Değişim için Whistleblowing [1] hem güç dinamikleriyle nasıl mücadele edileceğine hem de toplumsal adaletsizliklerin ve görev suistimallerinin nasıl açığa vurulabileceğine dair eleştirel bir bakış açısı sunuyor. Bu kitap, whistleblowing pratiğinin, siyasi değişim yaratabilecek müdahalelere ilham veren kültürel ve sanatsal üretimlerle ilişkisini incelemektedir.
Bu derleme; whistleblowerların, araştırmacı gazetecilerin, hacker komünite üyelerinin, siyasi aktivist ve araştırmacıların, sanatçıların ve bilgi teknolojisi, siyaset ve toplum alanındaki eleştirel düşünürlerin hikayeleri arasında kavramsal bir bağlantıya dayanıyor. Disruption Network Lab‘in [2] faaliyetlerine ilham veren ve geliştirilmesinde merkezi rol oynayan yazarların çeşitli katkıları sayesinde, önemli araştırma alanlarında çoklu teorik perspektifler ve doğrudan deneyimler sunuyor. Geleneksel olarak ekonomik yenilik üretme stratejisini ifade eden “disruption” (bozulma) kavramını simgesel olarak sahiplenen ve bu terimi siyasi eleştiri bağlamına taşıyan bu kitap, whistleblowing olgusuna ilişkin yeni bir araştırma alanının kapılarını aralamaktadır. Whistleblowing, kapalı sistemler içinde beklenmedik olanı ortaya çıkarabilen bir “disruption”, yani yerleşik düzeni sarsan ve akışı kesintiye uğratan bir eylem olarak sunulmaktadır.
Değişim için Whistleblowing fikrini okuyucular için daha erişilebilir kılmak adına, ilerleyen sayfalarda birçok yazarın da yapacağı gibi; bu kolektif yolculuğun başlangıcını kendi kişisel hikâyemle kavramsal olarak ilişkilendireceğim. [2] Sonuç olarak bireysel bakış açımı, bu derlemede kültürler, siyasetler ve toplumlar içinde ve bunlar arasında etkide bulunabilen; iktidar ve adaletsizlik sistemlerini ifşa etmeyi teşvik eden bir eylem olarak ele alınan whistleblowing anlayışıyla ilişkilendireceğim.
Takip eden kuramsal değerlendirmeler, günümüz bilgi toplumundaki siyasi ve teknolojik direniş biçimleri üzerine gerçekleştirdiğim bir analiz olarak görülebilir. Bu analiz, kitabın oldukça farklı geçmişlere ve tecrübelere sahip yazarlarının whistleblowing ve toplumsal meseleler hakkındaki kişisel görüşlerini temsil etmek amacı taşımıyor. Yine de amacım, giderek büyüyen bu fenomeni incelemek ve whistleblowing’i içeriden gelen bir değişimi dürtme yetisine sahip, gelişen bir siyasi pratik olarak ele alarak, kamuyu güçlendirecek disiplinlerarası yollar sunmaktır.
Başka Bir Dünya Mümkün mü?
Bundan tam yirmi yıl önce 2001 yazında, İtalya’daki sözde hacker hareketiyle, özellikle de Roma’daki yeraltı kültürüyle derinden ilişkiliydim. AvANa (Avvisi Ai Naviganti) isimli kolektif grubun bir parçasıydım. AvANa, “Forte Prenestino” sosyal merkezinin içinde eski bir BBS-Duyuru Panosu Sistemiydi. Forte Prenestino 1994 yılından bu yana müzik, kültür, siyasi karşıtlık, sosyal müdahaleler, öz-örgütlenme ve Kendin-Yap üretiminin kesişim noktasında, aynı zamanda sanat ve hackerlığı da içeren deneyler için oldukça önemli bir işgal eviydi. Roma’da taban hareketlerinden birçok insanla ve Toskana’dan Strano Network grubuyla beraber, hackerlık söylemini sanatsal pratiklerle buluşturmaya; hackerlığı teknoloji ve kültürün eleştirel biçimde yeniden icat edilmesinin bir yolu olarak geliştirmeye çalışıyordum.
2001 yılında, özgür yazılım, siber haklar ve hackerlığın kolektif boyutu üzerine bilgi paylaşımı yaparken ve siyasi olarak aktifken, faaliyetlerimiz kendisini “küreselleşme karşıtı” olarak adlandıran hareketle iç içe geçmişti; gerçi biz kendimizi küresel addediyorduk. Küresel kapitalizmin aldığı yeni yönelimle mücadele etmek istiyor, bunu çoğu zaman son derece yaratıcı yöntemlerle yapıyorduk. Bu dönem, yerel ve uluslararası taban medyası açısından da önemliydi. Çok sayıda bağımsız radyo, öz-örgütlü televizyon ve çevrimiçi medya platformu kuruluyordu. Bunlar arasında, bilgiyi kendimiz üretip yine kendimiz için dolaşıma sokma fikrini benimseyen Indymedia İtalya da vardı. 2001 yılında, etkili bir siyasi muhalefet biçimi yaratma konusunda yoğun tartışmalar vardı. Bu dönem yalnızca teknoloji ve toplum açısından değil, politika anlamında da bir değişim dönemiydi. Aynı zamanda hepimizin çok sarsıcı deneyimlerden geçtiği bir dönemdi.
2021 yılının Temmuz ayında, bundan tam yirmi yıl önce, 19-21 Temmuz 2001’deki 27. G8 Zirvesi sırasında gerçekleşmiş üç günlük protestoyu anma amacıyla, Cenova’da ve birçok farklı şehirde yerel ve uluslararası etkinlikler düzenlendi. 2001 yılında, Cenova genelinde gerçekleşen hareket, İtalyan polisi ve jandarma güçlerinin (carbinieri) tarafından ağır bir baskıya maruz kaldı. Gösterici Carlo Guiliani, Piazza Alimonda’da paramiliter bir polis memurunun kurşunuyla vuruldu. Ayrıca Pascoli-Diaz-Pertini okul kompleksine yönelik son derece sert bir polis baskını gerçekleştirildi. Göstericilerin yatakhane ve medya merkezi olarak kullandığı bu binalara giren özel polis birlikleri, içeride bulunan çok sayıda kişiyi şiddetle darp etti. Yaklaşık doksan kişi gözaltına alındı; geçici Bolzaneto gözaltı merkezine sevk edilenlerin birçoğu işkenceye maruz kaldı. [3] Gördükleri muamelenin işkence olup olmadığı yıllarca tartışıldı. O dönemde İtalya’da işkence bir suç olarak kabul edilmiyordu ve soruşturmalar büyük bir gecikmelere uğradı. Ancak Nisan 2015’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Cenova G8 Zirvesi sırasında İtalya’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine hükmetti. İtalya 2017 yılında işkenceyi suç olarak tanımlayan bir yasa çıkarmış olsa da, bu yasanın işkence tanımının hâlâ fazla dar olduğu yönünde eleştiriler bulunmaktadır. [4]
2001 Temmuz’undaki G8 Zirvesi sırasında Cenova’da değil, Strano Network Grubuyla birlikte Floransa’daydım. Floransa’daki bir meydandan halkı protestolar hakkında bilgilendiren bağımsız bir radyo programı yürütüyorduk. Bu radyo programıyla, başka taban medya platformları ve Cenova Sosyal Forumu’nun da geçici olarak iskan ettiği Radyo GAP’e (Global Audio Project) bağlanıyorduk. Radyo GAP, Diaz Okulu’ndaki Medya Merkezi’nde bulunan bağımsız bir ağdı.
Cenova’daki G8 protestolarını belgelemek amacıyla, İtalya’daki birçok bağımsız yerel radyoyla işbirliği içinde çalışıyorduk. Diaz Okulu’ndaki polis müdahalesi sırasında Radyo GAP ile canlı bağlantıdaydık. Bu nedenle polis operasyonuna fiilen canlı olarak tanıklık ettik ve bu büyük bir şoktu. Polis binaya girer girmez radyo canlı bağlantıyı kesmek zorunda kaldı. Büyük bir çaresizlik hissi hâkimdi; ne olduğunu anlıyor, bunun şiddet içeren bir baskı anı olduğunu biliyor ve masum insanların acı çektiğine tanık oluyorduk. Bununla baş etmek son derece zordu. [5]
Takip eden günlerdeİtalya’daki hareket içinde yoğun tartışmalar yaşandı. Basın ise şiddet gündemine ve “iyi göstericiler–kötü göstericiler” biçimindeki kısır ikili karşıtlığa odaklandı; bizi bir araya getiren temel mücadele başlıkları ikincil duruma düştü. Baskının sonuçlarını unutmak zordu; davalar yıllarca sürdü ve birçok insan hareketten uzaklaştı. Etkisi o kadar güçlüydü ki birçok grup faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Ancak bu sadece görünürde bir sondu. Birçokları mücadeleye devam etti; siyaset ve aktivizm üzerine düşünmenin yeni yollarını geliştiren yeni projeler ortaya çıktı.
Bizim “Cenova’nın üç günü” diye andığımız olayların ardından ben de kendi adıma önemli bir sorgulama sürecine girdim. 2003 yılında Berlin’e taşındım ve şehrin hacker ve kuir çevrelerinin bir parçası oldum. Amacım, yalnızca cepheden karşı koyan değil, daha akışkan bir siyasal muhalefet biçiminin nasıl kurulabileceğini anlamaktı. Düşmanı yalnızca karşısında konumlanarak değil, başka yollarla nasıl etkisizleştirebileceğimiz; onun kurbanı hâline gelmeden ve çıkışı olmayan durumlara sürüklenmeden nasıl mücadele edebileceğimiz üzerine kafa yoruyordum.
Cenova’da olan tam da buydu: Baskı öyle bir şekilde örgütlenmişti ki hareket kendisini kaçamayacağı bir durumun içinde bulmuştu. Yeni stratejiler geliştirmemiz gerekiyordu.
Muhalefetten Bozucu Müdahaleye
2006 yılında, İtalyan hackerlık ve medya sanatı tarihini toplumsal merkezler ve aktivistlerin taban örgütlenmeleriyle ilişkilendirerek ele alan Networking: The Net as Artwork adlı kitabı yazdım. 2001 yılında yaşadıklarımın ve Cenova’daki baskının etkisiyle, sanat biçimi olarak bozucu müdahale (disruption) kavramı üzerine araştırmalar yapmaya başladım. 2008 yılında Danimarka’daki Aarhus Üniversitesi’nde doktora araştırmacısı, daha sonra ise Stanford Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışırken, sanat aktivizmindeki ve sosyal ağ ekonomisindeki muhalefet anlayışını yeniden düşünmeye yöneldim.
Bu yıllarda, bakış açımı bütünüyle değiştiren başka bir dönüşüme de tanıklık ettim: “sosyal ağ” olgusunun ortaya çıkışına. 1990’lardan bugüne kadar ağ kurmayı (networking), insanların açık etkileşimler geliştirebildiği ve bu bağlamı bağımsız biçimde şekillendirerek deneyler ve sanatsal üretimler gerçekleştirebildiği bir ortam yaratmak olarak düşünmüştüm.
Ancak 2000’li yılların ortalarından itibaren ağ kurma pratiği bir iş modeline ve ağ ekonomisinin temel çıkar alanlarından birine dönüşerek sosyal ilişkiler fikrini bir metaya dönüştürdü. Bunun sonucu olarak açıklık, Kendin-Yap ve hacker etiği, sosyal medya platformları ve ağ girişimleri tarafından giderek ticarileştirildi. Paylaşım kültürüne ait değerlerle ticari büyüme stratejileri iç içe geçerek bir geri besleme döngüsü oluşturdu. Bu süreç, özgür ve açık internetin kurulmasına katkıda bulunan birçok kişinin niyetinin tam tersine, kullanıcı dikkatine dayalı kapitalizmin gelişmesinde belirleyici oldu. Sosyal ağ sektörünü topyekün reddedecek olursak, başarısız olacağımızı hissediyordum. Daha önce bizden çok daha güçlü, daha fazla kaynağa ve erişime sahip yapılara karşı çıkarak defalarca başarısız olmuştuk. Bu nedenle geliştirdiğim perspektif, yalnızca cepheden bir karşı çıkışa dayanmayan; iş dünyasının iç mantıklarını anlamaya ve onu içeriden dönüştürmeye çalışan bir eleştiri biçimi tasarlamaktı. Bunun sonucunda Ağ Tabanlı Bozucu Müdahale (Networked Disruption) kavramı ortaya çıktı.
Networked Disruption: Rethinking Oppositions in Art, Hacktivism and the Business of Social Networking (Ağ Tabanlı Bozucu Müdahale: Sanat, Hacktivism ve Sosyal Ağ Sektöründe Başkaldırıyı Yeniden Düşünmek) (Aarhus University, 2013) kitabında, bozucu müdahale kavramını sanat ve hacktivizm bağlamında sosyo-politik bir perspektiften inceledim. [6] Burada söz konusu kavram, iş dünyasından ödünç alınarak farklı eleştirel üretim biçimleri üzerine düşünmek için yeniden işlevlendirilir. Bir bakıma amaç, sürekli karşılaştığımız el koyma ve soğurma süreçlerini tersine çevirmektir: karşı-kültürün şirketler tarafından sahiplenilmesi, DIY kültürünün ağ ekonomisi tarafından metalaştırılması ya da radikal siyasal eleştirinin rakipleri tarafından aynı dili kullanarak fakat anlamını değiştirerek yeniden üretilmesi gibi.
Bu sürekli sahiplenme ve yeniden soğurma süreci bir geri besleme döngüsü oluşturur. Peki bu döngü nasıl kırılabilir? 2011 yılında geliştirdiğim Ağsal Bozucu Müdahale kuramında, eleştirel pratikleri iş mantığına karşı konumlanmaları üzerinden değil, onun işleyişini radikal biçimde kesintiye uğratmaları üzerinden analiz etmeyi öneriyorum.
İş dünyasında bozucu müdahale, beklenmedik bir yeniliğin pazara sunularak, daha önceki bir teknolojinin yerini alması ve yeni iş değerleri ve davranışsal eğilimler üretmesiyle gerçekleşir. Kavram, işletme çalışmalarından gelir. [7] Temel anlamı, piyasanın öngörmediği bir unsuru sisteme dahil ederek kapalı bir sistem içinde sarsıntı yaratmaktır.
Bu fikri sanat ve aktivizm alanına taşıdığımda, bozucu müdahaleyi beklenmedik pratikler ve müdahaleler üretmenin bir aracı olarak düşünmeye başladım. Böylece medya endüstrisinin iş modelleri içinde hareket eden, fakat aynı zamanda onların sınırlarını zorlayan eylem biçimleri tasavvur ettim. Bu kavramsal dönüşüm, kolayca soğurulamayacak ve salt muhalefetin ötesine geçebilecek yeni aktivist stratejilere duyulan ihtiyaçtan doğdu. Çünkü yalnızca karşı çıkmak, çoğu zaman iktidar ilişkilerini yeniden üreten bir tuzağa dönüşebilir.
Sanat, ticari gelişim ve bunların bozulması arasındaki birlikte varoluşa dayanan bir geri besleme modeli aracılığıyla, çoğu zaman rakibi dolaylı biçimde meşrulaştıran klasik iktidar/karşı-iktidar ikiliğini aşmayı önerdim. Bunun yerine, medya endüstrisinin içinden gerçekleştirilen bozucu ve altüst edici müdahalelere dayanan yeni radikal yollar tasarladım; bunlar hem sanatsal hem de aktivist eylem biçimleri olarak düşünülebilir. [8]
Bu kavramın daha erken dönemlerdeki bir örneği, 1994-1999 yılları arasında önce İtalya’da, sonrasında da uluslararası camiada birçok insan tarafından paylaşımlı kullanılan Luther Blissett isminin hikayesi olabilir. Bu “kolektif isim” medya sektörünün ve medyada hikaye inşasının nasıl işlediğini ortaya koymak amacıyla yaratılmıştı. Luther Blissett Projesi’ne katılanlar sahte haberler, medya oyunları ve beklenmedik olaylar üreterek daha sonra açığa çıkarılması gereken toplumsal sorunları görünür kılıyorlardı. Luther Blissett açıkça politik olmasa bile, “kolektif durumlar” yoluyla statükonun yıkılması fikrini baz alıyordu; bu durum, ortak bir amaç mitinin uygulanmasına yönelik bir deneydi. Müdahalelerin sonunda her zaman bir farkındalık anı ortaya çıkıyor; hakikat kavramı sorgulanıyor ve yapılan eylemin sorumluluğu Luther Blissett adı altında üstleniliyordu. Daha sonra aynı yaklaşımı Anonymous’un ilk dönemlerinde kullandığı taktiklerle de ilişkilendirebiliriz. Anonymous, toplum ve medya endüstrisi içindeki gizli işleyişleri ve usulsüzlükleri görünür kılarken, aynı zamanda anonimlik kavramıyla da oynadığı için bozucu müdahale fikrini oldukça iyi temsil ediyordu. Anonimlik, ortaya çıkarılması gereken gerçekleri ifşa etmenin bir aracı hâline gelmişti.
Ağsal Bozucu Müdahale, hem bir iş geliştirme yöntemi (ekonomik bir model olarak bozucu müdahale) hem de bir eleştiri üretme yöntemi (yaratıcı bir muhalefet eylemi olarak bozucu müdahale) olarak düşünülebilir. Bu yöntemlerin ortak noktası, içeriden bir değişimi kışkırtmalarıdır. Bununla birlikte, farklı düzlemlerde işler ve zıt amaçlara hizmet ederler: İlki ekonomik makineyi beslerken, ikincisi onun sınırlarını ortaya çıkarmak için onu yapısökümüne uğratır. [9]
Bu spekülatif izleği takip eden iş dünyasını bozuma uğratmak (Disrupting Business), sanatsal ve haktivist eleştirinin işleyebileceği kuramsal bir çerçeveye dönüşür. Aynı zamanda ekonomik, siyasal ve teknolojik sistemlerin mantıklarını görünür kılan bir medya taktiği hâline gelir. Bu, öncelikle bu tür sistemlerin nasıl çalıştığını anlamayı, sonrasında ise onların sınırlarını zorlayarak olası açıkları, müdahale alanlarını ve işleyiş bozukluklarını görünür kılmayı gerektirir. Amaç farkındalık yaratmak ve sistemin aksayan yönlerini açığa çıkarmaktır. Bu yöntem hackerlık sahnesinde onlarca yıldır uygulanan bir eleştiri biçimidir.
Ağsal Bozucu Müdahale sanat bağlamında gerçekleşebileceği gibi; siyasi ve toplumsal eylemler veya diğer teknolojik deney alanları aracılığıyla da gerçekleşebilir. Neredeyse hiç var olmayan dışsal bir konumdan iş dünyasıyla cepheden çatışmak ve sonunda muhalefet pratiklerinin hızla sisteme eklemlenmesine katkıda bulunmak yerine, hedef yenilik süreçleri ile bunların eleştirileri arasındaki bozucu geri besleme döngüsünü analiz etmektir. Bu da sistemin iç mantıklarını incelemeyi, çelişkilerini belirlemeyi ve onu içeriden dönüştürmeyi gerektirir. [10]
Son olarak, bozucu müdahale kavramını kapalı sistemler içinde eleştiri üretmenin radikal bir biçimi olarak yeniden sahiplenip whistleblowing ve hakikati açığa çıkarma pratikleriyle ilişkilendirdiğimizde, yeni bir araştırma ve deneyim alanı açılır. Bu bağlamda bozucu müdahale, iktidar ve adaletsizlik sistemlerini görünür kılmanın bir taktiğine dönüşür.