Haydarpaşa Numune. Beyaz önlük. Siyah kurdele. İnce uzun bir hastane odası. Penceresi var. Kapanmıyor. Aralık. Kalın bir bant ve bir beton parçası tutuyor içeri açılan kanadını. Flaster bant. Ten rengi. Beton parçasını bir yumruğa benzetesim var. Sonradan. Daha sonra. Seneler sonra hatırladığımda. Ama benzemiyor. Biçimsiz. Bu servisteki hiçbir deliğe, deşiğe, kırığa uymuyor.
Tadilatta hastane. Siyah kurdele, pencere, hastane. Son on sene. -le, -re, -ne, -ne. Sabrımızı test eden, yersiz, olmadık, hiç olmadık bir kafiye. Geçmiyor. Geçecek. Geçmiyor. Yakıp flaşörlerini keyfince duruyor. Yüreği yok. Damarımıza basmayı seviyor. Le. Re. Ne. Ne. Siyah kurdele, pencere, hastane. Tam üzerine. Bile bile. Acıtsın diye. Damarıma bastıkça le diyorum. Le. Re diyorum. Re. Ne diyorum. Her biri kendi meçhulüne uzanmış onca hastanın arasındayım. “Betin benzin attı kızım,” diyor yüzü bana, sırtı ekrana dönük bir hasta yakını. Ne diyorum. Ne! Nasıl! diyorum. Nasıl. O da dönüp bakıyor. Anlamaya çalışıyor. Çok büyük bir kalabalık. Çok büyük. Patlama. İki patlama. Ankara. Gar. Barış isteyenler. Barış için kalkıp gidenler. Sesi çıkmayan televizyondan alınmaya çalışılan haberler. Telefonum nerde. Mesajlar. Beton parçası düşüyor. Kendinden başka her şeye benziyor. Pencere duvara çarpıyor. 10 Ekim 2015.
Başına defne yaprakları diziyorum. Yaşama dönmeyecek. Acı çekmesin istiyorum. Başından ayrılamıyorum. Cenazelere gidemiyorum. Yüreklerinin üzerinde eller. Eller açık. Ya da havada yumruklar. İsyan. Yas. İsyan. Yas. Kısa bir süreliğine hastane odasında bırakıp anneannemi Kadıköy meydana gidiyorum. Protestoya. Dönüş yolunda öldüğü haberini alıyorum. Bombalar patlamış. Yaralılara acil müdahale yapmaya çalışıyorlar. Biber gazından devam edemiyorlar. Biber gazından. Garda değilim. Haberlerden, orada olanlardan, yazılanlardan öğrenmeye çalışıyorum. Kadıköy meydanla Haydarpaşa Numune arasında bir yerdeyim. Kaldırımdayım. Yeri, zemini hatırlıyorum. Lekeler. Çoğu çiklet. İstanbul’dayım. Ankara’da değil. Başka bir yerde değil. Nefesim tıkanmış. Yokuştan mı? Salya sümük yere akıyor. Morgda beyaz çarşaf arasından kalpli kırmızı bluzunu görüyorum. Atlayarak, zıplayarak hatırlıyorum.
Beyaz önlüğünde siyah kurdeleyi görüyorum. Ondan isteyebileceğimi düşünüyorum. Haberleri takip ettiğini görüyorum. Taze yeminli bir doktor. Kadın. Doktor odasına giriyorum. Daha fazla acı çekmese diyorum. Ölmesine nasıl yardımcı oluruz diyebiliyor muyum açık açık? Nasıl bir cümle kuruyorum? Türkiye’de bunun mümkün olmayacağını söylüyor. Bakışım, siyah kurdelesinin kıvrımlarını dolanıyor. İki tarafı da parlak mı? Yoksa bir yüzü mat mı? Yasımız ortak. O yaşatmaya ant içmiş. Kim olursa olsun mu? Bunu da mı sordum? Alt katta bir duvarı yıkıyorlardı sanırım. Güm!
Günlerce inledikten sonra sustu. Güm güm de güm güm! Mezarlığın çaprazındaki evlendirme dairesinin önünde müstakbel çiftin belirmesiyle gümbür gümbür çalmaya başlıyor şenlikli bir Balkan havası. İki ağaç arasına kazılmış çukura indirilirken bedeni, davul, zurna, akordeon! Birdenbire basıyor mezarlığı. Anneanneme giderayak bir kıyak. Acayip oynak. Bulgar mı Balkan mı? Trakya mı? Melez mi? Klarnet mi o, zurna mı? Davul mu vardı darbuka mı? Ölüyü diriltir diye fısıldayan oldu mu? Başka bir cenazede olmalıydım. Bu müziğin hiç yakışık almayacağı bir cenaze: Kimsenin dirilmeyeceğini, neyin kaybedildiğini ve zorla kaybedildiğini herkesin bildiği.
Bir noktada siyah takım elbiseli beş genç hatırlıyorum. Jilet gibi giyinmişler. Kendi yakınları için oradalar. Her nasılsa yalnızım. Metal tepsi diye aklımda kalan o yerden, yıkanacağı odaya taşınacak. Bu beş yabancıdan rica ediyorum. Dört müydü yoksa. Taşıyorlar. Hayatı boyunca tanışlarından çok tanımadığı insanlara yanaşmıştı. Anneannem. Emekli öğretmen. Bilmediğim yönlerini sonrasında öğreniyorum. Sonradan duyduklarımı onunla konuşmam imkânsız.
Bedeninin toprağın altına inişi, müziğin yükselişi, annemin şaşkınlığı. Şu ana kadar bahsini geçirmediğim annem. Etrafın farkında mı? Annem kendi annesinin kaybının ne kadar farkında? Şimdi nasıl toparlayacağız annemi? Kafam bomboş diyor. Doktor, tedavisinin başka bir hastalığa yol açtığını söylüyor. Senelerce kendi annesini, kardeşini, eşin dostun derdini dinledi. Yok, hastalığı pat diye başladı. Ekmek bulamayacağız diyerek başladı. Eyvah. Ekmek bulamayacağız. Anksiyete bozukluğu. Sonra bir süre gerçeklik kaybı. Aniden ve en derinlerden, tüm bedeni tir tir titreten ve zihni saran bu endişeye eşlik etmeye kararlı bir de depresyon başladı. Majör dedi doktorlar. Sislerin içinde güneş aradı. Birer ayran ve lahmacun. Şu an birer ayran ve lahmacun yiyor cenazeye gelenler. Annemi ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilmiyorum. Ayran ve lahmacunun organizasyonunu kim yapmıştı? Babam mı? Şaka değil. Gerçekten, babam mı? Not almışsa, yapmıştır. Başak burcu. Herkes ne kadar acıkmış. Nerdeyse hayat boyu birlikte yaşadığı oğlu. Dayım. Galiba o da çok acıkmıştı. Ama hatırlamıyorum onu mezarlıkta lahmacun yerken. Kendine kurduğu ailesi dışarda, bir yerlerde ve öldüğünden haberleri yok Hacer Hanım’ın. Başka türlü bağlarla kurduğumuz başka türlü bir akrabalığı derinlemesine ve yatayda inşa edenler, bakışın. Birbirinizi bakışlarınızdan tanıyın. Anlaşmak için ise yüzleşin. Tartışın. Konuşun. Kardeşimle bakışmamızı hatırlıyorum. Siyah kurdele, kapanmayan pencere, lahmacun, ayran.