14 Mayıs 2026’da Hacettepe Üniversitesi’nde merkez dışı alternatifleri konuşmak, alternatiflerin merkezle olan ilişkisi ve kendi içindeki dinamikleri üzerine düşünmek için buluştuk. Bu buluşma bundan kısa bir süre önce ODTÜsanat [1] kapsamında düzenlenen Müştereklerin Estetiği Mahalle, Kolektif ve Tasarımın Demokratikleşmesi panelinin bir uzantısıydı. O panel sonrasında konuşmayı devam ettirip kolektif üretimde eksikliğini hissettiğimiz şeyleri masaya yatırmayı amaçlamıştık. Farklı kolektiflerde aktif olarak yer alan aktörlerle kolektif üretimi beraber düşünmek ve birlikte üretmenin zorluklarını paylaşmak, içimizi dökmek istedik biraz. Süreç içerisinde bazen kendimize sakladıklarımızı dillendirip, yalnız olmadığımızı hissetmek istedik biraz da.
Ne zaman kolektifleri konuşmaya başlasak, öncelikle yapısal sorunlardan, merkezin tekelinden ve buna alternatif olarak ürettiğimiz çözümlerden bahsederken buluyoruz kendimizi. Maddi bir destek ya da sürdürülebilir bir yapısal mekanizma olmadan, cepten yiyen bir sistemin ne kadar zorlayıcı ve kırılgan olduğundan bahsetmeye gerek bile yok. Bu konunun sıfır noktası gibi zaten. Öte yandan, bireysel üretimin ve kariyerin hep ön planda olduğu, sanat alanında beraber üretmenin ayrı bir mücadele olduğunu da unutmamak gerekiyor. Biz de beraber olmaya çalışmanın kendi dinamiklerine, bütün bunlara rağmen devam etmenin neye benzediğine odaklanmak istemiştik bu buluşmada. Çünkü yan yana gelmek ve birlikte üretmek, mevcut kurumsal alışkanlıkların dışında başka bir dili ve alanı birlikte aramayı da beraberinde getiriyor. Bu nedenle, mevcut yapıların problemlerinin yeniden düşünülmesi ve yapısal arızalardan duyulan huzursuzluğun tanımlanmasıyla başlıyor biraz da kolektif eylem.
Bir Kurumsal Eleştiri Yöntemi Olarak “Şikâyet”
Yerleşik düzene karşı geliştirilen merkez dışı alternatifleri, kurumsal yapılara şikâyetlenerek doğan oluşumlar olarak düşünecek olursak, Sara Ahmed’in feminist bir yöntem olarak kabul ettiği şikâyetlenme pratiğinin kurguladığımız etkinliğin temelinde yattığını söyleyebiliriz. [2] Ahmed, kurumlar içinde şikâyette bulunmanın, bu kurumların nasıl işlediğini ve kimin için çalıştığını öğrenmek anlamına geldiğini savunurken, sanat pratiğinden aşina olduğumuz kurumsal eleştiri geleneğine de yaklaştırıyor tekrar bizi. Bu açıdan bakıldığında kurumsal eleştirinin, sanat pratiğinde biçim bulmuş bir şikâyet biçimi olduğu söylenebilir. Kurumun kendini sunma biçimini sorgusuz sualsiz kabul etmenin reddi olarak kurumsal eleştiri başka imkanları hayal etmek için bir alan açar. Merkez-kaç Kuvveti programında Ankara’dan neşet eden inisiyatifleri (Kitschen, Kolektif Molektif, Noesis ve Selektör Kolektif) ve Ankara dışı sanatçı dayanışma pratiklerini (Buradan Nereye? Kıyı Project, Habitat) ard arda dinlerken, sanat alanındaki kolektifleri monolitik kurumsal yapılara yöneltilen şikayetin ve kurumsal eleştirinin bir formu olarak düşündük. Farklı kolektiflerin aktardığı deneyimler şikayetin talebe, eyleme ve öz örgütlenmeci bir yapıya dönüştüğü modelleri anlatıyordu. Ahmed’in sözünü ettiği “kurumsal kaderciliğe”, kurumun hiçbir zaman değişmeyeceği fikrine inat Merkez-kaç kuvveti, kuruma direnen kolektiflere kulak kabartıyordu.
Peki şikayet edeni yalnızlaştırarak görünmez kılan, onları düzeni bozan uyumsuz karakterler olarak damgalayan kurumların dışında bir arada üretmek nasıl mümkün, birlikte olmak ne anlama geliyor? Kolektifler süreçte ne tür pürüzlerle karşılaşıyorlar, bunları nasıl çözüyorlar ya da çözemediklerinde ne yapıyorlar, bir arada üretmeyi nasıl sürdürüyorlar?
Bu soruları beraber düşünmek için planladığımız atölye çalışmalarında, düşünceyi anlık kolektif deneyimlere dönüştürmeyi amaçlamıştık. Bu niyetle ilk atölyede, hayali bir sergi organizasyonu kurguladık. Bu egzersizle amacımız, bir arada karar vermenin getirdiği sorumlulukları ve tıkanıklıkları doğrudan deneyimlemekti. Ufak gruplara bölünen katılımcılar olası bir serginin ismine karar vermeye çalışırken, gözlemciler grup içi ilişkileri, sessizlik ve söz arasındaki güç dengelerini görmeye çalışıyordu. Atölyeye katılan üç gruptan biri karara varamadı. Geri kalan ikisinin aldığı kararlar da belki fazla nazikti. İlk gruptaki katılımcılar, gruptaki kolektiflerden birinin son projesinin isminden yola çıkarak bir isim bulurken, diğer grup bütün farklılıkları kapsamaya çalışan fazlasıyla geniş bir isim önerisinde karar kıldı. Birbiriyle ilk kez karşılaşan insanların nezaketi ve temkinliliğinin de bir güç ağı ördüğünü akılda tutmak gerekiyor galiba. Bazen göze batmamak, yanlış bir şey söylememek, görünmez bir iktidar yapısında görünür olarak kendini riske atmamak için geri çekilen öznenin temkinliliği; bu bariyerleri aşıp konuşma cesareti gösteren kişinin önerisini beğenmese de nazik bir şekilde kabul ederek karar alma gücünü bir başkasına teslim edebiliyor. Söz almak, ilk öneriyi ortaya atmak, öne çıkıp konuşmak… Bütün bunlar, gündelik güç ilişkileri içinde belirli bir özne kurgusunu öne çıkaran ve onu meşrulaştıran mekanizmalar olarak işliyor; bu “becerilere” erişimi olmayan, bu pratiğin içine doğmamış ya da sözü kesilmiş biri için ise sürecin kendisi zorlayıcı hâle gelebiliyor. Ahmed’in kurumlar içindeki şikayetçinin nasıl okunaksızlaştığı anlatısının burada kolektif içinde de ortaya çıkabileceği görülüyor. Ama bu sefer kurumun değil, grubun kendi nezaket örüntüsüyle.
Beraber üretmenin olasılıklarını araştıran bir diğer atölye ise Maus Art Space yürütücülüğünde gerçekleşen “Çember Resim” atölyesiydi. İlk atölyenin açığa çıkardığı şey söz alma üzerinden işleyen iktidar ilişkisini gösterirken, çember resmin sağladığı “sözsüz” bir alanda ortak üretme, başka bir tür birlikteliğin nasıl mümkün olabileceğini düşünüyordu. Katılımcıları aynı masanın etrafında buluşturan atölye, görsel bir dilde konuşmak isteyenleri beraber üretmeye davet ediyordu. Bir diğerinin bıraktığı yerden devralınan, mikro çaplı temasları büyüterek ilerleyen bu uygulama, bireysel imza ihtimalini düşüren, hangi çizimin kime ait olduğu sorusunun ortadan kalktığı bir alandı. Ortak bir yüzeyde bir çizgiyi ya da düşünceyi birlikte sürdürerek iz bırakmak ve nihayetinde müellifi belirsiz bir müşterekliği sahiplenmek, bireysel üretime odaklanan sanat üretimi modeline doğrudan bir şerh düşüyordu.
Son oturumda ise konuşmaların yapıldığı kurumu da eleştirinin merkezine koyarak, sanat eğitimi içinde alternatifleri düşünmeye çalıştık. Uzun bir süredir alternatif sanat eğitimi modelleri üzerine düşünen sanatçı Seher Uysal’ın sunumuyla başlayan oturum; öğrenci merkezli bir geri bildirim talebi olarak şekillenen Doğa Çal, Ahmet Mert Hasret, İrem Sezer’in grup sunumuyla devam etti. Gün boyu mekânda asılı duran ve beraber hazırladığımız soruları akılda tutarak doldurulmasını umduğumuz dilek-istek-şikâyet kutuları tam da bu oturumun zemininde kendisine yer buluyordu.
Eleştirinin Eleştirisi
Bu oturumun ortaöğretimden çıkıp lisansa gelen, karşılaştığı bu yeni eğitim modeline ve yaşadıklarına yeni yeni anlam vermeye başlayan öğrencilerle buluşmasını amaçlıyorduk. Üniversiteye gelene kadar sınavlarda doğru cevapları bulması gereken öğrenciler için bu yeni dönem alternatif cevapları üretmeye başladıkları, sorguladıkları ve tartışma kültürünü öğrendikleri kaygan bir bir zemin olarak düşünülebilir. Bu aralıkta bocalamak, sabit doğruların olmadığı bir zeminde yönünü kaybetmek olağandır. Öğrencinin yeni girdiği bu alandaki, değerlendirme kriterlerinin belirsiz olduğu atölye eğitimi, üretim sürecinin tedirgin edici muğlaklığı nedeniyle şüphelerin kaygıya dönüştüğü gerilimli bir sürece dönüşebilir.