Kişisel Bir Bilgi Olarak Malzeme

Funda Susamoğlu

Bu metin, SAHA Yazı Dizisi (2026) kapsamında, Orta Format editörlüğünde “Güncel Sanatta Kavramlarla Düşünmek” adlı yazı dizisinin bir parçası olarak yayımlandı.


Malzeme, modernizmin araçsal yaklaşımından sıyrılarak bir hafıza ve bilgi taşıyıcısına dönüştüğünde bizimle nasıl konuşur? Funda Susamoğlu, Kuzey Avustralya’ya uzanan aile hikâyesinden başlayıp seramikle kurduğu ilişkiye yönelerek, nesnelerin örtük bilgisini ve malzemeyle kurulan anti-disipliner bağları aktarıyor.

Funda Susamoğlu, Otel Rüyası, terracotta rölyef, çimento; Polifonik Bir Bahçe sergisi, 2024

Güncel sanatta malzeme kavramı, elle tutulur olanla sınırlı kalmayıp, taşıdığı tarihsel ve kültürel içeriğin birlikte kavrandığı bir bakışa doğru genişlemiştir. Bu kavrayış bir arkeoloğun topraktan çıkardığı çömleği tarihlendirmeye çalışırken yaptığı okumaya, sınıflandırması henüz tamamlanmamış olan buluntunun, malzeme olarak ifade bulmasına yakındır. Burada malzeme olarak işaret edilen, maddede toplanmış olan fiziksel ve kültürel anlamın birbirinin içine gömülü bir bilgi olarak okunmasıdır. 

Sanatta teori ve pratiğin ortaklaşa oluşturduğu içerik, duyusal ve sözel olanın etkileşiminde “malzeme” kavramının rolü üzerine yeniden düşünürken, konuya kişisel bir olgu olarak yaklaşacağım. Bugün sanatta malzemeyi araçsal değil, bir hafıza ve bilgi taşıyıcısı olarak bütüncül kavramak önceliklidir. Modernizmin soyutlamacı ve pürist yaklaşımıyla “malzemeye sadakat” ilkesinin kırıldığı, hazır nesneyle birlikte tekniğe ilişkin olandan bağlama kayan odakla, sanatta malzeme dediğimiz şeyin içeriğinde taşıdığı örtük bilgi [1] ilgi uyandıran bir alan açar. Dönemin sanat anlayışlarındaki değişime rağmen, malzeme bir fikrin vücut bulmasında sanatçının hep ilk karşı karşıya geldiği olgu olarak varlığını korur. Zaman zaman tanıdıklığı nedeniyle görünmezleşir, bazen de sosyal ve kültürel bağlarıyla daha okunaklı hale gelir. 

Sanatta malzemeyi kişisel bir bilgi olarak kavramak mümkün mü? Bu soru, sanatçının öznel kavrayışıyla malzemeye özgü olanın bilgisi dahilinde karşılaşmasına odaklanır. Bunu çağın koşullarından yalıtılmış olarak değil, onunla biçimlenen, zamanın içine gömülü, o an orada olanın çakışmasında gerçekleşen bir öznelliğin alanında kavrar.

Malzemeyi kişisel bir bilgi olarak okumayı denemek, her tür özgün bilginin kişisel olduğu fikrine doğru uzanır. Modern bilimin nesnellik iddiasının eleştirisine dayanan çalışmalarında Michael Polanyi, bilginin ve bilmenin yapısına odaklanır. Personal Knowledge (Kişisel Bilgi) isimli metninde, cevabını henüz bilmediği ama potansiyel taşıdığını sezgiyle hissettiği bir soruyu kişisel bir sahiplenmeyle izleyerek yeni ve özgün olana ulaştığımızı savunur. [2] Paralel bir güzergahta Tim Ingold da, antropoloji ve etnografiyi birbirinden ayırarak, antropolojinin saha çalışmalarına dayalı metotlarının içinde araştırmacının katılımcı konumuna odaklanır. [3] Araştırmacının içinde bulunduğu durumla etkileşime geçmeden, gerçek bir bilgi edinemeyeceğine vurgu yapar. Bilgi her iki görüşte de öznenin deneyiminin içine gömülüdür ve nesnellik gereksiniminin eleştirisini içerir.

Ingold, antropolojiyi bir eğitim modeli olarak tartıştığı metninde, antropoloji ve sanatın kesişimini inceler. Antropoloji alanını dört önemli niteliğini tartışırken, cömert, açık uçlu, karşılaştırmalı ve eleştirel olarak değerlendirir. Çevredeki insanların eylemlerini ve söylemlerini dikkate alma ve ona cevap verme refleksini cömertlikle ilişkilendirir. Amacının bir nihai sonuca ulaşmaktan çok, sosyal hayatın içindeki patikaları görünür kılmak ve ilişkilerin devamlılığını sağlamak olduğunu ifade eder. Hiçbir yaşamın, tek mümkün yaşam şekli olamayacağının bilincindedir, her zaman alternatif yolların doğurabileceği yeni sonuçları gözetir. Bugün geldiğimiz noktada, geleceğe dair eleştirel bakışın, hayatın bizzat içinden gelişecek bir diyalog üzerine kurgulanmasının gerekliliğine odaklanır. [4] 

Ingold, bir antropoloğun sahada en ayırt edici çalışma yöntemlerinden biri olan, “katılımcı gözlemi” mercek altına alır. Tecrübe ile gözlemin aynı anda mümkün olması konusunda geliştirdiği argümanı, bilimin dünya hakkında bilme protokolleriyle dünyanın içinde yaşam pratiği arasında açılan mesafeye işaret eder. Bir şeyin gözlemini yaparken nesneleştirmeden, eyleme katılarak ve eşlik ederek gerçekleştirmenin önemini vurgular. Burada bilme ve olma birbirine yakınlaşır. Gözlemle birlikte, başkalarının eşliğinde yaşama katılmak yeniden kurgulanır. [5]  

Ingold araştırmasında “sanatçılar gerçek antropologlar mı?” sorusunu sorar ve sanatı antropolojik yapanın ne olduğunu sorgular. Antropoloji ile sanatın kesişimine bakarken, kendini kavramsallaştırmadan düşünebilen, hayatla ilişkilenen, içeriden gelişen bir bilgiye olan ihtiyaca dikkat çeker. Sınıflandırma odaklı etnografiden uzaklaşarak, sanat tarihçi Hal Foster’ın “öteki” kavramına bir eleştiri getirir. Farklılıkların sınırlarını çizmek yerine, aynı dünyanın parçası olmanın bilincinde birleştirici bakışı önerir. Antropolojik olan sanat, şeylerin kendisi olmasına izin veren bir yaklaşımı benimser. [6]

Katılımcı gözlem bir veri toplama metodu değil, alışverişin merkezde olduğu daha yumuşak bir bilime işaret eder. Gözlemci ve gözlenenin birbirinden ayırt edilemez hale geldiği bir dikkati ve karşılıklı katılımı gerektirir. Bir şeyler oluşma aşamasındayken onunla ilişkilenmek, bir iz sürücü gibi ona sunulanı kabul edebilmekle ilgilidir. Ingold, Polanyi ile paralel bir yaklaşımla bir iz sürücü gibi pratik edilen bilimin de sanatın da birbirine yaklaştığı, hayal gücünden doğan bir akla dayanan, kişiselliğine ve duygu yüklü oluşuna vurgu yapar. Dünyanın bilgisine ulaşmanın aynı zamanda kişinin kendisinin bilgisi içinden genişleyebileceğini ifade eder. Bu tartışmada alanlar arası geçişkenlik, inter-disipliner bir bakışın alanlara özgü sınırları belirginleştirmekten ziyade anti-disipliner, bilgiyi alanları üst üste çakıştıran, içinden geçmesine, birlikte yürümesine izin veren bir oluş olarak ele alır.

Bu düşünceler çerçevesinde, sanatta malzemeye bakışı da kişiye özgü bir ilişkilenme olarak okuduğumuzda, yaparken karşılıklı etkileşim içinde genişleyen bir yapıdan söz etmek mümkün. Bireysel hafızayla, elle kavranan ve duyumsanan şeyin kendine özgü bilgisi birbiriyle buluşur ve ortaklaşır. Bu doğrultuda, ilk olarak kişisel ölçekte sanat pratiğime yaslanarak, malzeme odaklı akademik ilgi alanımın ve ilkel/ilksel olana merakımın kaynağının izini süreceğim. Arşivi elden geçirirken, kişisel hafızamı canlandırmayı ve bugüne nasıl ulaştığımı, geriye doğru bir yürüyüşle anlamlandırmayı deneyeceğim. 

Babam Zekai Susamoğlu, 1969 yılında zanaatkar bir işçi olarak Avustralya’ya göç ediyor. Kendisi bir antropolog değil, Ankaralı, yetenekli bir döşemeci. Dünyayı görmeye karşı duyduğu merak onu bu yola çıkarıyor. Yaklaşık iki yıl boyunca şehirlerde mobilya fabrikalarında çalışıyor. Sonraki sekiz yılını ise Avustralya kıtasının kuzey tropik adalarında teknisyen olarak çalışarak geçiriyor. Aborjin köylerinde yerlilerle birlikte çalıştığı bir yaşam sürüyor. Onlarla birlikte avlanırken, yemek yaparken, gündelik hayata dair zengin bir deneyim ediniyor. Yurda dönüşünde yaşadığı deneyimi, topladığı el yapımı nesneler ve bir bavul dolusu dia ile beraberinde taşıyor. 

Zekai Susamoğlu, Kuzey Avustralya, Groote Eylandt, 1972-73, Susamoğlu Aile Arşivi

Babamın aile toplantılarında keyifle yaptığı dia sunumlarıyla yaşadığı deneyimi aktarma gayreti, bireysel hafızasını aile içinde kolektif bir hafızaya dönüştürdü. Bunu mümkün kılan belgelemeye karşı duyduğu özendi. 

Çocukken dia makinesinin loş ışığında uyuklayarak dinlediğim bu hikâyelerin, arka arkaya sıralanan uzak bir coğrafyaya ait kültürel ritüellerin, adını bilmediğim balıkların ve toprak boyalı bedenlerin yanıp sönen imgelerinin, bugün ilgi alanımın şekillenmesinde değerli bir anlam taşıdığını hissediyorum. Yaşamsal bir bilgi ve deneyim, kişisel bağlarla şekillenirken, aynı zamanda yavaş bir dönüşümün kaynağı oluyor.

Çocukluğumun ilk yıllarında babamın peşinden taşındığımız Avustralya’da, yabancı olmanın sağladığı bakış, resim yapmaya duyduğum ilgiye eşlik ediyor ve ailede el emeğiyle geçimini sağlama geleneğinin uzun tarihinin ucuna eklemleniyorum. Ankara’da seramik alanında eğitimimin erken dönemlerinde erişimi kolay, yerel ve ucuz bir kil olan kırmızı kil, alçı kalıp dersinde model oluşturmak için de kullanılıyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nden prehistorik bir buluntu rölyefi kırmızı kille modellerken, kurumaması için sık sık ıslatıyorum. Su ve kilin buluştuğu yüzeyden gelen koku, toprağa taze yağmış yağmur hissi dikkatimi dağıtıyor. O anı zihnimde bugüne taşıyan şey, kili paketlenmiş bir üründen, toprağa ve doğaya işaret eden köküne doğru duyduğum ilgi oluyor. Bunu izleyen yıllarda bir eğitimci olarak ilk kez verdiğim seramik ve sır teknolojisi [7] derslerinde, oldukça teknik bir konu olmasına rağmen, ham maddelerin kimyasal yapısını ve kayaçların yeryüzüyle doğrudan ilişkisini büyüleyici buluyorum. Sır terimi, reçetelerin sır gibi saklanmasına dayanmasa da onu çağrıştırıyor, uzun deneme yanılma süreçleri sonucunda elde edilen ve malzemeye dokunarak okunaklı hale gelen deneyime dayalı bir bilgiyi içeriyor.

Sanat eğitiminde, tek bir malzemeye derinlemesine odaklanmam, farklı malzemelerin yeteneklerine ve kültürlerine olan farkındalığımı güçlendiriyor. Malzemeyi, zanaat ve sanatın geçişkenliğinde, kendine özgü örtük bir bilgi kaynağı olarak kavramak, bedeni harekete geçirme biçimleri, aralarındaki hiyerarşi, dolaşıma girme hızı veya yavaşlığıyla taşıdığı içerik ilgi duyduğum bir alana bu sayede dönüşüyor. 

Yaban Düşünce serisini, yazının egemenliğinin kaçınılmaz olduğu günümüz algısında bir duraksama yaratmanın peşinde şekillendirdim. Seriye adını veren Levi-Strauss’un kitabını [8] uzun zamana yayılan bir sürede okurken, aktardığı bilginin, kategorize etmesi zor organik bağları ve doğayla kurulan derin ilişkiyi ilkel dillerin mantığında irdelemesi beni oldukça etkiledi. Yazının tarihiyle kesişen seramik tabletlerden, kâğıdın bulunuşuyla birlikte günümüze aktarımı kesintiye uğrayan metinlere kadar uzanan bu iz, malzemenin bazen yetmeyen ömrüne ve çağlar içinde değişen anlamına dair bir duyarlılık yaratıyor. Bu sayede malzeme yoluyla, sözel olmayanın, dokunarak aktarılabilecek bir bilginin peşine düşüyorum.

Funda Susamoğlu, Yaban Düşünce, 2021, seramik ve kitap; Yer Parça sergisi, 2021, Fotoğraflar: Oğuz Karakütük

Levi-Strauss aynı kaynakta, eliyle iş yapan “yaptakçı”yı, elde bulunanlarla kurgulama mantığını, “nasıl olsa bir işe yarar” ilkesiyle çevresinden toparladıklarıyla biçimlenen düşünce yapısını irdeler. Yaptakçı, “nesnelerle ‘konuşmak’”la kalmaz yalnız, nesneler aracılığıyla da konuşur: sınırlı olanaklar arasında yaptığı seçimle, kişiliğini ve yaşamını anlatır. Tasarısını hiçbir zaman tam olarak gerçekleştiremez ama ona kendinden bir şeyler katar her zaman. [9]

Levi-Strauss’un yaptakçısına, sanat alanında ürettiği performatif yerleştirmelerle yakın konumlanan bir sanatçı A. Serkan Aka. Şehirden topladığı türlü materyali atölyesinde müthiş bir özenle yeniden kurguluyor. Toplama ve biriktirme eylemini, içinde yaşadığı şehrin sürekli yıkılıp yeniden inşa edilişiyle baş etme ya da ilişkilenme biçimi olarak ifade ediyor. Bu yarı makine parçası, yarı ses heykeli, yarı enstrüman olan kurgu işleri, tanımlanmaya direnen “düzensiz düzenekler”. Ne işe yaradıkları net değil, ancak bizi bir karşılaşmaya, karşılıklı tanışmaya, kolektif bir deneyime davet ediyorlar. 

Sanatçının mühendislik eğitimi ardından, uzun yıllar bir tasarımcı olarak çözüm ürettiği ve türlü malzeme ile giriştiği ilişkinin kaynağında; kırsalda büyürken malzemeye erişimin bir tüketici konumunda değil, bazı kısıtlar dahilinde gelişmesinin etkisine işaret ediyor. Ailenin ortak hafızasını şekillendiren dokuma tezgahları ve dikiş makinelerinin işleyişine tanıklığı, nesneler ve atık parçalarla kurduğu ilişkide konuşkan hale geliyor. Aka, yeni nesil endüstriyel malzemeler için sağır ya da dilsiz gibi ifadeler kullanıyor. Ağaç gibi doğal ve güçlü bir malzemenin kendine has hareket dinamiğine uyum sağlamanın, onu gözetmenin gerekliliğine kıyasla, yeni nesil endüstriyel malzemelerin daha söz dinleyen bir yapısı olduğunu ekliyor. Çevreden topladığı materyallerin çeşitliliği üzerine kurguladığı diyalog, gündelik olanın hafızasına yöneliyor.

Aka, aynı zamanda Tophane Noise Band grubunun bir üyesi. Kentin atıklarından, hurda ve geri dönüştürülmüş malzemelerden ürettikleri sesle emprovize performanslar gerçekleştiriyorlar. Çoğunlukla Aka’nın oluşturduğu bu düzenekler, ses çıkarmanın en ilk haline bir kazı niteliğinde. Enstrüman yapımının hassasiyetinden edindiği bilgiyi tersine yürüyerek, basit düzeneklerle sesi araştırıyor.

A.Serkan Aka, Batak Arşiv, 2025, Moda sahil enstalasyon ve performanstan görüntü

Yakın zamanda gerçekleşen yerleştirme ve performansları Batak Arşiv [10] şehrin denizle kesiştiği kayalıklarda, beklenmedik kalabalıklarla temasa olanak tanıyor. Lodos izin verirse kayalıklara yerleştirilen su flütlerinin sesi şehrin gürültüsüne karışıyor. Denizin kıyısında su flütleri çalınırken emprovize gerçekleştirdikleri performansta, sokaktan geçen insanların ve hayvanların karşılaştığı, etkileşime açık bir kamusallığı, kısa süreliğine yaşama deneyiminin dönüştürücü etkisine şahit oluyoruz. 

Levi-Strauss’un ilkel yerine “ilk” [11] olana yaptığı vurgu, sanat üretiminde bir tür geriye doğru bakış olarak kendini gösterir. Bugün dijital olanın yarattığı etki altında, maddi olana yeniden bakmak ve elde kalanların anlamını gözden geçirme refleksi, yaşamla gerçek bir temas üzerine yeniden düşünmeye çağırır. Bir sanatçı, döşemeci, arkeolog ya da bir performans sanatçısı için malzemenin taşıdığı anlam üzerine düşünmek, potansiyeli olan bir tartışma açabilir mi? Hem zeminde farklı üretim alanları alışveriş halindeyken, kişilerin ve nesnelerin birbiriyle kendine has ilişkilerinin yarattığı özgün durumda, beklenmedik form ve anlamlar kazanan malzemeyle karşılaşırız.

Yeryüzüyle kurulan araçsallaşmış ilişkinin bizi getirdiği çıkmazda, insan olmayanla etkileşimin etik sınırına gelmişken, canlı cansız ayrımına girmeden, maddi olanın anlamı [12] bugün odak noktasıdır. Bu nedenle her temas alanı, bütüncül bir bakışla incelikle kavranmayı gerektirir. Maddi olanla etkileşim, tüm üretim sürecini canlı ve karşılıklı bir deneyime dönüştürür. Bize kendini açabilecek bir işbirlikçi olarak konumlanır. Temelde malzeme adı altında burada belki de açmaya çalıştığım şey, her tür temasın bir hafıza ve farkındalıkla genişlemesinde, o elimizde tuttuğumuz şeyin bizimle konuşmaya başlamasını duyabilir olmak. Sınıflandırmak yerine dönüşmeye açık bir bakışı çağırır. 

İnsan ötesi bakışta, malzeme olarak tanımlanan da sürekli dönüşümün sosyal aktörlerinden [13] biri olarak, mikro ve makro ölçekte birbirine doğru gerçekleşen bir alışverişin parçası olarak konumlanır. Burada ilişkilendiklerimizle kurduğumuz bağın, kendine has dünyasını gözetmekle oluşan bir etkileşim alanı söz konusudur. Malzeme burada katı değil, sesiyle, tavrıyla tanışmayı gerektiren, ilişkiler yumağıdır. 

Malzemeyle etkileşimde kişiselleşen bir diyalog kurmak oldukça yavaş bir ritim ve birikim isteyebilir, ya da hiç tanımadığınız bir malzemeyi tamamen yanlış yerde kullanarak da yol almak mümkün. Teknik bir beceriyle ilişkilendirmekten öte, farklı disiplin ve alanlarla temas kurarak gelişiyor, yanlış zamanda yanlış yerde olmaktan beslenen deneysel bir süreç. Toprağın huyunu suyunu anlamak, bir plastik borunun çıkardığı sesi duyabilir hale gelmek ve onun denizle konuşmasını dinlemek için malzemenin dilini çözmek, basit gibi görünen ancak uzun bir yolculuk sonunda varılabilen bir yer. Malzemeyle düşünmek, taşıdığı tüm tarihsel ve kültürel bağlarla birlikte içine gömülü olana karşı kişiselleşen bir algıyla, özgün bir duruma alan açma potansiyelini her zaman barındırıyor. 

Kaynaklar ve Notlar

[1] Susamoğlu, F. (2018). “Görsel Sanatlarda Malzemeyle Düşünme ve Sözel Olmayan Bilgi”. Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi, sayı 21, sf.191-203.

[2] Polanyi, M. (1958). Personal knowledge. New York: Harper Torchbooks.

[3] Ingold,T. (2018). Anthropology And/As Education, New York: Routledge Taylor&Francis Group.

[4] A.g.e, s.58

[5] A.g.e, s.61

[6] A.g.e, s.65

[7] “Seramik sırı, seramik çamurunu ince bir tabaka şeklinde kaplayarak üzerinde eriyebilen cam veya camsı bir anorganik oluşumdur.” (Arcasoy A.,Başkırkan,H. Seramik Teknolojisi, Literatür Yayıncılık: İstanbul, 2021) 

[8] Levi-Strauss, C. (2016). Yaban Düşünce, Çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. 

[9] A.g.e, s.49 

[10] Batak Arşiv enstalasyon: A.Serkan Aka, performansçılar: A.Serkan Aka, Basma Seiba, Selim Cizdan. Görüntüler 2025 Kasım Echoes sesli yürüyüş projesinden (fotoğraflar, Kaan Akkaya ve Ayten Çelik). 

[11] Ayrıca, yaşamımızda bugün de sürmekte olan bir etkinlik biçimi var ki, ilkel diye adlandırmaktan çok “ilk” diye adlandırmayı yeğlediğimiz bir bilimin kurgul düzlemde ne olabileceğini teknik düzlemde tasarlamamızı oldukça kolaylaştırır; genellikle bricolage (yaptakçılık) terimiyle belirttiğimiz etkinliktir bu. (Levi-Strauss, C. (2016). Yaban Düşünce, Çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. s.44)

[12] Madde ve anlamın birbirinden kopuşunu yeni materyalist bakış açısı eleştirmektedir. Karen Barad madde ve anlamın ilişkisini, iç ilişkisel bir edimselliğe (intra-action) konumlandırır. Barad,K. (2003). Posthumanist performativity: toward an understanding of how matter comes to matter. Chicago Journals, Gender and Science, 28 (Spring 3), 801-803, Chicago:The  University of Chicago Press.

[13] “Sosyal aktör” kavramıyla Bruno Latour, Politics of Nature metninde insan olamayanın özne olarak kavranması koşuluyla insanın nesneleşmekten kurtulabileceği bir kolektif yaşam anlayışını önermektedir. (Latour, B. (2004). Politics of Nature: How to Bring the Sciences into Democracy, Cambridge: Harvard University Press. s.76)

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.