Hastaneler aynı anda birçok duyguyu yaşayabileceğiniz ender mekânlardan. Bu mekânın ana fonksiyonunun bakım olması ve bu durumun koca bir piyasaya dönüşerek bir tahakküm aracı haline gelmiş olması tuhaf.
Dag Johan Haugerud’un Oslo Üçlemesi’nin son filmi Love’da bir hastanede üroloji hemşireliği yapan Tor isimli eşcinsel karakter, flört uygulamasında tanıştığı Bjorn’un, çalıştığı hastanedeki hastalardan biri olduğunu fark eder. Bjorn’un prostatı alınmıştır. Bir sahnede Tor ile doktor Marianne arasında geçen diyalogda, Tor’un doktora “bir erkeği gördüğümde onun eşcinsel olup olmadığını anlayabiliyorum ve eşcinsel bir erkeğe prostatı alındığında kısır olacağını söylemen yeterli değil, bu ameliyatın eşcinselleri ilgilendiren başka riskleri var” dediğini görüyoruz. Marianne bu durumun farkında değil. Tıp eğitimi alırken bunu öğrenmedi. Çünkü bilim bir tahakküm aracı olarak cinsel yönelimi de hizaya sokmaya çalışıyor. Ardından Tor, Bjorn’a taburcu olduktan sonra market alışverişini yapmayı teklif ediyor ve ilerleyen sahnelerde iyileşme sürecinde onunla ilgilendiğini görüyoruz. Burada bakım, klinik prosedürünü aşıp mikro-topluluğun pejmürde ama haşmetli dayanışmasına dönüşüyor.
Bilimsel araştırmalardaki yanlılık kadınların, siyahların ve kuirlerin doğru tedaviye geç ulaşmasına, hatta kimi zaman ulaşamamasına sebep olur. Zira uygarlık, bedeni bu yollarla terbiye etmeye muktedirdir. Bağlantılı olarak, bu gruplara mensup kişilerin bakımını, ait oldukları mikro topluluklardaki kişiler üstlenmek durumunda kalır. Burada muazzam bir bakım emeği sürdürülür. Ancak bu emeğin henüz dünyada çok az sayıda kişinin üzerine çalıştığı kuir iktisat [6] dışında bir emek türü olarak sayıldığına ise rastlamadım.
Daha ötesinde toplum, hasta bakan kişileri mahalle ya da akraba ilişkileriyle desteklerken, özellikle kuir topluluklar kuir bir hastayla ilgilendiklerinde aynı desteği göremiyor. Bakımın kimi biçimleri makbul sayılırken kimileri kriminal cazibe ile lekeleniyor. [7]
Bir Direniş Biçimi Olarak Bakım Emeğini Geri Çekmek
Yokluğuyla terbiye etmek diye bir deyiş var. Günümüz toksik dünyasında çok farklı duyulabilecek bu deyişe bakım emeği çerçevesinden bakalım.
Örgütlenmiş bir emek pratiği, zamansal bir organizasyon, sınıfsal bir direniş, cinsiyetli bir tandans bana göre bakım emeği. Bu cümlenin açtığı kapılar imkân ve hayallerinin genişliği açısından beni umutlandırıyor.
Feminism for the 99% oluşumundan bahsetmek istiyorum. Oluşum, Cinzia Arruzza, Tithi Bhattacharya ve Nancy Fraser’ın 2017’deki ABD kadın grevi örgütlenmesinde yan yana gelmesiyle ortaya çıkıyor. Sosyalizm, sosyal yeniden üretim ve kapitalist kriz üzerine yürüttükleri akademik çalışmaları sokağın sesiyle birleştiriyorlar. Akademiyle meydanın bu çapraz melezlemesi hayli olağan ama bir o kadar da radikal.
Post-Fordist kapitalizm, üretimi fabrikalardan toplum geneline yayarken bilgi, duygu ve sosyal ilişkileri de sermaye birikiminin hammaddesi haline getirdi. Yani artık yalnızca kol emeği değil, kontralto bir ses tonu, yumuşatılmış bir mimik, uygun dozda empati, yerinde bir iltifat, zamanında bir cevap ve bolca gülümseme de üretime katılıyor. Bu süreç bakım emeği alanında iki yönlü bir sıkışma yarattı: Bakım, eğitim ve sağlık gibi faaliyetler giderek piyasalaşırken, ev içindeki ücretsiz bakım hâlâ “sevgi” ve “doğal sorumluluk” olarak tanımlanarak değersizleştirilir. Buna karşı Feminism for the 99%: A Manifesto, feminist grevi yalnızca ücretli işin durdurulması olarak değil, bakım emeğini ve toplumsal yeniden üretimi görünür kılan bir siyasal müdahale olarak kurarak, bakımın doğal bir sevgi pratiği değil, kapitalist ekonominin sürekliliğini sağlayan temel bir emek biçimi olduğunu açığa çıkarır.
İdamenin Estetiği
Bu tür yaratıcı ve etkili direnişlerin sanatsal yaratımdaki yansımaları, Paolo Virno’nun virtüozite tanımıyla birlikte düşünülebilir. Virtüozite, ortaya somut bir nesne koymayan ama toplumsallığın sürekliliğini sağlayan performatif eylemleri ifade eder. Yani bir konser ya da dans gösterisini izlediğimizde yaşadığımız tüm o süreç gibi. Emek, ortaya çıkan üründen çok fazlasıyla, seyirciyi de içeren bir süreçle ölçülmeli. Buradan hareketle, bakım eylemi üründen ziyade bir ilişki-süreç ürettiği için toplumsallığın sürekliliğini sağlıyor diyebiliriz. Bakımın imtiyazı da laneti de burada. Dünyanın dağılmasını bir süreliğine erteliyor.
Nicolas Bourriaud 1998’de buna ilişkisel estetik dedi: Sanat yapıtının değerini temsil üzerinden değil ürettiği ilişkiler ve karşılaşma biçimleri üzerinden okumayı öneren bir yaklaşım. [8] Örnek olarak Rirkrit Tiravanija’nın bir galeride çorba yapıp dağıtması veya Felix Gonzalez-Torres’in izleyicilerin alıp götürebildiği, eksilebilir ve yeniden tamamlanabilir olan şeker yığınlarını veriyor. Bu pratiklerde form bir nesne olmanın ötesine geçerek kişileri birbirine bağlayan bir bağlantı işlevine bürünüyor. Başka bir deyişle, bir diyaloğun başlangıç noktası haline geliyorlar. İlişkisel estetik, gündelik yaşamın içinde filizlenen mikro-ütopyalar ve paylaşım alanlarını değerli görüyor. Ancak şu bir gerçek ki; temelde Virno da Bourriaud da ilişkiyi görünür kılarken bakımın emek boyutunu çoğunlukla estetize ediyor. Çünkü bakım, yalnızca karşılaşma üretmez, zaman, yorgunluk, tekrar, eşitsiz yük dağılımı ve çoğu zaman karşılıksız çalışma üretir. Yani biri deneyimken diğeri emekle hemhal olur.
Mierle Laderman Ukeles 1969 yılında deneyimi de emeği de merkeze alan Bakım (İdame) Sanatı Manifestosu’nu yazdı. [9] Üç buçuk sayfalık metin, sanatçının bir anne ve sanatçı olarak yaşadığı ikiye bölünmüşlük halinden, yani haftanın yarısını ev işlerine, diğer yarısını ise yaratıma ayırma sorunundan kurtulma çabası sonucunda ortaya çıkıyor. Gündelik olanla sanatsal olanın bir aradalığını belgelerken, temelde Virno’nun virtüözite tanımıyla da uyumlu olarak, sanatçılık ve bakım arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor.
Bunu yaparken kurduğu argüman sahici. Dünyanın gelişim ve bakım odağında iki sacayağı olduğunu söylüyor. Gelişim, tarihsel olarak eril ve kamusal alanla ilişkilendirilen saf bireysel yaratım, yenilik, ilerleme ve heyecan peşinde olma hali. Kültürün ve tarihin alkışladığı alan. Bakım ise, kadın ve özel alanla ilişkilendirilen koruma, sürdürme, heyecanı taze tutma üzerine kurulu. Bu iki sistem arasındaki hiyerarşinin yıkımını sanatı bir bakım pratiği olarak tanımlayarak gerçekleştiriyor. Duchampvari bir eylemle, “sanat dediğim sanattır” dercesine bakım verirken yaptığı her eylemi (yıkamak, toz almak vs.) sanat olarak yeniden icra ediyor.
Bu Bir Prekarya Değildir
“‘Hay Allah!’ denip geçilemeyerek girilen fakirlik yarışının galibi, suçluluk duygusuyla gelen mesafe oluyor.” (Yasemin Özcan) [10]
Sanat, bakım temelli ilişkileri deneysel olarak kurabilen bir alan olarak çok sık öne sürülür. Sanat pratikleri gerçekten de kolektif çalışmaya dayanır, kırılgan koşullarda sürdürülür, alternatif ilişkiler üretir. Fakat eğilip bükülmüş bir gerçeklikte.
Bakımın temsil edilmesi ile üstlenilmesi arasındaki ayrım burada açığa çıkar. Bir kurum bakım dilini benimseyebilir ama bütçesini görünür marka değerine ayırabilir. Sergi metinlerinde kırılganlığı övebilir ama sergi kurulumunda çalışanların güvence, sigorta ve zaman baskısını görmezden gelebilir. Sanatçının üretim sürecindeki bakım yükünü estetik bir tema haline getirebilir ama sanatçının güvencesizliğini düzensiz gelir, geç ödeme ve altyapı eksikliğiyle daha da derinleştirebilir. Dolayısıyla bakım temsillerinin artışı ile bakımın maddi karşılığının görülmemesi arasında bir çelişki vardır.
Günümüzde Ukeles alıntılarıyla sergiler yapılmaya devam ediliyor ancak sergisini Ukeles üzerine kuran küratör/kurumlar, aktörlerinin ekonomik veya sosyal koşulları hakkında ne yapıyor? Eşitlik ve adalet arasındaki farktan bahsediyorum.
Bu sergiler yapılırken içinde bulunduğumuz koşullar değerlendiriliyor mu? Örneğin ülkenin ekonomi politik durumu bir serginin ne şekilde planlanacağını etkiliyor mu? Barınma krizi, geçim sıkıntısı, işsizlik, güvencesizlik, mobbing, şiddet, taciz, sansür ve otosansür karşısında çalışılan kurumlar, sanatçılar, işçiler ve hizmet verenler gözetiliyor mu? Hangi kurumların toplumsal cinsiyet ve etiğe dayalı politika belgeleri var?
Potansiyel ile pratik arasındaki bu boşluk sanat dünyasının içinde bir bakım krizinin yattığını görmemizi engelliyor. Prekarya üzerine söylem üreten bu alan, ironik biçimde, eşitsizliği onu görünmez kılarak yeniden üretiyor olabilir mi?
Sanat alanında kaynaklar, herkese açık bir değişim aracı gibi görünse de gerçekte belirli sınıfsal kümeler arasında düşük sürtünmeli bir akışkanlıkla mı dolaşıyor?
Luc Boltanski ve Eve Chiapello, Kapitalizmin Yeni Ruhu‘nda kapitalizmin, eleştirileri nasıl özümsediğini ve dönüştürdüğünü aktarır. Sanat dünyasının yaratıcı özgürlük söylemi de böylesi bir mekanizmayla işler. Bakım emeği ortadan kalkmaz ama tutkuya, adanmışlığa, pratiğin bir parçası olmaya dönüştürülerek görünmezleştirilir. 2022 yılında Philadelphia Sanat Müzesi’ndeki grevde müze çalışanları bu söyleme karşı çıkarak ücret, güvence ve temsiliyet taleplerinde bulundular. [11] Met Müzesi’ndeki sendikalaşma girişimleri de benzer bir talebi işaret etti. [12] W.A.G.E. [13] ise sanatçı teliflerini adalet çerçevesine yerleştirmek için çalışıyor.
Tekrar sormakta fayda var: Sergi metinlerinde bahsi geçen bakım, sanatın yapılış biçimine, ilişkilere, ekonomik tercihlere taşınabiliyor mu? Güvencesizlik üzerine çalışan bir sanatçının üretimleri hakkında konuşulurken güvencesiz koşullarda yaşayan sanatçılar görülüyor ya da ilişkiler bu koşullara göre kuruluyor mu?
Simbiyotik Bağlar Holobiont İnsanlar
Yukarıdaki sorular yeni olmamakla birlikte bakımın şu ya da bu ucundan bağımsız değiller. Ben de bu noktada yazının evrenini biraz daha genişleterek ilişkiselliğin sınırlarını zorlamak istiyorum.
Sanat pratiklerinde bakım, insan-merkezciliği sorgulatma biçimleriyle de karşımıza çıkıyor. Teknolojinin bugünkü halinden çok uzak olduğu bir zamanda üretilen, Oron Catts ve Ionat Zurr’un The Semi-living Worry Dolls (2001) isimli enstalasyonlarındaki, laboratuvar ortamında yaşamını sürdürebilmek için sürekli bakıma ihtiyaç duyan yarı-canlı heykelleri örneğin. [14]
Sanatçılar, biyoreaktörleri birer yapay rahim gibi tasarlayarak besin sağlama ve atık temizleme gibi görevleri üstlenirler. Onlara göre yarı-canlı bir heykelin büyüme süreci tam olarak öngörülemez; dokunun polimer iskeletle girdiği etkileşim her seferinde farklı sonuçlar doğurur. Bu durum, bakımı bir tahakküm aracı haline getirebilecek ahlakçılığı sorgulatır. Sanatçılar izleyiciyi etik bir sorgulamanın parçası olmaya davet ederler. Bu canlılara ne olacak?