in medias res #4

Bir Metafor Olarak Sürücü

Orhan Cem Çetin

Orhan Cem Çetin, in medias res tefrikasının yeni metninde fotoğrafın herkes tarafından üretilebilir hale gelmesini bir imge çöplüğünün işareti olarak gören yaklaşımları sorguluyor. Fotoğraf çekmek ile fotoğrafçı olmak arasındaki sınırları farklı metaforlar üzerinden tartışan Çetin, fotoğrafın sıradanlaşmasını bir kayıp olarak değerlendirmek yerine, üretimin yaygınlaşmasının yarattığı olanaklara ve çatışmanın sanatsal konumuna bakıyor.

Bir Metafor Olarak Sürücü

Merhaba sevgili sessiz okuyucularım. Sanırım bir önceki yazının duygusundan çıkamadım.

Daha deneyimli fotoğrafçıların ve sanat konusunda söz söyleyebilecek kıvamdaki insanların, ortalama vatandaşlar ya da genel olarak başka fotoğrafçılar tarafından türlü saiklerle meydana getirilen fotoğraflar hakkında kötü söz söylemesi, sizi bilmem ama beni çok rahatsız ediyor. Kibar bulmuyorum. Ayıplıyorum.

Fotoğrafçı kime denir, o da bir başka çetrefil konu zaten. Ayıpladığım kesim, fotoğraf çekmeyi fotoğrafçı sıfatını kazanmak için yeterli bulmuyor. Bana kalırsa, tıpkı arabayı süren o an her kimse ona sürücü denmesi gibi, fotoğraf çeken herkes de o sırada fotoğrafçıdır. Sürücü demişken, bu yazıya eşlik eden fotoğrafa bir bakın. Siz göremiyorsunuz ama arka yüzünde de kurşun kalemle Üsküdar Kisikli 2/10/38 ve damgayla iki kez “Foto Nur” İstanbul yazıyor. Yani yeni arabanın hatrına vasat bir fotoğrafçıya çektirilmiş. O da arka tamponu biraz kesmiş, oysa önde yer var. Kenarları tırtıklı giyotinle tıraşlamış. Bugün bir benzeri, yeni Togg’uyla poz veren bir çift Instagram’da karşınıza çıksa yadırgar, küçümser misiniz? Bilmiyorum, kime ne zararı var bu fotoğrafın allahaşkına? Araba da iyiymiş.

Fotoğrafın 200. yılının bitmesine az bir zaman kaldı. Benim gibi 1826’yı değil, 1839’u milat sayanlar tarafından kısmetse 13 yıl sonra bir kez daha 200. yıl kutlayacağız. O yüzden bu yıl yapılanlar bir prova bana kalırsa. O yıllarda, dünya üzerinde sadece üç beş fotoğrafçı vardı. Onlar da sanat eğitimi almamış ve sanatçı vasfı da olmayan, daha çok optik, fizik, kimya ve baskı teknikleriyle ilgilenen, delice meraklarıyla, sır gibi sakladıkları deneyler yapma imkânları yaratabilmiş girişimciler ve amatör bilim insanlarıydı. Hatta 1826’da henüz fotoğraf kelimesi bile ortalıkta yoktu. Nihayetinde ortaya bir resim çıkıyor olsa da—fotoğraf bir resimdir ama resim bir fotoğraf değildir—bu insanların sanatçı olma hevesi pek yüksek değildi anlaşılan. Belli ki buluşla anılmak daha enteresandı. Bugün olsa hem buluşu yap hem sanatı yap derdim. Gerçi üzerinde çalıştıkları bu devrimsel nitelikteki teknolojinin sanat dâhil olmak üzere birçok alanda işe yarayacağını biliyorlardı zaten. Madem otomobilden gidiyoruz, şöyle bir benzetme yapalım: “Biz otomobili icat edip yürütelim de siz artık onunla köydeki ninenizi ziyarete mi gidersiniz, mahallenin çocuklarını mı gezdirirsiniz, ücreti karşılığında yük mü taşırsınız, banka mı soyarsınız, o sizin bileceğiniz şey, bu arada yolları da bir zahmet siz yaparsınız,” der gibiydiler.

Sadede yaklaşalım. 200. yıl münasebetiyle fotoğraf hakkında şu anda benim yaptığım gibi hararetle yazan, çizen, çeken, konuşan çok oldu. Dile getirilenlerin ortaklaştığı nokta sanırım fotoğrafın; iki yüzyıl önce dönemin usta ressamlarını bile ürkütecek kadar iyi ve güçlü, beklenmedik bir çıkış yapmasına rağmen—ki ayrıntısına girmeye gerek yok, bunu da daha çok 2039’da konuşacağız zira 200 yıl önce 1826’da Niepce tarafından geliştirilen heliografi (güneş çizimi) tekniğini ressamlar o sırada pek de ciddiye almamış, umursamamışlardı—zamanla aşırı yaygınlaştığı, dolayısıyla sıradanlaştığı, hele son dönemeçte dijital devrim, ardından kameralı mobil telefonlar, internet, peşinden sosyal medya, özellikle Instagram belası ve son olarak üstüne tüy diken yapay zeka patlaması—bu daha başlangıç—ile altın çağını çoktan tamamladığı yönünde. Uzmanlar ekranlarda boy gösterip, “Fotoğraf eskiden değerliydi, o zamanlara tanık olduğumuz için şanslıyız. Şu anda gün be gün büyüyen, inanılmaz boyutlardaki bir imge çöplüğünün ortasındayız,” diyorlar. Adeta eski bir medeniyetin perişan kalıntıları üzerinde vah vah diyerek dolaşıyoruz.

Ben demiyorum, onlar diyorlar.

Bir deney yapalım. Birisi şunu dese ne düşünürdünüz?

“Yazı çıktı, önüne gelen edebiyatçı oldu. Herkeste bir yazma merakı. Eline kalem alan, klavyenin başına oturan hemen havaya giriyor, yazar kesiliyor. Sabahtan akşama kadar kelimeler havada uçuşuyor. Ortalıkta tüm dünyayı saran seviyesiz bir cümle, laf çöplüğü var.”

Ya da,

“Sabahtan akşama kadar konuşmalar duyuyorum, çıldıracağım! Hele sokakta, toplu taşımada bir laf yağmurunun içindeyiz. Ağzı olan konuşuyor. Tam bir sözler çöplüğü. Araya anonslar karışıyor, kim insan kim değil anlamak mümkün değil, hangi birini dinleyeceğimi şaşırıyorum. Dünyada bir gün içinde trilyonlarca söz söyleniyor! Bu nereye varacak? Eskiden böyle değildi, hatipler vardı, dilbazdılar, konuşmak ustalık gerektiriyordu, herkesin harcı değildi.”

Bu küçük zihin jimnastiği, bu kısa deney şunu gösteriyor ki, artık fotoğraf özel ve nadir zamanlarda üretilen bir imge olmaktan çıktı, mırıldanmak gibi, adım atmak gibi her an, hiç düşünmeden yapılan bir şey oldu.

Herkes yürüyor, bakıyor, düşünüyor, konuşuyor, yazıyor derken şu da aklıma geldi: Tıpkı herkesin hiç durmadan fotoğraf çektiği gibi, herkes hiç durmadan şiir yazsa, şarkı söylese, tiyatro yapsa… (Bu sonuncusunu gerçekten her an yapıyor olabiliriz, onu geri alıyorum.)

Herkesin şiir yazıp birbirine okuduğu bir dünya, çoğunlukla olağanüstü sıkıcı olma ihtimaline karşın, herkesin birbirini öldürdüğü bir dünyaya kıyasla ütopyaya daha yakın değil mi? Yani, ille birbirimizi öldüreceksek bari şiirle öldürelim. Böyle düşününce, herkesin fotoğraf çekmesi de bizi ütopyaya yaklaştırıyor olabilir.

Gerçi şu soruyu da anlamlı buluyorum: Ütopik / ideal bir dünyada, yani tüm sorunların çözüm bulduğu, insanların mücadelesini vereceği hiçbir alan, hiçbir konu kalmadığında, başka bir deyişle hiçbir çatışma olmadığında, hâlâ sanat mümkün olur mu?

Hemen itiraz etmeyin lütfen. Neredeyse istisnasız olarak (neredeyse kelimesini sadece sigorta olarak yazdım) tüm sanat eserlerinde bir çatışma, bir antagonizm olması kaçınılmaz. Bu özellikle anlatı içeren edebiyat, tiyatro, opera ve sinemada daha belirgin.

Dünyada çatışma kalmadığında, sanat ne hakkında olacak? Giderilemeyecek yegâne çatışma olan ölüm–kalım hakkında mı?

Orhan Cem Çetin

Ekim 2026

 

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.