2025 yılında Eczacıbaşı Fotoğrafçılar Dizisi’nin fotoğrafçısı Manuel Çıtak oldu. Bu dizide Manuel Çıtak’a yer verme kararı nasıl gerçekleşti?
Dizide her yıl bir fotoğrafçının külliyatı ele alınarak, onu temsil eden, tematik, estetik, düşünsel, dönemsel yaklaşımlarını ortaya koyacak bir seçki damıtılıyor. 2022 yılından bu yana, serinin editörü olarak hazırladığım dördüncü kitap Manuel Çıtak’a ayrıldı. Kitabı yapılacak fotoğrafçıyı seçerken olgunluk dönemine ulaşmış, üslubuyla esin kaynağı olmuş, özgün estetiğe sahip, her anlamda iz bırakmış, çığır açmış isimleri seçiyoruz. Manuel’i editörlük yaptığım dönemde kaybettik. Çok değer verdiğim, fotoğrafçılığına hayranlık duyduğum hatta 90’lı yıllarda kendi yayınım olan Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri’nin bir sayısını kendisine ayırdığım, çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Tüm tanıyanlara büyük bir keder yaşatan vefat haberinden kısa süre sonra dizinin tasarımını ve kitaplardaki eser sıralamasını gerçekleştiren, bu nedenle çok yakın çalıştığımız değerli Bülent Erkmen’le bir telefon görüşmemiz oldu. Manuel’in hak ettiği görünürlüğe, bilinirliğe -tevazusu nedeniyle- ulaşmadığını, hatırasını yaşatmanın bir görev olduğunu konuştuk. Yeni bir isim belirleme tarihi geldiğinde, 2025 başlarında Manuel’i önerdim ve tereddütsüz kabul edildi.
Manuel’in sergisinde gördüğüm fotoğraflar, içtenlikle hayatla ve yerle derin bir bağ kurduğunu düşündürmüştü. Sanat tarihi ve resimle kurduğu ilişki hissediliyordu. Tesadüfi bir kurgu olduğu, orada ve kendiliğinden oluşurken hafif bir müdahaleyle gerçekleşebildiği, zihinsel bir akışın farklı safhalarına eşlik eden bir süreç olarak fotoğraftan söz açıyordu. Bir yandan fotoğrafçı fotoğrafa doğru çekiliyor ve onu buluyor diğer yandan fotoğrafı kendi varlığıyla ortaya çıkarıyor. İkisi de mümkün olabilir mi? Onun fotoğrafçılığını nasıl tarif edersin?
Kitapta onun fotoğrafçılığını tarif etmek için yeni bir kavram ortaya attım: “Şiirsel belgesel”. Klasik belgesel anlayışta fotoğrafçının öznesine cerrah soğukkanlılığıyla, mümkün mertebe mesafeli yaklaşması, kendi yorumunu ve kişisel duygulanımlarını öyküsünün dışında tutması gerektiği, zira nesnelliğin en önemli kıstas olduğu telkin edilir. Bir tür görünmez, hayalet göz gibi olmalı orada. Bu bakış açısı bugün artık geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş durumda zira gerçekçi değil ama birçok belgesel/basın fotoğrafçısı bu tutuma en azından yaklaşmaya gayret ediyor. Oysa basın fotoğrafçılığı tarihinin en çarpıcı örneklerinde, diyelim ki W. Eugene Smith’in Minamata öyküsünde fotoğrafçının üst düzeyde duygusal angajmanı olduğunu, soğukkanlılıktan söz edilemeyecek bir ruh hali içinde çalıştığını artık herkes biliyor, filmi yapıldı. Manuel’in işlerine bakınca da bunu hemen hissediyoruz. Takip ettiği, kayıt altına aldığı konuyu derin bir ilgi ile seçtiğini, öznesine büyük bir “muhabbet” duyduğunu, onu kucaklar gibi çalıştığını görmek mümkün. Son sergisinde ise kucakladığı öznesi bizzat kendisiydi. Bazı kareler bu arayış içinde kendiliğinden karşısına çıkarken, bazı fotoğrafları da hassasiyetle planlayarak çalıştığı, açıkçası sahnelediği biliniyor. Yani evet, ikisi de mümkün ve belki de ikisi de aynı meydana çıkan farklı yollar. Tesadüf, tesadüftür ama onu “tesadüf eseri” yapan kurgudur.
Kitaba İyi Fotoğrafçı ismindeki metinle başlıyoruz. İyi bir fotoğrafçı olmasının yanı sıra özellikle iyilikle anılan bir insan olduğunu kavrıyoruz. İyi bir fotoğrafçı olmak ile iyi bir insan olmak arasında bir ilişki olabilir mi? Manuel, fotoğraf ve hayat arasındaki ilişki üzerine neler düşündürüyor?
Fotoğrafçılığın Manuel’in hayatı haline geldiğini görmek mümkün. Ama önce şunu söylemeliyim; kültür dünyasındaki insanların, sanatçı olsun ya da olmasın, toplumu hareketlendirme yani kelimenin kökeni itibarıyla tahrik etme kabiliyeti var. Bu büyük bir sorumluluk. Hele bir fotoğrafçıdan söz ediyorsak, üstelik de belgesel alanında çalışıyorsa ki bu alanın da hakikati gözler önüne sermek, toplumsal hafıza inşa etmek gibi iddiaları olunca sorumluluk daha da büyüyor. Bu durumda fotoğrafçının erdemli olması bir ön koşul. Manuel tanıdığım en erdemli insanlardan biriydi. Hayatını da erdemli bir insan olarak yaşıyordu. Zaten mesleğinde erdemli, kişisel yaşamında erdemsiz nasıl olunabilir? Kitaptaki sunuş metnimde bunu vurgulamaya gayret ettim. İyi insan olmak, bir fotoğrafçının işlerine nasıl yansıyor, bunu görmeye, göstermeye çalıştım. Manuel hayatla kurduğu ilişkiyi bence fotoğrafı bahane ederek ya da araç ederek yönetiyordu. Fotoğrafçıların tuhaf ayrıcalıkları vardır. İlginizi çeken bir insana gidip, “Pardon sizi biraz seyredebilir miyim, karşınıza geçip sizi inceleyebilir miyim,” diyemezsiniz, derhal defedilirsiniz ama araya bir fotoğraf makinesi sokarsanız bunu yapma olasılığınız artar.
Kitap hazırlık sürecinde onun arşivinde yer alan fotoğrafların bütününü görmüş olduğunu varsayarak sormak istiyorum. Sergilenen ya da erişilebilir içerik arşivdeki içeriğin ne kadarı? Kitapta vurgulanan fotoğrafların iyilik, neşe, huzur, kıyı, ada ve portreler gibi ara başlıklarla gruplandığını görüyoruz. Onun fotoğraf evreninde hangi konular, kavramlar ve yerler var? Bu arşivde bizi zihinsel olarak bir gezintiye çıkarabilir misin?
Arşiv elbette yüz binlerce kareden oluşuyor. Bu Manuel düzeyindeki bir fotoğrafçı için olağan bir sayı. Kitap seçkisi için klasörler dolusu negatif, diyapozitif, kontak baskı, dijital arşivler aylar süren çalışma boyunca gözden geçirildi. En başta Manuel’in külliyata hâkim olan sevgili eşi Şebnem İşigüzel ile bir tema listesi oluşturduk. Hiçbir başlığın atlanmadığı ön seçkiden sonra son elemeyi, kitaptaki akışı belirleyen Bülent Erkmen yaptı. Yani Manuel’in evrenindeki konular ve temalar kitapta büyük ölçüde karşılık buluyor. Hatta orantılı bir temsil olduğunu da söyleyebilirim. Arşivin düzeni çok etkileyiciydi. Tarihlere ve konulara göre gruplanmış, etiketlenmiş zengin bir analog arşiv, günün birinde böyle bir çalışmanın yapılacağı öngörüsüyle hazırlanmıştı. Dijital arşivlerde yer alan taramalar, dijital çekimlerde etiketlenmiş kareler kendisinin hangi kareleri hangi kadrajla ve hangi düzenlemeyle öne çıkartmayı tercih ettiğini de bize fısıldadı.
Kitapta editör olarak fotoğrafçıyı temsil etmeyi amaçlayan bir seçki yapmak, onun biyografik öyküsünü yeniden düşünerek fotoğrafla ilişkisini anlatan bir metin yazdın. Bu kitabın editörü olmanın anlamını ve arka planındaki çalışma sürecini paylaşmak ister misin?
Sadece Manuel Çıtak retrospektifi için değil, bu dizide yaptığım tüm kitaplar için geçerli olan bir yoğunlaşma söz konusu oluyor. Kitap olmasa, arkadaşım bile olsa bir fotoğrafçı üzerine bu kadar yoğunlaşma, onun hakkında günlerce, saatlerce düşünme şansım ve niyetim olmayabilir. Fotoğraf seçimi az önce anlattığım gibi külfetli ve geniş zamana yayılan bir süreç. Bu sırada, eğer hayattaysa fotoğrafçının kendisiyle veya Manuel’in durumunda en yakınlarıyla, başka türlü olmayacak derinlikte bir iletişim gerçekleşiyor. Sorular soruyorum, ayrıntılara giriyorum. Hatıralar, anekdotlar dinliyorum. Sonradan tekrar dinlediğim ses kayıtları yaptığım da oluyor. Çok fazla bilgi ediniyorum. Bu bilgi yığını içinden de fotoğraf seçimindekine benzer bir eleme, damıtma gerekiyor. O insanı zihnimde yeniden inşa etmem, onun gibi düşünmeyi başarabilmem, onun bir kopyasını kendi benliğimde oluşturmam gerekiyor. Metin de ancak o zaman yazılabiliyor. Bu kopyayı, bu zahiri şahsiyeti bilincime çağırdığımda ne öne çıkıyor? Onu bir başkasına anlatmam gerektiğinde hangi nitelikleri öne çıkıyor? Tek kelimeyle anlatmam gerekse o kelime ne olur? Manuel için bu kelime iyilik oldu.
Manuel’in evinde ve çalışma mekânında yakınlarıyla birlikte vakit geçirdin. Kitabı hazırlama sürecinin bir parçası olarak onun etrafında bıraktığı izleri, kendine ait eski fotoğrafları ya da aile albümlerini görmüş olman ona dair izlenimini nasıl etkiledi?
Benim için en çarpıcı nokta, Manuel’in ev ve atölye hayatına dair tanıklığım, bir fikrim olmadığını fark etmemdi. Kardeş gibi sevdiğim bu insana her nedense uzak kaldığımı, daha da yakınlaşma fırsatını hep ertelediğimi görüyorum. Nedenini bilmiyorum, sanki çekingenlik gibi. Değer verdiğim insanlara karşı böyle huylarım vardır maalesef. Ama arkasında bıraktıklarını, yaşadığı, çalıştığı çevreyi gördüğümde beni şaşırtan bir şey olmadı.
1995-2000 yılları arasında Hezarfen Fotografya tarafından yayınlanan editörlüğünü üstlendiğin Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri arasında yer alan Manuel ile fotoğraf albümüne hazırlık sürecinde nasıl bir süreç yaşadınız? Fotoğrafçılığının erken bir döneminde olduğunu düşünerek sormak istedim. Fotoğraf üzerine konuştuklarınızı ve seçki sürecini hatırlıyor musun? Şimdi dönüp bakınca onunla ilgili erişebileceğimiz iki yegâne kaynağın editörü olmak senin için ne ifade ediyor?
Buna ilk Şebnem dikkat çekti görüşmelerimiz sırasında. Biz Manuel ile sanırım 90’lı yıllarda inanç temalı bir sergide birlikte yer alarak tanışmıştık. İşleri beni çok etkiledi. O dönem bir yayıncılık girişimim olmuştu: Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri. Türkiye’de kalıcı fotoğraf yayınlarının kıt olduğu bir dönemde küçük boyutlu, her biri gözden kaçmasını istemediğim bir fotoğrafçının tematik seçkisinden oluşan asla satılmayan kitapçıklar yayınlıyordum. Bu arada serinin tasarım danışmanı da yine Bülent Erkmen’di. 14 kitap yapabildim, sonra sponsorum desteğini çekti ve proje ne yazık ki 2000’lerin başlarında öldü. Manuel kitabı ilk seçkilerden biriydi. Sergide tanıştıktan sonra diğer işlerini gördüğümde inanamamıştım. Koudelka ya da Bresson ayarında karelerdi. Çoğu Eczacıbaşı kitabına da girdi zaten. Karakutu kitaplarında da bir sunuş metni oluyordu ve Manuel’in metnini Şebnem yazmıştı. Yıllar sonra ikinci kitabının da editörü yine benim ve bu benim için hem büyük bir kıvanç hem de şaşkınlık vesilesi. Başka kitabı olmaması ve sadece bir solo sergisi olması gerçekten şaşırtıcı.
Eski zamanlara gitmişken Manuel ile arkadaşlığınızı sormak istiyorum. Arkadaşlığınıza dair neler söylemek istersin ve Manuel ile ilgili bilmediğin, kitap hazırlık sürecinde öğrendiğin şeyler oldu mu?
Çok seyrek görüşüyorduk ama birbirimizden hep haberdardık. Onun da beni sevdiğini düşünmek istiyorum. Yaptıklarını uzaktan da olsa dikkatle izliyordum. Hayatıma hiza veren insanlardan biriydi. Babasından aldığı artizan yanını, mekanik becerilerini ve üniversitede grafik tasarım okuduğunu bilmiyordum. Frankofon olduğunu da. Her fotoğrafçı kadar teknik bilgisi olduğunu zannediyordum ama onun ötesinde becerileri varmış. Örneğin İstanbul, Seyrantepe’de bir dönem ortağı olduğu Medyascope TV canlı yayın stüdyosundaki tüm tesisatı ve dijital altyapıyı onun tasarlayıp gerçekleştirdiğini bilmiyordum. Bu bilgiler ona olan hayranlığımı daha da artırdı.
Bu konuda ben de birkaç ekleme yapmak isterim.
Seyrantepe’de Medyascope’un da bir zaman yeri olan, babasından kalan geçmişte fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı mekâna davetiyle bir araya gelmiştik. Uzunca vakit geçirdiğimiz, o neşeli sohbette ortak hayallerde gezinip imkanlardan ve imkansızlıklardan konuşmuştuk. “Artık araya uzun zaman girmesin” diyerek ayrılmıştık. Öyle olamadı.
2022 yılında İslomania ismindeki sergisi Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler’in küratörlüğünde Tütün Deposu’nda gerçekleşmişti. Sergilenen fotoğraflar arasında yer ve insan arasındaki sınırların hafiflediği ve muğlaklaştığı geniş manzaralar vardı. Yakın dönem fotoğraflarından oluşan sergiden zihnim berrak, ruhum ferah çıktım ve fotoğrafçılığına da yeniden hayranlık duydum. Manuel birçok grup sergisinde yer aldı ama bu sergi onun ilk ve tek kişisel sergisiydi. [1] Senin de bu konudaki şaşkınlığını paylaşıyorum ve fotoğrafçılığını daha yakından tanımaya ve fotoğraflarıyla daha çok karşılaşmayı umut ediyorum.
Son olarak Nilay Örnek’in Nasıl Olunur podcast programında yazar Şebnem İşigüzel’in eşi Manuel’in kaybını kavrama süreci, yasla ilgili ifadeleri, hayatı hayat haline getiren ölümün ardında bıraktığı boşluğu ve eksikliği tanıma çabası ve cesaretini de anmak isterim. Otuz yıl boyunca paylaştıkları hayatın içine fotoğrafa, sanata, müziğe ve edebiyata dair sığdırdıklarını bilmek isteyenler olabilir. [2]
Manuel Çıtak Hakkında:
Manuel Çıtak, Türkiye’deki Ermeni fotoğrafçılık geleneğinin yakın tarihteki en önemli temsilcilerinden biridir. Çıtak, 1962 yılında Malatya’da doğdu. Eğitimini İstanbul Saint Michel Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Bölümü’nde tamamladı. 1985 yılından itibaren fotoğraf sanatının değişik alanlarında kent yaşamı, portre ve çevre gibi konularda işler üretti. Çeşitli basın kuruluşları için bağımsız olarak fotoröportajlar ve editoryal çalışmalar gerçekleştirdi, pek çok grup sergisinde yer aldı. Bunlardan bazıları: İstanbul: İnançların buluştuğu yer (Milli Reasürans Sanat Galerisi, 1996), Admissions of Identity (City Museum ve Mappin Art Gallery, Sheffield, 1998), Méditerranéennes (L’Atelier de Visu, Marsilya, 1999), Rıhtımlar Arasında (Las Palmas, Rotterdam, 2002), Musulmans au Caire, à Téhéran, Istanbul, Paris, Dakar (Parc de la Villette, Pavillon Paul Delouvrier, Paris, 2004), İmalat Hatası (9. İstanbul Bienali, Hafriyat Grubu ile, 2005), Üç Şehir Bir Kahve: Kahire, İstanbul, Viyana (Milli Reasürans Sanat Galerisi, 2015) ve Paylaşılan Kutsal Mekânlar (Depo, 2019); İnsan İnsanı Çekermiş (İstanbul Modern, 2016). İlk, tek ve son sergisi Depo İstanbul’da açtığı Islomania (2022) oldu. 2023 yılında ani bir kalp krizi geçirerek aramızdan ayrıldı.