Küratöryel pratiğimde sanatsal ifadeyi çoğunlukla dil üzerinden ele aldım. Sergiler, yayınlar ve araştırma projeleri aracılığıyla yazı sistemleri, sansür, çokdillilik, kolektif bellek, kültürel aidiyet, materyal kültür, insan ötesi iletişim biçimleri, arşiv ve kanon üzerine çalışırken tekrar tekrar karşıma çıkan sorulardan bazıları, ifadenin hangi kanallar üzerinden ortaya çıktığı ve iktidar ilişkileri içinde nasıl görünürlük kazandığı oldu. Bu yazıda aynı araştırma hattını sürdürürken odağı dili oluşturan sistemlerden rengin maddeselliğine kaydırmak istiyorum. Çıkış noktam, ifadenin yalnızca sözcüklerle değil, malzemeler, pigmentler ve onların taşıdığı tarihsel katmanlar aracılığıyla da üretildiği fikri. Pigment, rengin maddi taşıyıcısıdır; jeolojik, botanik, hayvansal ya da sentetik bir kökene sahip olabilir. Renk ise bu maddi taşıyıcının algıda, bellekte ve kültürde ürettiği deneyimlere yayılıyor.
Bu yüzden aslında bir rengin hikâyesi, yalnızca göze görünen renkle başlamaz. Bir madenin çıkarılması, bir bitkinin yetiştirilmesi, bir böceğin toplanması, pigmentin işlenmesi, bir ticaret ağı üzerinden başka bir coğrafyaya taşınması, bir üretim bilgisinin aktarılması ya da kaybolması ve sonunda bir yüzey üzerinde görünür hâle gelmesi, bir nevi rengin tarihinin parçaları gibi düşünülebilir. Pigmenti yalnızca estetik üretimin hammaddesi olarak değil, jeolojik, ekolojik, ekonomik ve politik bir malzeme olarak düşünmek, rengin arkasında görünmeyen ilişkiler ağını da ortaya çıkarır. Bir rengin üretimi maden çıkarımından bitkilere, böceklere, emeğe, ticaret yollarına, sömürgecilik tarihine ve çevresel yıkıma kadar uzanabilir. Aynı zamanda bu maddi geçmişi, rengin insan belleğinde ve duyusal deneyimde bıraktığı izlerden de ayrı düşünemeyiz.
Öncelikle, renk isimlendirmenin tarihine bakmakla başlamak istiyorum. Bugün yalnızca bir renk olarak algıladığımız pek çok kelimenin kökeninde aslında o rengi taşıyan bir bitki, böcek, mineral, kumaş ya da başka bir nesne var. Rengin adı çoğu zaman rengin kendisinden önce o rengi üreten ya da taşıyan şeyin adı. Haliyle, tarih içinde farklı diller ve farklı kültürler bu ilişkileri farklı biçimlerde kurmuş. Dolayısıyla bir renk sözcüğünün etimolojisini takip etmek, yalnızca dilsel bir merak değil, insanların malzemelerle, coğrafyalarla ve üretim biçimleriyle kurduğu ilişkilerin izini sürmeyi de içeriyor.
Sanat tarihini, pigmentlerin ve renklendirici maddelerin tarihinden ayırmak yerine, sanatın, kimyanın, teknolojinin ve ticaretin birbirini nasıl dönüştürdüğünü incelemeyi epey ilgi çekici buluyorum. Sanatçının yapıtlarında kullandığı renkler hiçbir zaman yalnızca estetik bir tercih değil; hangi malzemenin nerede bulunduğu, nasıl üretildiği, ne kadar pahalı olduğu ve hangi ticaret yolları üzerinden dolaştığıyla da ilişkili. Böyle bakıldığında pigment, sanat eserinin dışında duran nötr bir “hammadde” olmaktan çıkıyor ve kendi tarihi, coğrafyası ve politik ekonomisi olan bir varlığa dönüşüyor. [1]
Grafik tasarım kökenli sanatçı Gizem Hız’ın, 2021’den beri Manifold’da arşivlenen Renk Üstüne Sohbetler[2] serisi de bu düşünsel hattın benim için önemli kaynaklarından biri oldu. Özellikle doğal pigmentlerin üretimi, bitkilerden elde edilen renkler, baskı süreçleri, fotoğraf, mimarlık ve rengin duyusal veri olarak ele alınması üzerine bölümler, rengin maddi ve kültürel boyutlarını birlikte düşünmek adına harika bir arşiv sunuyor. Bu yazının içeriğinin daha da genişlememesi için gıda kooperatifleriyle geliştirilen doğal bitkisel boya uygulamaları[3] ve beyaz renginin boşlukla ve sanatçı kitaplarıyla ilişkisi[4] gibi bazı başlıklara değinemesem de, siz okurların bakmasını şiddetle tavsiye ederim.
Bu araştırmayı yaparken karşıma çıkan bir başka tartışma, rengin yalnızca maddesel bir zenginlik değil, aynı zamanda tarih boyunca bastırılmış, sınıflandırılmış ve hiyerarşik hâle getirilmiş bir alan olması. Örneğin, 2000’ler başında Batı kültürünün eski çağlardan bu yana renkten kaynaklanan bozulma veya kirlenme kuşkusu “renk korkusu” (chromophobia) adıyla literatüre dahil oluyor. Yazar Batchelor[5], rengin çoğu zaman yabancı, kadınsı, oryantal, ilkel, çocukça ya da vulgar olanla ilişkilendirildiğini; böylece “yüksek” kültürün alanından dışarı itildiğini öne sürüyor. Bu noktada renk ile “kötü zevk” arasındaki ilişki de önem kazanıyor. Kitsch ya da camp gibi estetik kategoriler, basitçe zevksizlik üzerinden tanımlanamayacağı gibi, sınıfsal ayrımların, kültürel hiyerarşilerin ve tüketim alışkanlıklarının nasıl beğeniye dönüştüğünü[6] de görünür kılıyor. Özellikle 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan ucuz, seri üretilen, abartılı ve taklide dayalı estetik biçimleri tanımlamak için kullanılan kitsch kavramı, “iyi” ve “kötü” zevk arasındaki ayrımın aslında ne kadar sınıfsal olduğunu düşündürüyor. Renk de bu ayrımın önemli bir parçası: canlılık, gösteriş ve aşırılık çoğu zaman “zevksizlik” olarak kodlanırken, ölçülülük ve sadelik daha rafine bir beğeniyle ilişkilendiriliyor.
Renk, bu anlamda ya tehlikeli ve kontrolsüz bir şey ya da yüzeysel ve ikincil bir süs olarak görülüyor. Bu ikili konumlandırma, rengin yalnızca estetik bir tercih değil, kültürel ve sınıfsal hiyerarşiler içinde anlam kazanan bir mesele olduğunu düşündürüyor. Zira, gündelik çevremizin giderek daha nötr ve tekdüze bir palete yöneldiğini mutlaka fark etmişsinizdir. David Speed, bu meseleye dikkat çeken makalesinde,[7] bunu yalnızca bir tasarım eğilimi olarak değil, renk etrafında kurulmuş tarihsel estetik ve toplumsal değer yargılarının devamı olarak ele alıyor. Rengin bastırılmasının yalnızca görsel bir tercih değil, neyin rafine, ciddi, makbul ya da “iyi zevk” olarak kabul edildiğiyle ilişkili daha geniş bir kültürel meselenin parçası olabileceği meselesi düşündürücü.
Üstelik burada modernitenin kendi içinde bir çelişki beliriyor. Sanayi Devrimi sonrasında belirli renklerin profesyonellik, ciddiyet ve endüstriyel ilerlemeyle ilişkilendirilmesi; modernist estetikte renk kullanımının belirli hiyerarşiler içinde yeniden düzenlenmesini düşününce, rengin modernlikle kurduğu ilişkinin yalnızca “rengin kaybı” üzerinden okuyamayız. Belki de mesele, rengin ortadan kalkmasından çok, hangi renklerin ne zaman ve kim tarafından makbul kabul edildiği. Bu soru bizi rengin yalnızca algısal ya da estetik bir deneyim değil, aynı zamanda sınıf, kültür ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olarak düşünmeye yöneltiyor.
Bütün bunlar sorgulamayı netleştirmeye yardım ediyor: Gerçekten de modernitenin tarihi aynı zamanda rengin kaybının tarihi olabilir mi? Elbette bu bir evet/hayır sorusu değil, hatta belki retorik bile sayılabilir. Aslında, modernitenin rengi nasıl yeniden düzenlediğini sormak daha doğru olabilir. Çünkü bir yandan renk, bastırılmış, sadeleştirilmiş ve “zevksiz” ya da “çocuksu” olanla ilişkilendirilmişken, diğer yandan modern kimya ve sanayi daha önce mümkün olmayan yeni pigmentler üretmiş, rengi standartlaştırmış ve onu kitlesel olarak dolaşıma sokmuş. Dolayısıyla mesele rengin basitçe kaybolması değil, hangi renklerin üretildiği, hangilerinin değerli bulunduğu, hangilerinin standartlaştırıldığı ve kimin bu renkleri kullanma hakkına sahip olduğu sorusuna dönüşüyor.
Buradan hareketle, Türkiye’deki maddi ve gündelik tarihini incelerken aslında pigmentlerin ticaret yolları, dil ve coğrafyalar arasında nasıl dolaştığına işaret eden biraz sıradışı bir yazıya geçmek istiyorum. Erken Cumhuriyet döneminde, evlere mavi bir küpçük hâlinde giren ve çamaşırları beyazlatmak için kullanılan çiviti incelediği yazısında (disiplinler arası alanda pek çok başka şapkaya da sahip) araştırmacı ve yazar Gökhan Akçura,[8] bu pigmentin özünde iki farklı bitkinin bulunduğunu hatırlatıyor: çivit otu (Isatis tinctoria) ve indigo (Indigofera tinctoria). Çivit otu turpgil, indigo ise baklagil soyundan geliyor. Ama çivit indigo ile eşleştiriliyor, çünkü indigonun temel özelliği en güçlü maviyi yaratması. Tarihi ise Hindistan, ticaret ve sömürgecilikle iç içe. Bilinen kullanımı İÖ 700’lü yıllara kadar uzanan indigo, güçlü ve kalıcı mavisi nedeniyle yüzyıllar boyunca değerli bir boya olarak kullanılmış; Hindistan’dan Portekizli, İngiliz ve Hollandalı tüccarlar aracılığıyla Avrupa’ya taşınmış. Tek bir pigmentin tarihi tarım, emek, ticaret ve sömürgecilik arasındaki ilişkileri açığa vuruyor. Bu dolaşımın Osmanlı coğrafyasındaki izleri de dikkat çekici. Gaziantep ekonomi tarihine ilişkin bir araştırmada çivitin boyahanelerde kullanılan temel doğal boyalardan biri olup, özellikle Lahor’da yetişen çivitin Hindistan ve Yemen’den ithal edilip ve pahalı bir hammadde olduğu ticarete konu oluyor.
Dolayısıyla pigment yalnızca bir üretim malzemesi değil, gündelik hayatın ve kültürel belleğin de parçası. Bir rengin dolaşımını takip etmek, onun nereden geldiğini olduğu kadar kimler tarafından kullanıldığını, nasıl yeniden anlamlandırıldığını ve zaman içinde nasıl unutulduğunu da görmemizi sağlıyor. Buradan pigmentin dolaşımı kadar kimin onu sahiplenebileceği sorusuna geçebiliriz: Renk ne zaman bir mülkiyet nesnesine dönüşür? Bir pigmenti üretmek, ona isim vermek ya da onu markalamak, üzerinde hak iddia etmeye yeter midir?
Renk yalnızca dolaşan bir malzeme değil, aynı zamanda sahiplenilebilen bir şey hâline de gelebiliyor. Örneğin, Yves Klein’ın Uluslararası Klein Mavisi[9] ve Anish Kapoor’un Vantablack[10] üzerindeki münhasır kullanım hakkı, rengin sanat alanında isimlendirilebildiğini, markalanabildiğini ve mülkiyet ilişkilerine sokulabildiğini gösteriyor. Fakat renk yalnızca sahiplenilen değil, aynı zamanda sembolik olarak yeniden anlamlandırılan bir şey. İrem Günaydın’ın Sanatçı Hakkında sergisindeki Dördüncü Tavşan[11] (2025) bunun güncel bir örneği: Toksik yeşile boyanmış devasa Bugs Bunny figürü, rengi belirli bir pigmentin tarihinden ziyade bir alarm işareti olarak kullanıyor. Çürümüş bir sistemin, finansal felaketin ve sistemli unutkanlığın ortasında beliren bu yeşil, panik ve tehlikeyi görünür kılarak rengin nasıl politik bir dile dönüşebildiğini gösteriyor.