Oysa taşın jeolojik kökeni ile ona verilen isim aynı coğrafyayı işaret etmiyor. Burada isim, malzemenin kökeninden çok, Avrupa’nın onu hangi dolaşım güzergâhı üzerinden tanıdığını kaydediyor olabilir.

Bu ayrıma, Amsterdam merkezli sanatçı Müge Yılmaz’ın A Brief History of Naturalisation (2026)[15] adlı video çalışmasında botanik odaklı kişisel hikâyesi güçlü bir karşılık veriyor. Yılmaz, kendi vatandaşlık edinme sürecini lalenin Hollanda’ya göçü ve oradaki kültürel adaptasyonuyla yan yana getiriyor. Kişisel anlatı, mizah ve bilimkurgu ögelerinin iç içe geçtiği videoda bitki-insan hibritleri bu iki hikâye arasında gerçeküstü bir bağ kuruyor. Çalışmanın atmosferini oluşturan göçebe çadırı biçimindeki yerleştirmeler ise vatandaşlık, aidiyet, arada kalmışlık ve dışlanma duygularını mekânsal olarak da hissettiriyor. Bürokratik vatandaşlık ritüellerini “dünya vatandaşı” olma fikriyle karşı karşıya getiren yapıt, insan ile bitki arasındaki hareketliliği ulusal sınırların sabitliğiyle çarpıştırıyor. 

Müge Yılmaz, A Brief History of Naturalisation, video enstalasyon, videodan kare

Müge Yılmaz, A Brief History of Naturalisation, video enstalasyon, Arti et Amicitiae’deki BACKUP.VAVILOV programı kapsamında, Amsterdam, 2025

Müge, lalenin Hollanda’ya göçü ile kendi vatandaşlık sürecini iç içe geçirmesi, botanik bir varlığın ulusal kimlik ve aidiyet politikalarıyla nasıl ilişkilendirilebileceğini gösteriyor. Bir bitkinin bir coğrafyadan diğerine taşınması, yalnızca bir türün yer değiştirmesi değil; onun etrafında yeni bir tarih, yeni bir sahiplenme biçimi ve yeni bir aidiyet anlatısı kurulması anlamına geliyor. Aynı şeyi turkuaz için düşündüğümüzde, bir rengin ulusal kimliğe aitmiş gibi görünmesinin ardında çok daha uzun ve karmaşık bir dolaşım tarihi olduğunu görebiliriz.

Dil aracılığıyla ifade ve iktidar ilişkilerine odaklanırken üzerine düşündüklerimi şimdi pigment üzerinden sorguluyorum. Bir şeyin adlandırılması, dolaşıma sokulması, görünür kılınması veya sahiplenilmesi hangi süreçlerle mümkün kılınıyor? Bir pigment bir yerden çıkarılıp başka bir coğrafyada işlendiğinde yalnızca kendisi mi hareket eder, yoksa onunla birlikte bir tarih, bir isim, bir hafıza ve bir iktidar ilişkisi de mi taşınır? Retorik gibi tınlasa da aslında bunu samimiyetle soruyorum. Bir rengin adı onun tarihini ne kadar değiştirir; bir renk ne zaman kültürel bir mülke dönüşür? Turkuaz gibi örnekler bu sorulara kesin yanıtlar vermek yerine onları açıkta bırakıyor diye düşünüyorum. Taşın jeolojik kökeni ile ona verilen adın işaret ettiği coğrafya birbirinden ayrılabiliyor. Bu da rengin “kökenini” sabitlemekten çok, dolaşımını izlemeyi gerektiriyor. İsim, malzemenin nereden çıktığını değil, hangi güzergâhlardan geçerek tanındığını bir nevi kaydediyor.

Bu noktada başlangıçtaki “ifade” meselesine geri dönmek mümkün. İfade yalnızca dil aracılığıyla değil, malzemelerin, pigmentlerin, bedenlerin ve duyuların arasında dolaşan bir süreç olarak düşünülebilir. Hatta dil ile pigment birbirine sandığımızdan daha yakın olabilir. Sonuçta her ikisi de dünyayı adlandırır, sınıflandırır ve dolaşıma sokar. Bir rengin adını takip etmek, bu anlamda bir malzemenin ve onunla birlikte hareket eden tarihin izini sürmeye dönüşür. Yani aslında bu yazının aslında sorguladığı yegâne mesele renk hareket ettiğinde beraberinde ne taşıdığı sorusu oldu. Çünkü pigmentin hikâyesi, rengin hiçbir zaman yalnızca yüzeyde olmadığını gösteriyor. Renk, malzeme ile bellek, beden ile coğrafya, ticaret ile kimlik, ifade ile iktidar arasında hareket eden bir taşıyıcı olabilir.

Bu araştırmanın küratöryel pratiğe katkısı da tam burada: sanatsal araştırmayı, materyal incelemesini ve eleştirel düşünceyi bir araya getirip, gözden kaçmış malzeme tarihlerini görünür kılacak bir araştırma yöntemi geliştirmek. Pigmentleri yalnızca sanat tarihinin konusu ya da sanat üretiminin hammaddesi olarak değil, ekolojik, toplumsal, sosyal ve politik ilişkileri taşıyan maddeler olarak ele alabiliriz. Böylece küratöryel pratiğin bu tarihleri yeniden okumaya ve baskın kültürel sınıflandırmalara alternatif anlatılar üretmeye nasıl katkıda sunabileceğine dair bir adım atılır. Bu sayede, küratöryel pratik, yalnızca mevcut bilgiyi aktaran bir araç olmaktan çıkarak, malzemenin kendisi üzerinden yeni bilgi üreten bir araştırma biçimine dönüşebilir.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Ball, Philip. Bright earth : art and the invention of color. New York : Farrar, Straus and Giroux, 2002. 

[2] Gizem Hız, Renk Üstüne Sohbetler podcast arşivi, Manifold https://manifold.press/indeks/renk-ustune-sohbetler

[3] Aslı Çavuşoğlu, “Lahana pembesi / Soğan yeşili / Portakal mavisi” sergisi, Ek Biç Ye İç, 2022.

[4] Umut Altıntaş, Beyazın Boşlukla İlişkisi, 24.06.2021. Manifold https://manifold.press/umut-altintas-beyazin-boslukla-iliskisi

[5] Batchelor, David. Chromophobia (2000). London: Reaktion Books, page 22-23.

[6] Pera Müzesi – Zevk Meselesi sergisi, 2021 https://www.peramuzesi.org.tr/sergi/zevk-meselesi/1265

[7] David Speed, They’re Stealing Colour from Your World, Creative Rebels, Substack, 24 Temmuz 2024 https://creativerebels.substack.com/p/theyre-stealing-colour-from-your 

[8] Gökhan Akçura, “Öküzbaş Çiviti’nin Türkiye Maceraları, Manifold, 03.03.20026 https://manifold.press/okuzbas-civiti-in-turkiye-maceralari

[9] Yves Klein’ın Uluslararası Klein Mavisi (International Klein Blue) de başka bir ışık altında düşünmeye imkân veriyor. Klein, 1960’ta geliştirdiği mavi formülünü IKB adı altında tescil ettirmişti. Buradaki mesele yalnızca belirli bir ultramarin mavisinin estetik etkisi değil; bir sanatçının bir rengi belirli bir formül, üretim yöntemi ve kendi adıyla ilişkilendirerek onu sanat tarihinin içinde markalaştırması. Kapoor ve Klein arasında doğrudan bir paralellik kurmak elbette mümkün değil; fakat ikisi birlikte düşünüldüğünde, rengin maddi bir özellik olmanın ötesine geçerek nasıl isimlendirildiğini, markalandığını, sahiplenildiğini ve sanat alanında ekonomik değere dönüştürüldüğünü sorgulamak mümkün.

[10] Anish Kapoor’un Vantablack çevresinde yarattığı tartışma bu soruyu sanat dünyasının içine taşıyor. Kapoor, 2016’da neredeyse tüm ışığı emen Vantablack malzemesinin sanat alanındaki kullanımına ilişkin münhasır hak elde ettiğinde, “bir sanatçı bir renge sahip olabilir mi?” sorusu gündeme geldi. Vantablack aslında Kapoor tarafından icat edilmiş bir pigment değildi; Surrey NanoSystems tarafından geliştirilen karbon nanotüp tabanlı bir malzemeydi ve sanat dışındaki teknik amaçları da bulunuyordu. Buna rağmen Kapoor’un sanat alanındaki kullanım hakkını tekelleştirmesi, pigmentin artık yalnızca bir renk değil, hukuki ve ekonomik bir mülkiyet nesnesi hâline gelebileceğini gösterdi.

[11]  İrem Günaydın’ın geçtiğimiz Temmuz’a dek The Pill’de izlenen Sanatçı Hakkında sergisindeki Dördüncü Tavşan, bunun güncel sanat içindeki farklı bir örneğini sunuyor. Sanatçının daha önce de kullandığı tavşan silüeti burada toksik yeşil renkte, devasa bir fiberglas Bugs Bunny heykeline dönüşüyor. Renk bu kez belirli bir pigmentin tarihini taşımaktan çok bir alarm işlevi görüyor: çürümüş ve bozulmuş bir sistemin, finansal felaketin ve sistemli unutkanlığın ortasında beliren bir uyarı işareti hâline geliyor. Fiberglasın klasik heykelin “soylu” kalıcılığına karşı kullanılması ve toksik yeşilin görünür kıldığı panik ve tehlike, rengin nasıl sembolik bir politik dile dönüşebildiğini gösteriyor.

[12] Barajdan Sızanlar, Salt Beyoğlu, 22 Nisan – 23 Ağustos 2026 https://saltonline.org/tr/3036 

[13] Moore, Jeffrey. The Memory Artists (2004). Viking Canada

[14] Öztekin, 2019’dan bu yana merhum trans şair ve aktivist Ceyhan Fırat’ın arşiviyle çalışarak metinleri, fotoğrafları ve buluntu nesneleri yeniden kurguluyor; bu malzemeleri kendi arşivinden, özellikle Ülker Sokak’taki trans direnişine ilişkin fotoğraf ve günlüklerle yan yana getiriyor. Örneğin Yepyeni Gözler serisindeki çalışmalarda fotoğraf ve kâğıtların arkasında oluşan tesadüfi renk izlerini mürekkep, akrilik ve karakalemle yeniden yüzeye taşıyor.

[15] Amsterdam merkezli Working Title galeride geçtiğimiz bahar 2026’da izlenen, The Importance of Soil sergisinden hareketle. Müge Yılmaz, sanatçının izniyle.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.