Neslin Bekası ve Aşkın Fenalığına Dair Bir Risale

Türkiye’de Aile, Nüfus Politikaları ve Lubunyaların Cimâsız Tenâsülü

Sema

Sema, Türkiye’de aile ve nüfus politikalarının bedenler, üreme ve ilişkiler üzerinde kurduğu denetimi sorguluyor. Doğurganlığın millî beka meselesine dönüştürülmesinden kadınların üreme haklarına yönelik müdahalelere, bakım emeğinin aile içinde örgütlenmesinden LGBTİ+ varoluşunun bir tehdit olarak sunulmasına uzanan metin, devletin hangi ilişkileri meşru aile olarak tanıdığını inceliyor.

Devlet, bir ilişkiyi aile ya da akrabalık olarak tanımladığında, ona sadece hukuki bir statü kazandırmakla kalmaz; toplumda hangi yakınlıkların ya da rollerin meşru görüleceğinin sınırlarını da belirler. Evlilik kaydı, soybağı, miras, sosyal güvenlik, velayet ve vergi düzenlemeleri bu sınırları somutlaştırır. Kimin eş, kimin ebeveyn, kimin mirasçı ya da kimin hak sahibi sayılacağı, kişilerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin devlet tarafından nasıl sınıflandırıldığına bağlıdır. Türkiye’de son yıllarda demografik değişimin millî bir tehdit olarak yorumlanması, bu sınıflandırma sisteminin merkezindeki heteronormatif aile modelini korumaya yönelik devlet politikalarını daha da sertleştirdi. Aile, millî ve manevi değerleri aktarmanın ve milletin devamını sağlayacak nesilleri yetiştirmenin zorunlu zemini olarak sunulurken, bu modelin gerektirdiği cinsiyet rollerine ve yaşam biçimlerine uymak millî bir yükümlülüğe dönüştü. Bununla birlikte, kadınların bedenleri üzerindeki denetim arttı. İstismar ya da şiddet ailenin içinden geldiğinde mağdurun değil ailenin korunması öncelik kazandı ve çocukların güvenliği, aile bütünlüğünü ve devamlılığını koruma pahasına geri plana itildi. Aileye ve neslin devamına yönelik bir tehdit olarak görülen lubunyalar ise tutsak edildi.

2 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2026–2035 yılları “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. [1] Hükümet, kamu kurumlarından planlarını, bütçelerini ve uygulamalarını aile ve nüfus üzerindeki etkileri açısından değerlendirmelerini istedi. Yayımlanan vizyon belgesinde aile “milletimizin manevi dokusunu örüp geleceğini inşa eden en temel müessese”, “toplumun hareket ve mukavemet merkezi”, “kadim değerlerimizin ocağı”, “insan fıtratının korunduğu zemin” ve “nesillerimizin emanet yurdu” olarak tanımlandı. Ailenin devlet söyleminde bu kadar merkezileşmesinin arka planında ülkede doğurganlığın giderek azalması, sezaryen doğumların artması, evlenme yaşının yükselmesi, boşanmaların artması, tek kişilik hanelerin ve yaşlı nüfusun çoğalması ve siyasi iktidarın tüm bu değişimleri ulusun ve devletin bekasına yönelik bir tehlike olarak yorumlaması yatıyor. İktidara göre bu demografik değişimlerin sebebi, bireyselleşmeyle güçlenip dijital mecralar ve yapay zekâ gibi teknolojiler aracılığıyla bir virüs gibi yayılan “toplumsal cinsiyet ideolojisi”, “cinsiyetsizleştirme” ve “neoliberal kültür akımları” olarak tarif edilen yaklaşımların -ve bunlardan beslenen varoluş ve yaşama biçimlerinin- ülkeyi kuşatmış olması. [2] Bu çerçevede, aile kurumunun korunması kültürel ve ahlaki bir sorumluluğun ötesinde milli bir zorunluluk hâline geldi. Evlenmemek, çocuk sahibi olmamak, kadın ve erkek arasındaki biyolojik farkları tartışmaya açmak, annelik ve babalığa atfedilen toplumsal beklentileri yerine getirmemek ise bir milli güvenlik problemi.

Aile ve nüfus politikaları bugün yeni bir stratejik çerçeveye yaslanmış olsa da, dayandıkları hâkim söylemin Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki pro-natalist politikalardan aldığı mirası yadsıyamayız. Aile Türkiye’de ilk kez bugün milli değerler, güçlü nesiller ve beka kavramlarıyla tarif edilmiyor. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda savaş sonrası azalan nüfusu dengelemek, sağlıklı nesiller yetiştirmek, üreme konusunda aileleri teşvik etmek ve kadınları çocuk bakımı konusunda bilinçlendirmek ulusal kalkınma için büyük önem taşıyordu. Bugünkü devlet politikalarına benzer şekilde evlilik teşvik ediliyor, evlenmeyenlerden bekârlık vergisi alınması gündeme geliyor, evlenenlerin çocuk yapmaları durumunda devletin verdiği destek artıyor, çocuklu ailelere çeşitli vergi indirimleri uygulanıyordu. [3] Bugün yeni olan, devletin tanımladığı aile kurumunun dışında kalanların doğrudan suç ile ilişkilendirilebilmesi ve bunun bir milli güvenlik krizine dönüşmüş olması. 

2000’li yılların başında yapılan demografik araştırmalar, Avrupa hızla yaşlanırken Türkiye’nin genç nüfusuyla öne çıktığını gösteriyordu. Ancak, doğurganlığın nüfusun kendini yenilemesi için gerekli olan 2,1 seviyesine doğru gerilemeye başlaması siyasi söylemde bir tehdit olarak yorumlandı. [4] Erdoğan’ın 2008’deki “en az 3 çocuk” çağrısı, bu demografik kaygıların siyasi dile tercümesiydi. [5] Bu dönemde devlet, kalkınma stratejisini yeniden şekillendirmeye başladı. Evlilik yaşının düşürülmesi, ikiden fazla çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesi ve doğurganlığın yenilenme seviyesinin üzerine çıkarılması için çeşitli kamu politikaları geliştirildi. Aile ve Gençlik Fonu, Büyükanne Projesi, artan doğum yardımları, evlilik öncesi eğitim ve aile danışmanlığı gibi uygulamalar bu hedeflerin bir parçası olarak hayata geçirildi. [6] Gençlerin yetiştirilmesinden yaşlıların bakımına, kırsal kalkınmadan nüfusun dengeli dağılımına kadar genişleyen bu yaklaşımda, çocuk sahibi olmak yeniden milletin devamlılığına katkı ve gelecek nesillere karşı bir sorumluluk olarak görülmeye başlandı. Kadınların ne zaman, hangi yöntemle, kaç çocuk doğuracağı, gebeliklerini sürdürüp sürdürmeyeceği üzerindeki devlet müdahalesi de bu hedefler doğrultusunda yeniden şekillendi.

Kadınların üreme kararlarının bireysel bir hak olmaktan çıkarılıp milletin geleceğine dair bir sorumluluk olarak tanımlanmasının en çarpıcı örneklerinden biri kürtaj ve sezaryen etrafında yürüyen kamusal tartışmalar oldu. Türkiye’de kürtaj, 1983 yılından beri gebeliğin onuncu haftasına kadar yasal. Reşit ve bekâr bir kadın kendi gebeliği hakkında karar verebiliyor, ancak evli kadınların kocasının rızasını alması gerekiyor. [7] TCK m. 99/6, kadının mağduru olduğu bir suç sonucu oluşan gebeliklerde, yirmi haftayı aşmamak ve kadının rızası bulunması koşuluyla, uzman hekimler tarafından hastane ortamında gerçekleştirilen sonlandırma işlemine ceza verilmeyeceğini düzenliyor. [8] Ancak cezalandırılmama koşullarının belirtilmesi, bu hizmete fiilen erişimin güvence altına alındığı anlamına gelmiyor. Erdoğan, 2012 yılında AKP Kadın Kolları Kongresi’nde kürtajı “bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan” olarak nitelendirdi. [9] O dönemde kamuoyunda tartışmalar yaşanırken, dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ tecavüz sonucu doğacak çocuklar için “gerekirse öyle bir bebeğe devletin bakacağını” söyledi. [10] Dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise “Anası çeksin, anası kendisini öldürsün” diyerek tartışmayı daha da sertleştirdi. [11] Kadının bedensel özerkliğini yok sayan, doğum kontrolünü ve kürtajı “ihanet” ve “nesli kurutmanın bir yolu” olarak gören bu yaklaşımlar, hiçbir zaman kürtajı yasaklayan bir düzenlemeye dönüşmedi. Ancak bu hakka erişim doktorun takdirine, hastaneye ve kadının özel sağlık hizmetinin bedelini ödeyebilme gücüne bağlı hâle geldi. Böylece devlet, kadın bedenine bir yasak koymadan ve bu yasağın sorumluluğunu üstlenmeden müdahale edebilir oldu. Bugün kamu hastanelerinde isteğe bağlı kürtaja erişim fiilen ortadan kalkmış durumda. [12]

Kürtaj hakkına erişim uygulamada daraltılırken, sezaryen konusunda kadın bedenine yönelik müdahale hukuki ve idari olarak düzenlendi. İktidar, sezaryen doğumun sonraki gebelikleri ve doğurganlığı sınırlayabileceğine dair tıbbi gerekçeleri ülkedeki genç nüfusu arttırmayı hedefleyen nüfus politikasıyla ilişkilendirdi. [13] Sezaryen doğumların azaltılması ve isteğe bağlı sezaryenlerin önlenmesi  için adımlar atıldı. 2012 yılının temmuz ayında çıkarılan 6354 sayılı Kanun’la sezaryenin sadece tıbbi zorunluluk hâlinde yapılabileceği hükme bağlandı. [14] Böylece sezaryene erişim, kadının tercihinin yeterli olmadığı, hekimin tıbbi zorunluluk değerlendirmesine bağlı bir çerçeveye yerleştirildi. Aralık 2014’te dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “Bu işin doğalı, fıtratı normal doğumdur,” dedi. [15] Doğum yöntemi “fıtrat” kavramıyla tarif edildiğinde, kadının tercihi bireysel bir karar olmaktan çıkıp doğaya ve düzene aykırı bir sapma olarak çerçevelendi. Aynı konuşmada sezaryenin “manavdan muz almak” gibi bir tüketim kararına benzetilmesi de kadının gerekçesini baştan ciddiye alınmaz kıldı. Sonraki yıllarda Sağlık Bakanlığı doğum verilerini izledi; hekimlere yaptırım uygulayacağını açıkladı, ancak sezaryen oranları düşmedi. [16] Ekim 2024’te duyurulan Normal Doğum Eylem Planı, tıbbi zorunluluk olmadıkça sezaryeni azaltmayı, normal doğumu özendirmeyi ve nüfus artış hızını sürdürülebilir bir seviyede tutmayı amaçladı. [17] Kadın bedeni üzerinden yürütülen bu kamusal tartışmaya futbolcular da dahil oldu. Nisan 2025’te Süper Lig’de Sivassporlular “Doğal olan normal doğum” pankartı açtı. [18] Bunu takip eden günlerde Resmî Gazete’de yayımlanan bir yönetmelikle tıp merkezlerinde planlı sezaryen yasaklandı. Hükümet bu adımları anne ve bebek sağlığıyla, Türkiye’nin dünyada en yüksek sezaryen oranlarından birine sahip olmasıyla ve sezaryenin doğurganlığı sınırlayan bir müdahale olmasıyla gerekçelendirdi. [19] Kadının onayı ve bilgilendirilmesi değil, fıtrat, nüfus ve aile söylemi ön plana çıkarıldı. Kadının bedeni üzerindeki karar yetkisi devlete devredildi.

Kadınlara yüklenen sorumluluk yalnızca doğurganlık beklentisiyle sınırlı kalmadı. Aile merkezli bakım yaklaşımı, mevcut iş bölümünde büyük ölçüde kadınların üstlendiği bakım emeğinin aile içinde sürdürülmesini düzenledi. Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi’nde yaşlı refahı “aile merkezli, toplum temelli başta olmak üzere çeşitlendirilmiş bakım” modelleriyle tarif edilirken, ebeveynlerin çalışma hayatı ile aile sorumluluklarını “uyumlu biçimde” sürdürmesi hedefleniyor. [20] Fakat kadınların çalışma hayatına katılmasını kolaylaştıracak kreş ya da gündüz bakım hizmetleri belgede yer almıyor. Belgede toplumun temel değerleri “sevgi, saygı, merhamet, sadakat, sorumluluk ve mahremiyet” olarak sıralanırken, bakım hizmetleri, ücret ve haklar gibi maddi araçlar bu listede yok. [21] Belge bakım yükünü açıkça kadına atamasa da, Türkiye’de bakım emeğinin pratikte kadınların, annelerin veya gelinlerin üzerinde olduğu düşünüldüğünde, “merhamet” ve “sorumluluk” gibi kavramlar, bu emeğin karşılık beklenmeyen bir ahlaki görev olarak görülmesini güçlendirebiliyor. Doğum yardımı, yarı zamanlı çalışma ve evde bakım desteği gibi araçlar bakım verenlere zaman veya gelir sağlasa da erişilebilir kamusal hizmetler ve bakımın hane içinde eşit paylaşımıyla desteklenmediklerinde, kadının bakım veren rolünden çıkabilme ve bağımsız bir gelir elde edebilme imkânı ortadan kalkıyor. [22]

Bakım emeğinin kadınlarının üzerinde olması, evliliğin sona ermesinde de kadını ekonomik olarak savunmasız bırakıyor. Yoksulluk nafakası evlilik boyunca bakım sorumluluğu nedeniyle gelir elde etme imkânları sınırlanmış kadınlar açısından önemli bir ekonomik güvence. Hukuken bakım emeğinin ücreti olarak tanımlanmasa da, bu emeğin yarattığı ekonomik eşitsizlik boşanma sonrasındaki sonuçlarını hafifletebilir. Ancak, Anayasa Mahkemesi 4 Haziran 2026’da yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” istenebilmesini öngören ibareyi iptal etti; iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verdi. [23] Hükümet bu adımı, süresiz nafakanın taraflar arasında yarattığı “gerilim”le gerekçelendiriyor. [24] Tartışmayı yalnızca taraflar arasındaki gerilime indirmek, bakım emeğinin kadınlar açısından yarattığı ekonomik bağımlılığı ve boşanma sonrası yoksullaşma riskini geri plana itiyor. Nafakanın süresinin sınırlandırılması, bu ekonomik eşitsizlik giderilmediğinde, kadınların evlilikten ayrılmasını ve bağımsız bir yaşam kurmasını zorlaştırıyor. Bu koşullarda, pratikte, ev içinde şiddet gören ve ekonomik olarak eşine bağımlı olan kadının evlilikten çıkış hakkı bulunmuyor.

Bu düzenlemeler, kadınların bedenleri ve yaşamları kadar çocukların nasıl ve hangi koşullarda korunduğu sorusunu da gündeme getirdi. Evlilikten çıkışı zorlaştıran yaklaşımın bir de evliliğe girişi kolaylaştıran yüzü var. Vizyon belgesinde, genç yetişkinlerin daha erken evlenmesi, çocuk sahibi olmaya daha erken başlamaları ve daha fazla çocuk doğuracakları beklentisiyle teşvik ediliyor. [25] Ayrıca kadının yaşamı, doğurganlığından daha uzun süre yararlanılabilecek bir zaman aralığı olarak hesaplanıyor. Çocuk yaşta evlendirmenin sürdüğü bir ülkede bu hedefin çocukları koruma yükümlülüğüyle nasıl bağdaştırıldığı ise kritik bir mesele. Çocukları ulusun geleceği olarak tanımlayan aile politikaları, kız çocuklarını geleceğin anneleri olarak gördüklerinde, onların bugünkü hakları, güvenliği ve kendi yaşamları üzerindeki söz hakkı geri plana itiliyor.

2014’te Siirt’te 12 yaşında evlendirilen, 13 yaşında anne olan Kader Erten’in 14 yaşında av tüfeğiyle vurulmuş olarak bulunmasının ardından dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı erken yaşta gerçekleşen nikâhların “çoğunun masumane kıyıldığını” söylemişti. [26] Ocak 2016’da çalışmalarına başlayan ve kamuoyunda boşanma komisyonu olarak bilinen Meclis Araştırma Komisyonu, Mayıs 2016’da sunduğu raporda “çocuk yaşta başlayan birliktelikler nedeniyle verilen cezaların doğurduğu ‘aile mağduriyetleri’” için çözüm aranmasını önerdi. [27] Bunun üzerine Kasım 2016’da “evlilik affı” ya da “tecavüzcüyle evlendirme önergesi” olarak anılan bir düzenleme gündeme geldi. Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın işlenen cinsel istismar suçlarında failin mağdurla evlenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının ya da cezanın infazının ertelenmesinin şartı hâline getiriliyordu. Önerge aynı zamanda suça azmettirenler ya da yardım edenler için davanın düşmesini ya da cezanın infazının kaldırılmasını öngörüyordu. Gerekçe, resmî nikâh yaşı tutmadığı için dinî veya geleneksel yöntemlerle evlenen çiftlerde erkeğin hapis cezası alması ve kadının çocukla ortada kalmasıydı. Ailelerin onayıyla başlayan gayriresmî “birliktelik”lerde failin hapse girmesinin “aile bütünlüğünü” bozduğu ileri sürüldü. [28] Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “Bunlar tamamen ailelerin ve küçüğün de rızasıyla yapılmış işler,” dedi. [29] Evlilik burada yalnızca bir ilişkinin hukuki statüsü değil, aynı zamanda geçmişteki istismarın cezai sonuçlarını askıya alabilecek bir yöntem olarak sunuldu. Önerge, kamuoyu tepkisi üzerine 22 Kasım 2016’da komisyona geri çekildi ve yasalaşmadı; [30] ancak ilerleyen yıllarda, örneğin Haziran 2020’de, yeniden gündeme geldi. [31] Bu tartışmalarda, aile bütünlüğünün korunması, çocuğun üstün yararı ilkesinin önüne kondu. Mağdur kadın ya da çocuğun güvenli ve bağımsız bir yaşam kurmasına yönelik destek yerine failin mağduriyeti işaret edildi. Böylece aile, yalnızca çocukları koruma iddiasıyla müdahale edilen bir alan değil, çocukların maruz kaldığı istismarın sonuçlarının yeniden düzenlendiği ve kimi durumlarda görünmez kılındığı bir kurum olarak da ortaya çıktı. Aile onayıyla ya da hâkim izniyle 16-17 yaşlarındaki çocukların resmî olarak evlendirilmesine dair sayılar 2000’lerin başından itibaren azalmış olsa da, Türkiye’de hâlâ her yıl binlerce çocuk evlendiriliyor ve bu istatistiğin ezici çoğunluğunu kız çocukları oluşturuyor. [32] Üstelik resmî veriler yalnızca resmî nikâhı saydığı için, dinî nikâhla başlayan birlikteliklerin gerçek ölçeği zaten görünmüyor. Dolayısıyla mesele yalnızca çocukların hangi yaşta evlendirildiği değil, hangi koşullarda kurulan ilişkilerin meşru aile olarak kabul edildiği ve bu ilişkiler içinde kimin ebeveyn olabileceği.

Bir yanda reşit olmayan kızların evliliğine göz yumulurken, öbür yanda yetişkin insanların özellikle evlilik dışında çocuk sahibi olması koşullara bağlanıyor. İkisinde de belirleyici olan çocuğun ya da ebeveynin ihtiyacı değil, ilişkinin devletin tanıdığı kalıba uyup uymadığı. Tüp bebek, taşıyıcı annelik ve evlat edinmeye ilişkin düzenlemeler, çocuğun hangi ilişkiler içinde ve kimlerin çocuğu olarak dünyaya gelebileceğini ya da hukuken nasıl tanınabileceğini belirliyor. Hamileliğin nasıl gerçekleştiği, ya da kimin hangi yoldan çocuk sahibi olacağı devletin denetimi ve kısıtlamalarıyla şekilleniyor. Türkiye’de yardımcı üreme tedavisi yalnızca evli çiftlere ve yalnızca eşlerin kendi yumurta ve spermleriyle yapılabiliyor. [33] Evli olmayan birinin bu tedaviden yararlanma hakkı bulunmuyor. Bunun yanında kadınların ev ve aile düzeni içinde ücretsiz bir şekilde gerçekleştirdiği doğurma eylemi, ücretli bir iş olan taşıyıcı annelik olarak sınıflandırıldığında yasak kapsamına giriyor. 2010’daki yönetmelik, yurt dışında bağış yoluyla üremeye ilişkin işlemleri de denetim ve savcılığa bildirim çerçevesine aldı. [34] Bunun sebebi bağışlanmış bir hücre ya da başka bir kadının rahminin, çocuğun kimin soyundan geldiğine dair zinciri karmaşıklaştırması. Sezaryen tartışmasında doğumun “fıtratı” neyse, burada da çocuğun “soyu” üzerinden benzer bir doğallık iddiası işliyor. Çocuğun kimden, hangi bedenden ve hangi ilişki içinde doğduğu, çocuğun yararından çok düzenin korunması üzerinden okunuyor. Kadınların ve çocukların bedenlerini ve yaşamlarını düzenleyen politikalar yaygınlaşırken, devletin aile tanımını güçlendirmede yaslandığı bir diğer konu LGBTİ+ karşıtlığı oldu. AKP hükümetinin ilk yıllarında LGBTİ+ taleplerini büyük ölçüde görmezden gelen yaklaşımına, 2010 sonrasında LGBTİ+ varoluşunu hastalık ve biyolojik bozukluk söylemleriyle patolojikleştiren açıklamalar eklendi. [35] Aile ve nüfus politikalarının giderek daha merkezi bir konuma gelmesiyle LGBTİ+’lar ulusal güvenliğe, toplumsal düzene ve nesillerin devamına yönelik bir tehdit olarak sunulmaya başlandı. LGBTİ+ hareketinin bir suç örgütü olduğu söylemiyle kurulan bağlantılar da bu tehdit anlatısını genişletti. Yok sayma ve patolojikleştirme ortadan kalkmadı, ancak güvenlik ve suç söylemleriyle birlikte kullanılmaya başladı.

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, LGBTİ+ karşıtlığı ile kadın haklarına yönelik müdahaleler arasındaki bağı açıkça ortaya koydu. Kadına yönelik şiddeti önlemeyi hedefleyen bir sözleşme, LGBTİ+ haklarıyla ilişkilendirilerek aileye yönelik bir tehdit gibi sunuldu. [36] Bu gerekçelendirmede devlet; kadınların şiddetten korunmasını değil, aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini korumayı önceliklendirdi ve LGBTİ+’ları düşmanlaştırdı. Kürtaja erişimin daraltılması, doğum yöntemine müdahale edilmesi ve LGBTİ+ etkinliklerinin yasaklanması farklı hukuki ve idari mekanizmalara dayansa da bu müdahaleler, bedensel özerkliği ve kendi yaşamını belirleme hakkını devletin uygun gördüğü aile düzeniyle sınırlandırmaları bakımından birbirine bağlanıyor. Bu işleyişin ideolojik zeminini, feminist talepler ile LGBTİ+ haklarını ortak bir “cinsiyetsizleştirme” tehdidi altında birleştiren toplumsal cinsiyet karşıtı siyaset oluşturuyor. [37] Türkiye’de kullanılan aileyi koruma ve toplumsal cinsiyet eşitliğini tehdit olarak gösterme söylemleri, Rusya, Macaristan ve Polonya gibi farklı ülkelerdeki toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerle ortak temalar taşıyor. [38] Türkiye’de “cinsiyet adaleti”, “fıtrat” ve “millî ve manevi değerler” gibi kavramlarla ifade edilen bu yaklaşım, uluslararası alanda dolaşan toplumsal cinsiyet karşıtı söylemlere yerel bir biçim kazandırıyor. İlginçtir ki siyasi iktidar Batı’nın taktik ve stratejilerini taklit ederken, LGBTİ+’lerin bu ülkenin milli ve manevi değerlerinde yeri olmadığını, Batı’dan geldiklerini iddia ediyor.

Türkiye’deki son dönem LGBTİ+ karşıtlığı, farklı kurumların birbirini tamamlayan müdahaleleriyle güçlendi. Diyanet İşleri Başkanlığı, cinsiyete müdahaleyi “neslin felaketi” olarak tanımlarken, eşcinselliği HIV ve hastalıkla ilişkilendirerek ahlaki ve toplumsal bir tehdit olarak çerçeveledi. [39] Bu söylemi eleştiren Ankara Barosu hakkında soruşturma açılması, dinî otoritenin açıklamalarının eleştiriden korunmasına hizmet etti. [40] 2015 sonrasında valilik ve kaymakamlıkların LGBTİ+ etkinliklerini yasaklaması ise kamusal görünürlüğü idari kararlarla sınırlandırdı. İktidara yakın sivil toplum örgütlerinin düzenlediği aile yürüyüşleri, LGBTİ+ karşıtlığını toplumsal bir talep olarak sundu; aileyi ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini öne çıkaran kamu spotları, bu normları medya aracılığıyla gündelik hayatta yeniden üretti. [41] Dinî söylem tehdidi tanımlarken, idarî makamlar görünürlüğü kısıtladı, yürüyüşler ve medya kampanyaları bu müdahalelere toplumsal meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Aile, bu süreçte hem devlet politikalarının gerekçesi hem de nasıl yaşanması gerektiğini belirleyen bir norm olarak güçlendirildi.

Ekim 2025’te basına yansıyan 11. Yargı Paketi taslağı, Türk Ceza Kanunu’nun “hayasızca hareketler” başlıklı 225. maddesine “doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı” tutum ve davranışları ve bunların özendirilmesini, övülmesini ve teşvik edilmesini üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandıran bir hüküm eklemeyi öneriyordu. Taslak aynı zamanda cinsiyet uyum sürecine erişim yaşını 18’den 25’e çıkarıyor, sağlık raporu koşullarını ağırlaştırıyor, “kanuna aykırı cinsiyet değişikliği”ni ayrı bir suç olarak tanımlıyor ve aynı cinsiyetten kişilerin nişan ya da evlilik törenleri düzenlemesinin cezalandırılmasını öneriyordu. Taslağın genel gerekçesinde aile kurumunun korunması ve “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla” daha etkin mücadele açıkça amaç olarak sayılıyordu. [42] Aynı hükümler 2026’da 12. Yargı Paketi taslağında yeniden ortaya çıktı; basına yansıyan bilgilere göre cinsiyet uyum sürecine bu kez mevcut “evli olmama” şartının yanına bir de “çocuk sahibi olmama” şartı eklenmesi öngörülüyordu. [43] İzmir Barosu, bu maddeler yasalaşmasa bile siyasi iktidar, kamu kurumları ve kanun uygulayıcıları tarafından “adeta birer rehber olarak kabul edildiğini”, hatta iddianamelere ve gerekçeli kararlara yansıdığını belirtti. [44]

“Özendirme, övme ve teşvik” kavramları, toplumsal üreme kaygısının, yani normun dışındaki yaşamların görünürlük yoluyla çoğalacağı korkusunun hukuki ifadesiydi. LGBTİ+’lar bu çerçevede ikili bir tehdit olarak kuruluyordu: Bir yandan görünürlüklerinin başkalarını da etkileyerek çoğalacağı, diğer yandan evlilik ve ebeveynlik yoluyla normatif aile düzenine dâhil olamayacakları varsayılıyordu. Taslak, belirli davranışların yanı sıra bu davranışların başkalarında yaratacağı varsayılan etkiyi de cezalandırmayı öngörüyordu. LGBTİ+’ların varlığını görünür kılmak bile, başkalarını, özellikle de çocukları ve gençleri “dönüştürebilecek” bir eylem olarak çerçeveleniyordu. Önerilen tören yasağı, devletin tanımadığı ilişkilerin kendi ritüellerini kurmasını da suç kapsamına almayı hedefliyordu. Cinsiyet uyumuna ilişkin düzenlemelerde ise kişinin hukuken tanınması, bedeninin yanı sıra evlilik ve ebeveynlik durumunun denetlenmesine bağlanıyordu. “Çocuk sahibi olmama” koşulu, trans kimliğin hukuki tanınması ile ebeveynlik arasında dışlayıcı bir ilişki kuruyordu. “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyet” ifadesi ise fıtrat söyleminin hukuki dile tercümesiydi.

12 Eylül 2026’da başlayan ve “Ailem Güvende” adıyla duyurulan operasyonlarda, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin başsavcılıklarının koordinasyonunda yedi LGBTİ+ derneğine, cinsel sağlık konusunda toplumu bilinçlendirmeye ve HIV ile yaşayanlara destek olmak amacıyla kurulmuş iki oluşuma, çeşitli bar ve gece kulüplerine eş zamanlı polis baskınları yapıldı. Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre operasyonun toplam kapsamı 15 il, 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletmeydi. 17 Eylül tarihli haberlere göre en az 81 kişi tutuklandı. Dava dosyalarındaki delillerden biri iki erkeğin öpüştüğü fotoğraf, diğeri Gürcistan’daki LGBTİ+ hakları konusunda yapılmış bir haberdi. İsnat edilen suçlar arasında “müstehcenlik”, “çocuğun görebileceği yerlerde müstehcenlik”, “fuhşa teşvik”, uyuşturucu bulundurma, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” ve “Dernekler Kanunu’na muhalefet” vardı. Tutuklamaları gerekçelendiren siyasi çerçeve “çocukların üstün yararı”, “aile kurumunun korunması” ve “genel ahlak” gibi kavramlarla çizildi. İki gün sonra, 14 Eylül’de, Adalet Bakanlığı 81 ildeki 175 başsavcılığa “Ailenin, Gençlerin ve Toplumun Genel Ahlaka Aykırı ve Olumsuz Etkileyen İçerik ve Oluşumlardan Korunması” başlıklı bir genelge gönderdi. Savcılara “çocukları ve gençleri cinsiyetsizleştirmeye teşvik eden faaliyetlerin arkasındaki amacın” araştırılması, gerektiğinde örgütlü suç hükümlerine, mali soruşturmalara ve dijital erişim engellerine başvurmaları salık verildi. 12–16 Eylül arasında LGBTİ+ örgütlerine, hak savunucularına ve gazetecilere ait onlarca sosyal medya hesabına ve web sitesine erişim engeli getirildi. [45]

LGBTİ+ karşıtlığının siyasal İslam’la birlikte yükselen muhafazakârlığın doğal bir uzantısı olduğunu söyleyemeyiz. Bu, lubunyaların devlete karşı hukuki tanınma ve toplum içinde saygın ve onurlu bir yaşam sürme mücadelesinin daha uzun tarihini de yok saymak olur. Lubunyaların yaşam alanlarından sürülmesi, devletin kolluk güçleri tarafından evlerinin basılması, halkın galeyana gelip bir lubunya mahallesini basması, bir adamın durduk yere tahrik olup bir lubunyayı öldürmesi, bir lubunyanın sırf sokakta bulunduğu için polisten ceza yemesi, nezarete götürülmesi, işkence görmesi, zorla sağlık müdahalelerine maruz bırakılması Türkiye için yeni bir şey değil.

Lubunyaların kurdukları dayanışma dernekleri de ilk defa engellerle karşılaşmıyor. Kuruldukları yıllarda kapatma davaları gündeme gelmişti. [46] Bütün önyargı, dışlama, fişleme, şiddet ve ayrımcılık mekanizmalarına rağmen, yıllardır resmi ve hukuki varlıklarını koruyarak çalışmalarını sürdürdüler. Halkı bilinçlendirmeye, toplumun farklı kesimlerinden cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği dolayısıyla zor deneyimler yaşayanlar için destek mekanizmaları kurmaya; hukukçuları, siyasetçileri, akademisyenleri, sivil toplum örgütlerini, farklı hak mücadelelerini cinsiyetçi ve homofobik şiddet ve ayrımcılık biçimlerine dair bilinçlendirmeye devam ettiler. Bugün bu baskının daha uzun tarihine doğurganlığın azalması ve milletin geleceği üzerinden kurulan tehdit anlatısı ekleniyor. Genel ahlak, toplum düzeni ve müstehcenlik kavramları, aile, nesil ve beka söylemiyle birlikte kullanılarak lubunyaların varlığı demografik bir tehlikeyle ilişkilendiriliyor.

LGBTİ+’ların bugün bu politikaların hedefi haline getirilmesi ve cezalandırılması devletin geçim sıkıntıları, güvencesiz çalışma koşulları, istihdam yetersizliği, konut krizleri, kamusal bakım hizmetlerinin yetersizliği gibi pek çok toplumsal sorunun üzerini örtme çabasıdır. Bu yapısal sorunlarla yüzleşmek siyasi olarak maliyetlidir. Ailenin ve dolayısıyla milletin geleceğine dair kaygıyı tek bir görünür figürde yoğunlaştırmak politik olarak avantajlıdır. Burada mesele sadece LGBTİ+ kimliklerin yasaklanması değil, LGBTİ+’lerin iktidarın dayattığı cinsiyet ve üreme rejimi içinde aile ya da ebeveyn olabileceklerinin tahayyül edilememesi; bu hayal gücü yoksunluğunun en nihayetinde LGBTİ+ olarak var olmayı bir milli güvenlik meselesine dönüştürmesidir. Bu mantıkla, aile normlarının dışında kalan daha geniş bir kitleye, bekârlara, çocuksuzlara, boşananlara ve geç evlenenlere de aba altından sopa gösterilmiş, LGBTİ+’ler günah keçisi olmuştur. Buna karşılık, Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin her geçen gün artan baskıya, artan nefrete rağmen yıllardır yılmadan gösterdiği mücadelenin hafızası umudumuzdur.

Kaynaklar ve Notlar

[1] Cumhurbaşkanlığı, “Aile ve Nüfus On Yılı (2026–2035) ile İlgili 2026/4 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi”, Resmî Gazete, 2 Mayıs 2026, sayı 33241.

[2] Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi, 2026.

[3] Nuray Özdemir Tiryaki, “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türkiye’de Nüfusu Artırmaya Yönelik Uygulamalar”, 10. Uluslararası Atatürk Kongresi Bildirileri, 2024, s. 1865–1884, https://doi.org/10.51824/978-975-17-6043-2.17 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[4] Türkiye İstatistik Kurumu, “Doğum İstatistikleri, 2001: Toplam Doğurganlık Hızı”, TÜİK Veri Portalı, İçişleri Bakanlığı MERNİS Kayıtları, tuik.gov.tr (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[5] “Erdoğan: En az üç çocuk doğurun”, Hürriyet, 7 Mart 2008.

[6] T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, “Kadın İstihdamının Desteklenmesi İçin Büyükanne Projesi”, https://www.aile.gov.tr/ksgm/haberler/buyukanne-projesi-nedir/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, “Aile ve Gençlik Fonu Faaliyetleri, Usul ve Esasları”, Aile ve Gençlik Fonu, https://ailegenclikfonu.hmb.gov.tr/fonun-faaliyetleri (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[7] Nüfus Planlaması Hakkında Kanun, Kanun No. 2827, Resmî Gazete, Sayı: 18059, 27 Mayıs 1983.

[8] 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m. 99.

[9] “Başbakan ‘Her Kürtaj Bir Uludere’dir’ Dedi”, bianet, 26 Mayıs 2012. https://bianet.org/haber/basbakan-her-kurtaj-bir-uludere-dir-dedi-138644 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[10] “Hükümet Bilimi Yeniden Keşfediyor”, bianet, 31 Mayıs 2012 https://bianet.org/haber/hukumet-bilimi-yeniden-kesfediyor-138757; “AKP’s support for babies born of rape fuels uproar”, Hürriyet Daily News, 1 Haziran 2012, https://www.hurriyetdailynews.com/amp/akps-support-for-babies-born-of-rape-fuels-uproar-22089 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[11] Fevzi Kızılkoyun, “‘Çocuğun ne suçu var, anası kendisini öldürsün’”, Milliyet (DHA), 3 Haziran 2012. https://www.milliyet.com.tr/gundem/cocugun-ne-sucu-var-anasi-kendisini- oldursun-1548557 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[12] Mary Lou O’Neil, Deniz Altuntaş ve Alara Şevval Keskin, Yasal Ancak Ulaşılabilir Değil: Türkiye’deki Kamu Hastanelerinde Kürtaj Hizmetleri – 2020, Kadir Has Üniversitesi, Kasım 2020.

[13] Nilay Erten, “‘Sezaryen ile ikiden fazla olmaz’: Türkiye’de Pronatalizm ve Etnisite Kesişiminde Sezaryen”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 41 (2020), s. 131–143.

[14] Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Kanun No. 6354, Resmî Gazete, Sayı: 28351, 12 Temmuz 2012, m. 1.

[15] Diken, “‘Fıtrat’ edebiyatı sezaryene de uzandı: Bakan Müezzinoğlu, ‘Bu işin doğalı, fıtratı normal doğumdur’ dedi”, 20 Aralık 2014, https://www.diken.com.tr/fitrat-edebiyati-sezaryene-de-uzandi-bakan-muezzinoglu-bu-isin-dogali-fitrati-normal-dogumdur-dedi (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[16] Anadolu Ajansı, “Sezaryen Oranı Yüksek Hekime Uyarı Mektubu”, AA Sağlık Haberleri, 19 Nisan 2016, https://www.aa.com.tr/tr/saglik/sezaryen-orani-yuksek-hekime-uyari-mektubu/557685 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[17] “Son dönemin tartışma konusu olan ‘Normal Doğum Eylem Planı’nda neler var?”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2025. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-donemin-tartisma-konusu-olan-normal-dogum-eylem-planinda-neler-2332726 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.)

[18] “Sivassporun ‘Doğal olan normal doğum’ pankartına KDK’lardan tepki”, Sol, Nisan 2025. https://haber.sol.org.tr/haber/sivassporun-dogal-olan-normal-dogum-pankartina-kdklardan-tepki-397490 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[19] Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik’te değişiklik, Resmî Gazete, 19 Nisan 2025; “Özel tıp merkezlerinde planlı sezaryen yasaklandı”, bianet, 20 Nisan 2025. https://bianet.org/haber/ozel-tip-merkezlerinde-planli-sezaryen-yasaklandi-306631 Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[20] Vizyon Belgesi, s. 56.

[21] Vizyon Belgesi, s. 49.

[22] Vizyon Belgesi s. 28-31.

[23] Anayasa Mahkemesi, E.2025/156, K.2026/131 sayılı iptal kararı, Resmî Gazete, Sayı:33386, 30 Eylül 2026, https://www.anayasa.gov.tr/tr/basin/norm-denetimi-basin-duyurulari/ (karar tarihi: 4 Haziran 2026); “AYM süresiz nafakayı iptal etti! Karar 9 ay sonra yürürlükte”, Takvim, 30 Eylül 2026. İptal 9 ay sonra, 30 Haziran 2027’de yürürlüğe girecek. Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[24] “Adalet Bakanı Gürlek: ‘Nafaka düzenlemesini Ekim’de hayata geçirmeyi düşünüyoruz’”, bianet, 7 Eylül 2026, https://bianet.org/haber/adalet-bakani-gurlek-nafaka-duzenlemesini-ekimde-hayata-gecirmeyi-dusunuyoruz-323237; Son TV, “Bakan Gürlek ekim ayını işaret etti! Süresiz nafaka düzenlemesi TBMM gündemine geliyor!”, 26 Temmuz 2026, https://www.son.tv/bakan-gurlek-ekim-ayini-isaret-etti-suresiz-nafaka-duzenlemesi-tbmm-gundemine-geliyor/ Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[25] T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi (2026–2035), 2026, Stratejik Öncelik 2: “Evlilik Müessesesinin Teşviki”, https://www.aile.gov.tr/media/313283/an10y-vizyon-belgesi-web.pdf Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[26] Çiçek Tahaoğlu, “İntihar ya da Cinayet; Süreç 12 Yaşında Evlendirildiğinde Başladı”, bianet, 13 Ocak 2014; “Bakan: Çocuk nikahlarının çoğu masumane”, Gazete Vatan (DHA), 18 Ocak 2014 (Bakan Ayşenur İslam: “Bu nikâhların çoğu masumane kıyılıyor”). Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[27] Türkiye Büyük Millet Meclisi [TBMM], Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı: 399, TBMM Basımevi, 2016, s. 79; Çiçek Tahaoğlu, “Boşanma Komisyonu Raporunda Neler Var?”, bianet, 17 Mayıs 2016. Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[28] Can Semercioğlu, “Bozdağ’a göre istismar önergesi ‘tecavüzcüye af’ değil: Eleştiriler çarpıtma”, Diken, 20 Kasım 2016. Erişim tarihi: 14 Ekim 2026.

[29] Cumhuriyet, “Bakan Bekir Bozdağ çocuğa tecavüzü ‘Küçüğün rızası’ diyerek savundu”, 18 Kasım 2016, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bakan-bekir-bozdag-cocuga-tecavuzu-kucugun-rizasi-diyerek-savundu-632311 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[30] “Cinsel İstismar Tasarısı Geri Çekildi”, bianet, 22 Kasım 2016, https://bianet.org/haber/cinsel-istismar-tasarisi-geri-cekildi-180951 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[31] Çocuğa Karşı Şiddeti Önlemek İçin Ortaklık Ağı, “Yasa Yapıcıların Odağında Çocuğun Yüksek Yararı Olmalı”, bianet, 8 Haziran 2020, https://bianet.org/haber/yasa-yapicilarin-odaginda-cocugun-yuksek-yarari-olmali-225397 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[32] Türkiye İstatistik Kurumu, “Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, 2025”, TÜİK Haber Bültenleri, Sayı: 58165, 24 Şubat 2026, tuik.gov.tr (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[33] Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkında Yönetmelik, Resmî Gazete, 6 Mart 2010, sayı 27513, m. 1, 15 ve 18(5).

[34] Aynı yönetmelik, m. 18(6).

[35] “2001’den 2015’e AKP’nin LGBTİ+ tarihi”, bianet, 26 Eylül 2015 https://bianet.org/haber/2001-den-2015-e-akp-in-lgbti-tarihi-167837; “3. Erdoğan döneminde LGBTİ+’ları neler bekliyor”, Medyascope, 12 Haziran 2023. https://medyascope.tv/2023/06/12/3-erdogan-doneminde-lgbtilari-neler-bekliyor/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[36] “Cumhurbaşkanlığı’ndan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme açıklaması”, bianet, 22 Mart 2021.

[37] Hazal Atay, “Anti-gender organising in Turkey: From backlash to movement”, The Loop (ECPR), 2024; Alev Özkazanç, “Anti-gender movements in Europe and the case of Turkey”, Baltic Worlds, 2020; Esra Akgemci, “Turkey’s ‘Year of the Family’ as a bridge between authoritarian populism and anti-gender politics”, European Journal of Politics and Gender, 2026.

[38] Özkazanç (2020); Hürcan Aslı Aksoy ve Sinem Bal, Turkey’s “Year of the Family” 2025, SWP Comment 2026/C 14.

[39] Medyascope, “3. Erdoğan döneminde LGBTİ+’ları neler bekliyor?”, 12 Haziran 2023, https://medyascope.tv/2023/06/12/3-erdogan-doneminde-lgbtilari-neler-bekliyor/ (Temmuz 2019 hutbesi, “neslin felaketi”); Human Rights Watch, “Turkey: Criminal Case for Opposing Homophobic Speech”, 1 Mayıs 2020, https://www.hrw.org/news/2020/05/01/turkey-criminal-case-opposing-homophobic-speech (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[40] STGM, 2015’ten Günümüze Yasaklarla İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, 2022, https://www.stgm.org.tr/sites/default/files/2022-12/2015ten-gunumuze-yasaklarla-istanbul-lgbti-onur-yuruyusu.pdf (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[41] bianet, “Saraçhane’de LGBTİ+ karşıtı miting ve yürüyüş”, 18 Eylül 2022, https://bianet.org/haber/sarachane-de-lgbti-karsiti-miting-ve-yuruyus-267313; Duvar English, “Turkish gov’t uses public resources to promote anti-LGBTI+ hate rally”, 11 Eylül 2024, https://www.duvarenglish.com/turkish-govt-uses-public-resources-to-promote-anti-lgbti-hate-rally-news-64932 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[42] Medyascope, “11. Yargı Paketi’nin hedefi LGBTİ+’lar: Hapis cezası geliyor, cinsiyet değişikliği yaşı 25’e çıkıyor”, 15 Ekim 2025, https://medyascope.tv/2025/10/15/11-yargi-paketinin-hedefi-lgbtilar-lgbtilara-hapis-cezasi-geliyor-cinsiyet-degisikligi-yasi-25e-cikiyor/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[43] bianet, “12. Yargı Paketi’nde LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler yeniden gündemde”, 4 Haziran 2026, https://bianet.org/haber/12-yargi-paketinde-lgbti-karsiti-duzenlemeler-yeniden-gundemde-320188; Medyascope, “12. Yargı Paketi: Cinsiyet değişikliğine yaş sınırı getirilmesi öngörülüyor, LGBTİ+’lara hapis cezası gündemde”, 5 Haziran 2026, https://medyascope.tv/2026/06/05/otomatik-taslak12-yargi-paketi-lgbtilar-yine-hedef-aliniyor-cinsiyet-degisikligi-icin-yas-siniri-getirilecek-mi/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[44] “İzmir Barosu: LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerine karşı durmaya devam edeceğiz”, İlke TV, 18 Mayıs 2026, https://ilketv.com.tr/izmir-barosu-lgbtilara-yonelik-hak-ihlallerine-karsi-durmaya-devam-edecegiz/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[45] “LGBTİ+ derneklerine ‘Ailem Güvende’ operasyonu: İşte bilmeniz gerekenler”, Medyascope, 14 Eylül 2026, https://medyascope.tv/2026/09/14/ailem-guvende-operasyonu-iste-bilmeniz-gerekenler/ (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

[46] Human Rights Watch, “Turkey: Court Shows Bias, Dissolves Lambda Istanbul”, 1 Haziran 2008, https://www.hrw.org/news/2008/06/01/turkey-court-shows-bias-dissolves-lambda-istanbul; bianet, “Siyah Pembe Üçgen İzmir Kapatılmadı”, 30 Nisan 2010, https://bianet.org/haber/siyah-pembe-ucgen-izmir-kapatilmadi-121667 (Erişim tarihi: 14 Ekim 2026)

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.