Geçmişte ortalığı ayağa kaldıran doğrudan ifşa etme gücü, bugün ne yazık ki hedef kitlede bir eylem isteği oluşturmuyor. Aksine, insanlarda derin bir yılgınlık, bıkkınlık ve ahlaki yorgunluk doğuruyor. Gerçeğin bu denli sıradan ve çabuk tüketilebilir hale gelmesi, fotoğrafın toplumsal etki gücünü tersine çeviriyor. Bu durum kimi zaman fotoğrafçıyı çok daha karmaşık ama bir o kadar da dürüst bir dil aramaya itiyor. Bu durum, son yıllarda düzenlenen etkinliklerde, özellikle de bağımsız belgesel fotoğrafçıların, akademisyenlerin ve çocuk hakları savunucularının bir araya geldiği Çocuk Fotoğrafçılar Sempozyumu‘nda uzunca tartışıldı. Sempozyumda, geleneksel basın fotoğrafçılığının çocukları yalnızca yardıma muhtaç birer nesne olarak sunan ataerkil dil üzerine konuşuldu. Medyadaki “kurtarıcı” fantezilerinin çocukların mahremiyetini nasıl ihlal ettiği, somut vaka analizleriyle incelendi ve sahada çocukların rızasına dayanan, hak temelli yeni bir görsel etik rehberinin ilk taslakları katılımcıların ortak aklıyla oluşturuldu.
Acının Estetikleştirilmesi ve Görsel Sömürü Paradoksu
İşte bu yüzden günümüz sahasındaki en büyük sistemsel tuzak, yoksulluğun ve çocuk emeğinin adeta bir tablo estetiğiyle sunulmasıdır. Bir maden ocağında çalışan çocuğun yüzündeki kömür karasını mükemmel bir ışık-gölge oyunuyla, adeta Rönesans ya da Barok dönemin divalarının tabloları gibi resmetmek ya da tarlada pamuk toplayan yalın ayaklı bir çocuğun silüetini batmakta olan güneşin o dramatik ters ışığıyla sunmak, çocuğun maruz bırakıldığı hak ihlalini asla ortadan kaldırmaz. Aksine, bu yaklaşım aynı sistematik sömürü düzenini lüks sanat galerilerinin duvarlarında veya prestijli dergi sayfalarında seyirlik birer estetik süse indirger. İzleyici çocuğun çektiği acının politik kökenlerini sorgulamak yerine, fotoğrafçının kompozisyon yeteneğine ve ışığı kullanışına hayran kalır. Bu noktadaki ahlaki çürüme, trajedinin kendisinde değil, sunuluş biçimindeki kurnazlıkta saklıdır. Fotoğrafçı, haklarını gözardı ettiği çocuğun çaresizliğini büyük bir estetik başarıyla kaydederken, farkında olmadan sömürünün devam etmesini besleyen çarkın kusursuz bir dişlisi haline gelir.Çünkü sahadaki yoksulluk ve çocuk emeği tamamen ortadan kalktığı an, fotoğrafçının ekmek yediği dramatik hammadde de buharlaşıp gidecektir. Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine kitabında fotoğrafın dünyayı ele alma biçimini eleştirir: “Fotoğraf çekmek, nesneyi sahiplenmektir. Başkalarının acılarını estetik birer nesne haline getirdiğinizde, o acının sahibi olan insanı tarihin ve politikanın dışına iter, onu yalnızca sizin portfolyonuzu süsleyen dilsiz bir alegoriye indirgersiniz.”[2] Benzer şekilde, Başkalarının Acısına Bakmak adlı eserinde ise tanıklık edene atıfta bulunur: “Acıyı başkalarının acısı olarak izlemek, bir yandan o acıya tanıklık etme erdemi sunarken, diğer yandan bu acıyı tüketilen bir görsel şölene dönüştürerek bağışıklık kazandırır. Fotoğraf, trajediyi estetize ettiği ölçüde, izleyicideki ahlaki öfkeyi dindirir ve onu eylemsiz bir konfora hapseder.”[3]
İşin bir de son yıllarda editörlerin ve eleştirmenlerin dilinden düşmeyen sınıfsal bir boyutu var. Hak odaklı saha çalışmalarında yıllardır elinde makineyle boy gösteren orta yaşlı, imtiyazlı erkek fotoğrafçı profili, işin asıl kriz alanlarından birini oluşturuyor. Çoğu zaman dışarıdan bakan, yerel dili bile bilmeyen, olaylara tepeden ve kurtarıcı tavrıyla yaklaşan bu bakış açısı, çocukların gerçek dünyasını görmezden gelerek kendi estetik ve eril kibrini dayatıyor. Benzer tavır, sahaya araştırmaları için kısa süreliğine gelen bazı gazetecilerde, belgeselcilerde ve araştırmacılarda da görülüyor. Yerel insanların bilgisinden ve emeğinden yararlanan ve çalışmalarında bunu görünmez kılan, ardından hikâyeyi kendi keşfetmiş gibi sunan bu yaklaşım da aynı güç ilişkisinin bir parçası. Öznesini yukarıdan inceleyen bu zihniyet, çocuk emeğini dramatik bir malzeme olarak sömürüyor ve bu düzeni ayakta tutan asıl yapısal eşitsizliklere değinmekten daima kaçıyor.
Peki Günümüzde Neler Yaşanıyor?
Bugün çocuk emeğinin görsel temsilinde kriz sadece estetikle sınırlı da kalmadı. Mesele artık dijital platformların ve sosyal medya algoritmalarının oluşturduğu büyük bir sömürü düzenine dönüşmüş durumda. Yoksulluk, acı ve krizler dijital dünyada ne kadar çarpıcı ve dramatik sunulursa o kadar çok beğeni, bağış ya da takipçi getiriyor. Bu durum, sömürünün kendisini görünürleştirip onu ortadan kaldırmak yerine, dijital ekosistemde birer duygusal tatmin ürünü olarak pazarlanmasına yol açıyor. Bununla birlikte, sahada iyi niyetle ya da fon bulma gayesiyle çalışan bazı sivil toplum kuruluşları veya bireysel aktivistler, çocukların yüzlerini ve dramlarını hiçbir gizliliğe gerek duymadan doğrudan sosyal medyaya servis ediyor. Bu durum, çocukların mahremiyetini bir bakıma açık pazara dönüştürüyor ve çocukların gelecekte dijital ayak izlerinde bu yoksulluk damgasıyla yaşamak zorunda kalmasına neden olabiliyor. Az gelişmiş ülkelerdeki tarım bölgelerinde, çöp toplama alanlarında veya ağır sanayi atölyelerinde çalışan çocukların fotoğrafları, izinsiz bir şekilde dronlar veya gizli kameralarla çekilerek uluslararası ajanslara servis ediliyor. Çocukların rızasının alınmadığı bu modern avcılık çalışması, hak odaklı haberciliğin temel ilkelerini tamamen ayaklar altına alıyor.
Katılımcı Sanat ve Küresel İyi Uygulama Örnekleri
Peki, bu tıkanıklıktan ve dijital sömürü çarkından çıkış yolları var mı? Geleneksel belgesel fotoğrafçılığın yukarıdan bakan, hiyerarşik ve sömürüye açık sistemine karşı, çok değerli alternatifler ve katılımcı sanat pratikleri üretiliyor. Bu yaklaşım, fotoğrafçıyı her şeyi en iyi kendisinin bildiğini düşünen o otoriter tahttan indirip, süreci kolaylaştıran bir arka plan aktörüne dönüştürüyor. Dünyada bunun çok ilham verici nitelikteki örnekleri var. Mesela Wendy Ewald’ın yıllardır farklı coğrafyalarda yürüttüğü katılımcı çalışmalar bunun en iyi örnekleri arasında.[4] Ewald çalışmalarında doğrudan çocukların ellerine fotoğraf makinelerini vererek onların kendi mahallelerini, ailelerini, korkularını ve gizli hayallerini kendi gözlerinden belgelemelerini sağlar. Bu yolla dışarıdan gelen yabancı gözün asla fark edemeyeceği otantik, ironik ve derin detaylar gün yüzüne çıkar. Çocuklar hikayede birer nesne olmaktan çıkıp kendi hikâyelerinin başrolüne yerleşirler. Benzer şekilde, Küresel Güney ülkelerinde, Latin Amerika’da veya Güneydoğu Asya’da yerel inisiyatiflerin hayata geçirdiği topluluk temelli görsel atölyeler, tarım işçisi çocukların kendi çektikleri fotoğraflarla seslerini duyurmalarına alan açar. Halk sağlığında ve hak temelli çalışmalarda küresel bir yöntem haline gelen Photovoice (Foto-Ses) çalışmaları tam da bunu yapmaya çalışır.[5] Dezavantajlı çocuklar kameraları ellerine alarak kendi gerçekliklerini kaydeder ve çektikleri bu kareleri doğrudan karar alıcıların önüne koyarlar. Bu yöntem, fotoğrafı estetik bir şov olmaktan çıkarır ve radikal bir hak arama ve toplumsal dönüşüm aracına çevirir. Dünyalarını bir de onların gözünden bakarak anlamamızı sağlar.