Değişim için Whistleblowing: İçeriden Gelen Bozucu Müdahale

Tatiana Bazzichelli

Bu metin ilk olarak Tatiana Bazzichelli’nin 2021 yılında bağımsız bir akademik yayınevi olan Transcript tarafından yayımlanan Whistleblowing for Change: Exposing Systems of Power and Injustice adlı kitabında yer almıştır. Kitap açık erişimli olup, Bazzichelli’nin kurucusu olduğu Disruption Network Lab’in web sitesinden indirilebilir ya da satın alınabilir.


Whistleblowing eylemleri, günümüz bilgi toplumunda gözetim ve kontrol algımızı dönüştürdü. Bu metin, bir karşıt eylem biçimi olarak whistleblowing’in siyaset, toplum ve sanat üzerindeki etkilerini ele alırken, yeni eylem biçimlerine, dijital araçlara ve içeriklere nasıl katkıda bulunabileceğini tartışıyor. Tatiana Bazzichelli’nin aynı adlı kitabının giriş bölümünün çevirisi olan metin, Berlin merkezli Disruption Network Lab’in çalışmalarına dayanıyor; muhbirliği, içeriden değişim yaratma potansiyeline sahip gelişmekte olan bir politik pratik olarak değerlendirir ve kamuyu güçlendirmeye yönelik disiplinlerarası yaklaşımlar sunuyor.

Değişim için Whistleblowing [1] hem güç dinamikleriyle nasıl mücadele edileceğine hem de toplumsal adaletsizliklerin ve görev suistimallerinin nasıl açığa vurulabileceğine dair eleştirel bir bakış açısı sunuyor. Bu kitap, whistleblowing pratiğinin, siyasi değişim yaratabilecek müdahalelere ilham veren kültürel ve sanatsal üretimlerle ilişkisini incelemektedir. 

Bu derleme; whistleblowerların, araştırmacı gazetecilerin, hacker komünite üyelerinin, siyasi aktivist ve araştırmacıların, sanatçıların ve bilgi teknolojisi, siyaset ve toplum alanındaki eleştirel düşünürlerin hikayeleri arasında kavramsal bir bağlantıya dayanıyor. Disruption Network Lab‘in [2] faaliyetlerine ilham veren ve geliştirilmesinde merkezi rol oynayan yazarların çeşitli katkıları sayesinde, önemli araştırma alanlarında çoklu teorik perspektifler ve doğrudan deneyimler sunuyor. Geleneksel olarak ekonomik yenilik üretme stratejisini ifade eden “disruption” (bozulma) kavramını simgesel olarak sahiplenen ve bu terimi siyasi eleştiri bağlamına taşıyan bu kitap, whistleblowing olgusuna ilişkin yeni bir araştırma alanının kapılarını aralamaktadır. Whistleblowing, kapalı sistemler içinde beklenmedik olanı ortaya çıkarabilen bir “disruption”, yani yerleşik düzeni sarsan ve akışı kesintiye uğratan bir eylem olarak sunulmaktadır.

Değişim için Whistleblowing fikrini okuyucular için daha erişilebilir kılmak adına, ilerleyen sayfalarda birçok yazarın da yapacağı gibi; bu kolektif yolculuğun başlangıcını kendi kişisel hikâyemle kavramsal olarak ilişkilendireceğim. [2] Sonuç olarak bireysel bakış açımı, bu derlemede kültürler, siyasetler ve toplumlar içinde ve bunlar arasında etkide bulunabilen; iktidar ve adaletsizlik sistemlerini ifşa etmeyi teşvik eden bir eylem olarak ele alınan whistleblowing anlayışıyla ilişkilendireceğim.

Takip eden kuramsal değerlendirmeler, günümüz bilgi toplumundaki siyasi ve teknolojik direniş biçimleri üzerine gerçekleştirdiğim bir analiz olarak görülebilir. Bu analiz, kitabın oldukça farklı geçmişlere ve tecrübelere sahip yazarlarının whistleblowing ve toplumsal meseleler hakkındaki kişisel görüşlerini temsil etmek amacı taşımıyor. Yine de amacım, giderek büyüyen bu fenomeni incelemek ve whistleblowing’i içeriden gelen bir değişimi dürtme yetisine sahip, gelişen bir siyasi pratik olarak ele alarak, kamuyu güçlendirecek disiplinlerarası yollar sunmaktır.

Başka Bir Dünya Mümkün mü?

Bundan tam yirmi yıl önce 2001 yazında, İtalya’daki sözde hacker hareketiyle, özellikle de Roma’daki yeraltı kültürüyle derinden ilişkiliydim. AvANa (Avvisi Ai Naviganti) isimli kolektif grubun bir parçasıydım. AvANa, “Forte Prenestino” sosyal merkezinin içinde eski bir BBS-Duyuru Panosu Sistemiydi. Forte Prenestino 1994 yılından bu yana müzik, kültür, siyasi karşıtlık, sosyal müdahaleler, öz-örgütlenme ve Kendin-Yap üretiminin kesişim noktasında, aynı zamanda sanat ve hackerlığı da içeren deneyler için oldukça önemli bir işgal eviydi. Roma’da taban hareketlerinden birçok insanla ve Toskana’dan Strano Network grubuyla beraber, hackerlık söylemini sanatsal pratiklerle buluşturmaya; hackerlığı teknoloji ve kültürün eleştirel biçimde yeniden icat edilmesinin bir yolu olarak geliştirmeye çalışıyordum.

2001 yılında, özgür yazılım, siber haklar ve hackerlığın kolektif boyutu üzerine bilgi paylaşımı yaparken ve siyasi olarak aktifken, faaliyetlerimiz kendisini “küreselleşme karşıtı” olarak adlandıran hareketle iç içe geçmişti; gerçi biz kendimizi küresel addediyorduk. Küresel kapitalizmin aldığı yeni yönelimle mücadele etmek istiyor, bunu çoğu zaman son derece yaratıcı yöntemlerle yapıyorduk. Bu dönem, yerel ve uluslararası taban medyası açısından da önemliydi. Çok sayıda bağımsız radyo, öz-örgütlü televizyon ve çevrimiçi medya platformu kuruluyordu. Bunlar arasında, bilgiyi kendimiz üretip yine kendimiz için dolaşıma sokma fikrini benimseyen Indymedia İtalya da vardı. 2001 yılında, etkili bir siyasi muhalefet biçimi yaratma konusunda yoğun tartışmalar vardı. Bu dönem yalnızca teknoloji ve toplum açısından değil, politika anlamında da bir değişim dönemiydi. Aynı zamanda hepimizin çok sarsıcı deneyimlerden geçtiği bir dönemdi. 

2021 yılının Temmuz ayında, bundan tam yirmi yıl önce, 19-21 Temmuz 2001’deki 27. G8 Zirvesi sırasında gerçekleşmiş üç günlük protestoyu anma amacıyla, Cenova’da ve birçok farklı şehirde yerel ve uluslararası etkinlikler düzenlendi. 2001 yılında, Cenova genelinde gerçekleşen hareket, İtalyan polisi ve jandarma güçlerinin (carbinieri) tarafından ağır bir baskıya maruz kaldı. Gösterici Carlo Guiliani, Piazza Alimonda’da paramiliter bir polis memurunun kurşunuyla vuruldu. Ayrıca Pascoli-Diaz-Pertini okul kompleksine yönelik son derece sert bir polis baskını gerçekleştirildi. Göstericilerin yatakhane ve medya merkezi olarak kullandığı bu binalara giren özel polis birlikleri, içeride bulunan çok sayıda kişiyi şiddetle darp etti. Yaklaşık doksan kişi gözaltına alındı; geçici Bolzaneto gözaltı merkezine sevk edilenlerin birçoğu işkenceye maruz kaldı. [3] Gördükleri muamelenin işkence olup olmadığı yıllarca tartışıldı. O dönemde İtalya’da işkence bir suç olarak kabul edilmiyordu ve soruşturmalar büyük bir gecikmelere uğradı. Ancak Nisan 2015’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Cenova G8 Zirvesi sırasında İtalya’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine hükmetti. İtalya 2017 yılında işkenceyi suç olarak tanımlayan bir yasa çıkarmış olsa da, bu yasanın işkence tanımının hâlâ fazla dar olduğu yönünde eleştiriler bulunmaktadır. [4]

2001 Temmuz’undaki G8 Zirvesi sırasında Cenova’da değil, Strano Network Grubuyla birlikte Floransa’daydım. Floransa’daki bir meydandan halkı protestolar hakkında bilgilendiren bağımsız bir radyo programı yürütüyorduk. Bu radyo programıyla, başka taban medya platformları ve Cenova Sosyal Forumu’nun da geçici olarak iskan ettiği Radyo GAP’e (Global Audio Project) bağlanıyorduk. Radyo GAP, Diaz Okulu’ndaki Medya Merkezi’nde bulunan bağımsız bir ağdı. 

Cenova’daki G8 protestolarını belgelemek amacıyla, İtalya’daki birçok bağımsız yerel radyoyla işbirliği içinde çalışıyorduk. Diaz Okulu’ndaki polis müdahalesi sırasında Radyo GAP ile canlı bağlantıdaydık. Bu nedenle polis operasyonuna fiilen canlı olarak tanıklık ettik ve bu büyük bir şoktu. Polis binaya girer girmez radyo canlı bağlantıyı kesmek zorunda kaldı. Büyük bir çaresizlik hissi hâkimdi; ne olduğunu anlıyor, bunun şiddet içeren bir baskı anı olduğunu biliyor ve masum insanların acı çektiğine tanık oluyorduk. Bununla baş etmek son derece zordu. [5]

Takip eden günlerdeİtalya’daki hareket içinde yoğun tartışmalar yaşandı. Basın ise şiddet gündemine ve “iyi göstericiler–kötü göstericiler” biçimindeki kısır ikili karşıtlığa odaklandı; bizi bir araya getiren temel mücadele başlıkları ikincil duruma düştü. Baskının sonuçlarını unutmak zordu; davalar yıllarca sürdü ve birçok insan hareketten uzaklaştı. Etkisi o kadar güçlüydü ki birçok grup faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Ancak bu sadece görünürde bir sondu. Birçokları mücadeleye devam etti; siyaset ve aktivizm üzerine düşünmenin yeni yollarını geliştiren yeni projeler ortaya çıktı.

Bizim “Cenova’nın üç günü” diye andığımız olayların ardından ben de kendi adıma önemli bir sorgulama sürecine girdim. 2003 yılında Berlin’e taşındım ve şehrin hacker ve kuir çevrelerinin bir parçası oldum. Amacım, yalnızca cepheden karşı koyan değil, daha akışkan bir siyasal muhalefet biçiminin nasıl kurulabileceğini anlamaktı. Düşmanı yalnızca karşısında konumlanarak değil, başka yollarla nasıl etkisizleştirebileceğimiz; onun kurbanı hâline gelmeden ve çıkışı olmayan durumlara sürüklenmeden nasıl mücadele edebileceğimiz üzerine kafa yoruyordum. 

Cenova’da olan tam da buydu: Baskı öyle bir şekilde örgütlenmişti ki hareket kendisini kaçamayacağı bir durumun içinde bulmuştu. Yeni stratejiler geliştirmemiz gerekiyordu.

Muhalefetten Bozucu Müdahaleye

2006 yılında, İtalyan hackerlık ve medya sanatı tarihini toplumsal merkezler ve aktivistlerin taban örgütlenmeleriyle ilişkilendirerek ele alan Networking: The Net as Artwork adlı kitabı yazdım. 2001 yılında yaşadıklarımın ve Cenova’daki baskının etkisiyle, sanat biçimi olarak bozucu müdahale (disruption) kavramı üzerine araştırmalar yapmaya başladım. 2008 yılında Danimarka’daki Aarhus Üniversitesi’nde doktora araştırmacısı, daha sonra ise Stanford Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışırken, sanat aktivizmindeki ve sosyal ağ ekonomisindeki muhalefet anlayışını yeniden düşünmeye yöneldim.

Bu yıllarda, bakış açımı bütünüyle değiştiren başka bir dönüşüme de tanıklık ettim: “sosyal ağ” olgusunun ortaya çıkışına. 1990’lardan bugüne kadar ağ kurmayı (networking), insanların açık etkileşimler geliştirebildiği ve bu bağlamı bağımsız biçimde şekillendirerek deneyler ve sanatsal üretimler gerçekleştirebildiği bir ortam yaratmak olarak düşünmüştüm. 

Ancak 2000’li yılların ortalarından itibaren ağ kurma pratiği bir iş modeline ve ağ ekonomisinin temel çıkar alanlarından birine dönüşerek sosyal ilişkiler fikrini bir metaya dönüştürdü. Bunun sonucu olarak açıklık, Kendin-Yap ve hacker etiği, sosyal medya platformları ve ağ girişimleri tarafından giderek ticarileştirildi. Paylaşım kültürüne ait değerlerle ticari büyüme stratejileri iç içe geçerek bir geri besleme döngüsü oluşturdu. Bu süreç, özgür ve açık internetin kurulmasına katkıda bulunan birçok kişinin niyetinin tam tersine, kullanıcı dikkatine dayalı kapitalizmin gelişmesinde belirleyici oldu. Sosyal ağ sektörünü topyekün reddedecek olursak, başarısız olacağımızı hissediyordum. Daha önce bizden çok daha güçlü, daha fazla kaynağa ve erişime sahip yapılara karşı çıkarak defalarca başarısız olmuştuk. Bu nedenle geliştirdiğim perspektif, yalnızca cepheden bir karşı çıkışa dayanmayan; iş dünyasının iç mantıklarını anlamaya ve onu içeriden dönüştürmeye çalışan bir eleştiri biçimi tasarlamaktı. Bunun sonucunda Ağ Tabanlı Bozucu Müdahale (Networked Disruption) kavramı ortaya çıktı. 

Networked Disruption: Rethinking Oppositions in Art, Hacktivism and the Business of Social Networking (Ağ Tabanlı Bozucu Müdahale: Sanat, Hacktivism ve Sosyal Ağ Sektöründe Başkaldırıyı Yeniden Düşünmek) (Aarhus University, 2013) kitabında, bozucu müdahale kavramını sanat ve hacktivizm bağlamında sosyo-politik bir perspektiften inceledim. [6] Burada söz konusu kavram, iş dünyasından ödünç alınarak farklı eleştirel üretim biçimleri üzerine düşünmek için yeniden işlevlendirilir. Bir bakıma amaç, sürekli karşılaştığımız el koyma ve soğurma süreçlerini tersine çevirmektir: karşı-kültürün şirketler tarafından sahiplenilmesi, DIY kültürünün ağ ekonomisi tarafından metalaştırılması ya da radikal siyasal eleştirinin rakipleri tarafından aynı dili kullanarak fakat anlamını değiştirerek yeniden üretilmesi gibi.

Bu sürekli sahiplenme ve yeniden soğurma süreci bir geri besleme döngüsü oluşturur. Peki bu döngü nasıl kırılabilir? 2011 yılında geliştirdiğim Ağsal Bozucu Müdahale kuramında, eleştirel pratikleri iş mantığına karşı konumlanmaları üzerinden değil, onun işleyişini radikal biçimde kesintiye uğratmaları üzerinden analiz etmeyi öneriyorum.

İş dünyasında bozucu müdahale, beklenmedik bir yeniliğin pazara sunularak, daha önceki bir teknolojinin yerini alması ve yeni iş değerleri ve davranışsal eğilimler üretmesiyle gerçekleşir. Kavram, işletme çalışmalarından gelir. [7] Temel anlamı, piyasanın öngörmediği bir unsuru sisteme dahil ederek kapalı bir sistem içinde sarsıntı yaratmaktır.

Bu fikri sanat ve aktivizm alanına taşıdığımda, bozucu müdahaleyi beklenmedik pratikler ve müdahaleler üretmenin bir aracı olarak düşünmeye başladım. Böylece medya endüstrisinin iş modelleri içinde hareket eden, fakat aynı zamanda onların sınırlarını zorlayan eylem biçimleri tasavvur ettim. Bu kavramsal dönüşüm, kolayca soğurulamayacak ve salt muhalefetin ötesine geçebilecek yeni aktivist stratejilere duyulan ihtiyaçtan doğdu. Çünkü yalnızca karşı çıkmak, çoğu zaman iktidar ilişkilerini yeniden üreten bir tuzağa dönüşebilir. 

Sanat, ticari gelişim ve bunların bozulması arasındaki birlikte varoluşa dayanan bir geri besleme modeli aracılığıyla, çoğu zaman rakibi dolaylı biçimde meşrulaştıran klasik iktidar/karşı-iktidar ikiliğini aşmayı önerdim. Bunun yerine, medya endüstrisinin içinden gerçekleştirilen bozucu ve altüst edici müdahalelere dayanan yeni radikal yollar tasarladım; bunlar hem sanatsal hem de aktivist eylem biçimleri olarak düşünülebilir. [8]

Bu kavramın daha erken dönemlerdeki bir örneği, 1994-1999 yılları arasında önce İtalya’da, sonrasında da uluslararası camiada birçok insan tarafından paylaşımlı kullanılan Luther Blissett isminin hikayesi olabilir. Bu “kolektif isim” medya sektörünün ve medyada hikaye inşasının nasıl işlediğini ortaya koymak amacıyla yaratılmıştı. Luther Blissett Projesi’ne katılanlar sahte haberler, medya oyunları ve beklenmedik olaylar üreterek daha sonra açığa çıkarılması gereken toplumsal sorunları görünür kılıyorlardı. Luther Blissett açıkça politik olmasa bile, “kolektif durumlar” yoluyla statükonun yıkılması fikrini baz alıyordu; bu durum, ortak bir amaç mitinin uygulanmasına yönelik bir deneydi. Müdahalelerin sonunda her zaman bir farkındalık anı ortaya çıkıyor; hakikat kavramı sorgulanıyor ve yapılan eylemin sorumluluğu Luther Blissett adı altında üstleniliyordu. Daha sonra aynı yaklaşımı Anonymous’un ilk dönemlerinde kullandığı taktiklerle de ilişkilendirebiliriz. Anonymous, toplum ve medya endüstrisi içindeki gizli işleyişleri ve usulsüzlükleri görünür kılarken, aynı zamanda anonimlik kavramıyla da oynadığı için bozucu müdahale fikrini oldukça iyi temsil ediyordu. Anonimlik, ortaya çıkarılması gereken gerçekleri ifşa etmenin bir aracı hâline gelmişti.

Ağsal Bozucu Müdahale, hem bir iş geliştirme yöntemi (ekonomik bir model olarak bozucu müdahale) hem de bir eleştiri üretme yöntemi (yaratıcı bir muhalefet eylemi olarak bozucu müdahale) olarak düşünülebilir. Bu yöntemlerin ortak noktası, içeriden bir değişimi kışkırtmalarıdır. Bununla birlikte, farklı düzlemlerde işler ve zıt amaçlara hizmet ederler: İlki ekonomik makineyi beslerken, ikincisi onun sınırlarını ortaya çıkarmak için onu yapısökümüne uğratır. [9]

Bu spekülatif izleği takip eden iş dünyasını bozuma uğratmak (Disrupting Business), sanatsal ve haktivist eleştirinin işleyebileceği kuramsal bir çerçeveye dönüşür. Aynı zamanda ekonomik, siyasal ve teknolojik sistemlerin mantıklarını görünür kılan bir medya taktiği hâline gelir. Bu, öncelikle bu tür sistemlerin nasıl çalıştığını anlamayı, sonrasında ise onların sınırlarını zorlayarak olası açıkları, müdahale alanlarını ve işleyiş bozukluklarını görünür kılmayı gerektirir. Amaç farkındalık yaratmak ve sistemin aksayan yönlerini açığa çıkarmaktır. Bu yöntem hackerlık sahnesinde onlarca yıldır uygulanan bir eleştiri biçimidir. 

Ağsal Bozucu Müdahale sanat bağlamında gerçekleşebileceği gibi; siyasi ve toplumsal eylemler veya diğer teknolojik deney alanları aracılığıyla da gerçekleşebilir. Neredeyse hiç var olmayan dışsal bir konumdan iş dünyasıyla cepheden çatışmak ve sonunda muhalefet pratiklerinin hızla sisteme eklemlenmesine katkıda bulunmak yerine, hedef yenilik süreçleri ile bunların eleştirileri arasındaki bozucu geri besleme döngüsünü analiz etmektir. Bu da sistemin iç mantıklarını incelemeyi, çelişkilerini belirlemeyi ve onu içeriden dönüştürmeyi gerektirir. [10]

Son olarak, bozucu müdahale kavramını kapalı sistemler içinde eleştiri üretmenin radikal bir biçimi olarak yeniden sahiplenip whistleblowing ve hakikati açığa çıkarma pratikleriyle ilişkilendirdiğimizde, yeni bir araştırma ve deneyim alanı açılır. Bu bağlamda bozucu müdahale, iktidar ve adaletsizlik sistemlerini görünür kılmanın bir taktiğine dönüşür.

Fotoğraf: Free Chelsea Manning Initiative Berlin, Aralık 2014.

Whistleblowing: İçeriden Gelen Bir Bozucu Müdahale

2012 yılı civarında Berlin’de, medya kültürü, kişisel gizlilik ve sosyal adalet meseleleriyle ilgili endişeleri olan birçok insan whistleblowing ile ilgilenmeye başlamıştı. 2013 senesinde Edward Snowden’in ifşalarını ilk kez duyduk. Öncesinde de Chelsea Manning vakasını okumuştuk. Ve elbette WikiLeaks’in yayımladığı belgeleri takip ediyor, hikaye paylaşmanın işbirlikçi ve açık yöntemlerle yayımlanmasının yeni yollarını tartışıyorduk.

Benim için bu çevreyle karşılaşmak oldukça belirleyici oldu. 2011’de, Berlin’deki transmediale festivalinde küratör olarak çalışmaya başlamıştım ve sanatsal bozucu müdahale analizini, festival programının bir bölümünü şekillendirmeye yönelik deneysel bir araç olarak kullanıyordum. Böylece küratörlük ile ağ kurma pratiklerini, uygulamaya dayalı araştırmanın bir yöntemi olarak bir araya getiriyordum.

Eğer bozucu müdahale, kapalı sistemlerin içinde işleyen, beklenmedik olanı yine bu sistemlerin içinden ortaya çıkarmaya çalışan ve aynı zamanda onları dönüştürmeyi amaçlayan bir eleştiri biçimiyse, whistleblower’ın yaptığı şey de büyük ölçüde budur. Whistleblowing, kapalı sistemlerin içinden gelen; bu sistemleri açığa çıkarmayı ve değişime zorlamayı amaçlayan bir bozucu müdahaledir. Whistleblowerlar, çoğunlukla sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yapıların içinde çalışır ve çoğu zaman bu yapıların oluşmasına katkıda bulunurlar. Ancak usulsüzlüklere, adaletsizliklere ya da kötüye kullanımlara tanık olduktan sonra radikal bir zihinsel dönüşüm yaşarlar ve ıslığı çalmaya karar verirler.

Disruptive Loop Diagram’ın ikinci bir versiyonu (2019), sanat, politika ve kesinti (disruption) arasındaki müdahale katmanlarını iç içe geçiren bir geri besleme döngüsü fikrini göstermektedir. Grafik: Jonas Frankki

Transmediale’nin 2014 edisyonlu festivalinin küratörü olarak çalışırken, özellikle whistleblowing ve sanat ile kanıt arasındaki bağlantıya odaklanan bir konferans dizisi oluşturdum. Bunu ilerleyen bölümde ve Laura Poitras ve Trevor Paglen ile yaptığım söyleşilerde anlatacağım. Whistleblowing alanına yakınlaşmadan önce, sanatın iş dünyasına müdahale edebilen bir bozucu müdahale biçimi olarak nasıl düşünülebileceği ve iş dünyasının da sanata müdahale eden bir bozucu güç olarak nasıl kavramsallaştırılabileceği üzerine çalışıyordum. Araştırmamının 2014’te Disruption Network Lab’in kurulmasına dek uzanan ikinci aşamasında, bozucu müdahale kavramını whistleblowing’e uyguladım. 

Bozucu müdahaleden, hem sanatı besleyen hem de toplumsal değişim yaratan bir siyaset biçimi olarak nasıl söz edebiliriz? İçinden geçtiğimiz sistemlerin dışından değil, tam da içinden kaynaklanan bir değişimi nasıl yaratabiliriz? Bir yandan sistemlere ait olan, diğer yandan onları içeriden aşındıran pratikleri nasıl analiz edebiliriz?

Buradaki odak noktası, siyasal olarak kapalı sistemlerin içinde bozucu etkiler yaratan ve aynı zamanda dönüşüm üreten sanatçıların, hackerların, aktivistlerin, ağ kurucularının ve whistleblower’ların pratikleridir. Kavramsal düzeyde karşılaştırmalı bir yaklaşım benimseyerek —whistleblowing, bilgi teknolojileri ve bozucu müdahale arasındaki karşılıklı etkileşimleri araştırarak— ve aynı zamanda toplumsal, siyasal ve ekonomik sistemler içinde beklenmedik sonuçlar doğuran uygulamalara ışık tutarak, whistleblowing çerçevesindeki eleştirel stratejileri incelemeyi öneriyoruz.

Amaç, giderek yoğunlaşan jeopolitik gözetim çağında siyasal ve teknolojik muhalefetin geçirdiği dönüşümü araştırmak ve bozucu müdahaleye dayalı yöntemleri tartışmaya açmaktır. Bozucu müdahale, sistemlere politik, teknolojik ve sanatsal olarak müdahale etme olasılığının önünü açar. Bu spekülatif kuramsal yaklaşım, elinizdeki derlemenin temelini oluşturmakta; whistleblower’ları, hackerları, sanatçıları, aktivistleri, savunucuları, gazetecileri ve araştırmacıları ortak bir kavramsal zeminde buluşturmaktadır. Amaç, eleştirel düşünme ve anlama modellerinin araştırılmasını teşvik etmek; muhbirliğin bir muhalefet ve itiraz eylemi olarak siyaset, toplum ve sanat üzerindeki daha geniş etkilerini analiz etmektir.

Başlangıçtaki soruya geri dönecek olursak: Eleştiri sadece muhalefetle mi mümkündür?

Günümüz popülizmi, bozucu müdahale pratiğini kendi amaçları doğrultusunda mı kullanmaktadır? Yoksa kaos ve dezenformasyonla eleştirel bir şekilde karşılık vererek, siyasi bir strateji olarak yeniden üretebilir miyiz? 

Bu bağlamda bozucu müdahale, whistleblowing’in toplumsal değişime nasıl katkıda bulunabileceğini anlamamıza yardımcı olan çok katmanlı bir kavrama dönüşmektedir. [11]

Güç ve Adaletsizlik Sistemlerini İfşa Etmek

Bu derleme, geniş bir kitleyle beraber whistleblowing’e yönelik bir tartışma açmak amacıyla, doğrudan whistleblower’lar tarafından deneyimlenen ve onlardan ilham alan siyasi, sanatsal ve teknolojik meselelere ilişkin katkıları içeriyor. Kamuoyundan gizlenen ve kamuoyu tarafından erişilemeyen gerçekler ve yanlışları ortaya çıkarmanın zorluğundan ötürü, whistleblowing somut bir değişim eylemi, sistemlerin içinden gelen yaratıcı bir direniş formu olarak sunuluyor. Bu eylem siyaset, teknoloji ve kültürel bağlamlarda hem kısa süreli hem de uzun süreli etkiler yaratabiliyor. 

Değişim için Whistleblowing, ihbarcıların, araştırmacı gazetecilerin, hacker ve teknoloji topluluğu üyelerinin, siyasi aktivistlerin, araştırmacıların, sanatçıların ve eleştirel düşünürlerin kavramsal katkılarından oluşan bir alaşıma dayanmaktadır. Disruption Network Lab’in faaliyetlerine ilham veren ve onları geliştirilmesinde başat rol oynayan yazar ve konuşmacıların bireysel hikayeleri, pratik ve teorik bakış açıları arasında bir yolculuktur. Yazarların büyük çoğunluğu Disruption Network Lab’in programlarının bir parçası oldu ve hatta bazılarıyla Disruption Network Lab’in ilk konferansı olan Drones: Eyes From a Distance’ın öncesinden bu yana iletişim halindeyiz. Bu konferans, Nisan 2015’te, Berlin’de yer alan Kunstquartier Bethanien’de gerçekleşmişti. [12] Katkıda bulunan diğer insanlar ise bana on yılı aşkın bir süredir süregiden ve karşılıklı bir güvene dayanan görünmez süreci takip ederek, başlangıçta iletişime geçtiğim bazı insanlar tarafından önerildi. Takip eden tematik bölümlerin girişlerini oluşturan kısa metinlerde de okuyacağımız üzere, farklı katkılar arasındaki ilişki spekülatiftir. Disruption Network Lab’in güven ağları oluşturma metodolojisi ile ilgili bölümde açıklandığı gibi, yeni eylem ve araştırma yollarını keşfetmek için çeşitli uygulama ve yaklaşımları birbirine bağlayan kendi teorik perspektifimi takip etmektedir.

“Islığı çalan” kişileri ya da bu alanda çalışan aktivistler, gazeteciler, hak savunucuları ve araştırmacılardan oluşan geniş bir topluluğu şahsen tanımadan whistleblowing’in geniş manasını kavramak oldukça zordur. Whistleblowing genellikle kuru ve teknik bir söylemin parçası olsa da, kendisini deneyimleyen ya da bu konuda çalışan insanların hayatlarıyla yakından ilişkilidir. Bu kitap, bu hayatları ve bu çalışmayı okuyuculara daha yakından tanıtmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle, birçok katkı kişisel dışavurum ya da doğrudan söyleşi formatında yazışmıştır. [13]

Değişim için Whistleblowing aynı zamanda Disruption Network Lab’deki temel sloganımız olan güç ve adaletsizlik sistemlerini ifşa etmek için de bir fırsattır. Bu derleme; whistleblowing’in değişim için bir kaynak olduğu, bu kaynağın içten bozma fikriyle ilişkilendiği ve her tarafa nüfuz eden iktidar sistemleri fikrine rağmen değişimin hala mümkün olduğu ve bu değişimin hepimizin eylemlerine bağlı olduğu bir önerme sunmaktadır. Bu nedenle, Değişim için Whistleblowing, yalnızca whistleblowerlar tarafından ve onlar hakkında değil; aynı zamanda kapalı sistemleri açmak isteyen araştırmacı, gazeteci ve aktivistler tarafından da sunulan farklı yaklaşımları bir araya getiriyor. 

Hukukun, siyasetin ve toplumun kimi bağlamlarında whistleblowing hala bir tür ihanet olarak hedef alınmaktadır. Bu durum sadece gizli bilgilerin ifşa edilmesi bağlamında değil, ayrıca bu tür eylemleri aşağılık bir davranış olarak damgalatan zihniyette de görülmektedir. Bunun sonucu olarak toplumumuzda ihbarcılara zulmedilmekte, ihbarcılar gözardı ve izole edilmekte ve onlara karşı güçlü önlemler alınmaktadır. 

Bu derleme ise tam aksine, okuyucuları böyle bir davranışın önemi üzerine düşündürmeyi amaçlamaktadır. Suistimallerin aleyhinde konuşarak onları ifşa etmek, kültürümüzü ve toplumumuzu geliştirebilecek bir eylem biçimi olarak görülmektedir. Kitapta, whistleblower’ların yanı sıra, suistimal ve yanlış uygulamaları ifşa etmek çin çalışan gazeteciler, çeşitli uzmanlık alanlarında benzeri bir yaklaşımı paylaşan aktivistler, sanatçılar ve araştırmacıların katkıları yer alıyor. Buradaki davet ise, daha iyi bir dünyayı şekillendirmeye yardımcı olabilecek bir uygulama olarak whistleblowing’in etkisi üzerine daha geniş anlamda düşünmektir. 

Whistleblowing’in sivil bir hak haline gelmesi gerektiğine inanıyorum. Umarım bu eylemi kavramsal olarak çeşitli uygulamalara genişletmek, düşüncelerini dile getirdikleri için ağır bir şekilde baskı gören insanların daha fazla desteklenmesine katkıda bulunur. Bu kolektif çalışmada yer almaya davet edilen yazarların çoğu, güç ve adaletsizlik sistemlerinin ifşa edilmesine katkıda bulunmakta ve çoğu zaman gerçeği ortaya çıkarmak için yüksek bedeller ödemektedir.  

Bu derleme, toplumda nasıl fark yaratılabileceğine dair yaratıcı bir ilham oturumudur. Daha derine inmek ve mücadeleye devam etmek için bir davettir. 

Kaynaklar ve Notlar

[1] Çevirmen notu: Birebir çevirisi “ıslık çalmak” olan whistleblowing terimi, bir organizasyonun parçası olan bir kişinin, o organizasyonda gerçekleşen yasadışı, etik dışı ya da kamuya zarar verebilecek bir durumu yetkili mercilere ya da kamuoyuna bildirmesi anlamına gelir. Türkçeye genellikle ifşa etmek ya da ihbar etmek olarak çevrilebilir. Ancak bu kavram, sadece bir bilgilendirme değil, aynı zamanda gizli ya da saklanmış bir durumun ortaya çıkarılmasını da içerir. Bu metinde terim, kimi zaman orijinal haliyle (whistleblowing), kimi zaman ise ifşa ya da ihbar olarak kullanılmıştır. Orijinal terimin vurgulanması amacıyla, bu çeviriler italik olarak yazılmıştır.

[2] Bu bölüm, son yıllarda çeşitli üniversiteler ve kurumlarda verdiğim atölye çalışmaları ve derslerde ele aldığım konuları ayrıntılandırmakta ve özellikle 12.05.2021 tarihinde Akademie Schloss Solitude bünyesindeki “The Horizontal Reading Group” kapsamında çevrimiçi olarak gerçekleştirdiğim “Tactics of Disruption Between Art, Hacktivism & Whistleblowing” başlıklı seminerimin çözümlemesini genişletmektedir. Seminerin ilk deşifresini yapan Alannah Travers’a ve konuşmamın video kaydını sağlayan Akademie Schloss Solitude’a özel teşekkürlerimi sunarım. Bu konuşmanın bir başka versiyonu, 01.07.2021 tarihinde Trinity College Dublin’de düzenlenen Interdisciplinary Summer School 2021 kapsamında “Digital Culture & Digital Justice” başlığıyla hazırlanmış olup, muhalif pratikler, kesinti (disruption) ve muhbirlik (whistleblowing) arasındaki bağlantılara dair en güncel düşüncelerimin derinleşmesine katkı sağlamıştır.

[3] 2001 yılında Cenova’da gerçekleştirilen G8 Zirvesi sırasında yaşanan polis şiddeti ve buna ilişkin hukuki soruşturmaların ayrıntılı bir yeniden inşası için şu web sitesine bakınız: https://www.supportolegale.org.

[4] Bkz.: https://www.reuters.com/article/us-italytorture-idUSKBN19Q2SQ, erişim tarihi: 3 Ağustos 2021.

[5] 21 Temmuz 2001 gecesi yarısına doğru Radio GAP’in Diaz okuluna yapılan baskını canlı olarak belgelediği (İtalyanca) web sitesine bakınız: https://processig8.net/Radio/radio_GAP.html.

[6] Bazzichelli, Tatiana, Networked Disruption: Rethinking Oppositions in Art, Hacktivism and the Business of Social Networking, (Aarhus: DARC Press, 2013), çevrimiçi olarak ücretsiz erişim: https://networkingart.eu/2015/03/networkeddisruption.

[7] Yıkıcı yenilik (disruptive innovation) üzerine bir iş analizi için Clayton M. Christensen’in 1997 tarihli kitabına bakınız: The Innovator’s Dilemma: When New Technologies Cause Great Firms to Fail, Boston, Massachusetts, ABD: Harvard Business School Press. Bu kitap, bilim felsefecisi Thomas Kuhn’un 1962 tarihli Structure of Scientific Revolutions adlı eserinde ortaya koyduğu paradigma değişimi kavramından esinlenmiştir; bu kavram daha sonra yönetim danışmanı Dick Foster tarafından 1986 tarihli Innovation: The Attacker’s Advantage adlı eserinde daha da geliştirilmiştir.

[8] Kitabın giriş kısmındaki grafik modele bakınız: Bazzichelli, Tatiana, Networked Disruption: Rethinking Oppositions in Art, Hacktivism and the Business of Social Networking, (Aarhus: DARC Press, 2013), s. 10; ayrıca şu adreste de görülebilir: https://www.disruptionlab.org/research.

[9] Bu kavramsal model, sanat/aktivizm, kesinti (disruption) ve bunun eleştirisi arasındaki karşılıklı etkileşimler ve geri besleme döngülerine dayanmakta olup, kapitalizmin gerçekleştirdiği el koyma ve yıkımın döngüsel aşamalarının analizine dayanmamaktadır. Bu nedenle, Joseph Schumpeter’in 1942 tarihli “yaratıcı yıkım” kavramından farklıdır. Söz konusu kavram, Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’daki ekonomi teorisinden uyarlanmış olup, kapitalizmin üretim araçlarını sürekli devrimleştirerek önceki ekonomik sistemleri yaratıcı bir yıkıma uğrattığını ileri sürer. Bu analizde ise kesinti (disruption), yıkım değil; kapalı sistemlerin içinden gelen bir içsel bozulma olarak ele alınmaktadır.

[10] İş dünyasının yeniden icat edilmesinde kesintinin bir araç olarak daha derinlemesine analizi için bkz.: Cox, Geoff; Bazzichelli, Tatiana (ed.), Disrupting Business: Art & Activism in Times of Financial Crisis, New York: DATA browser 05, Autonomedia, 2013.

[11] Disruptive Loop Diagram hakkında daha fazla bilgi edinmek ve kesintinin muhbirlik pratiğiyle nasıl bağlantılı olduğunu görmek için ayrıca Lieke Ploeger ile benimle yapılan röportaja bakınız: Bianca Herlo ve Daniel Irrgang, “Exposing Systems of Power and Injustice”, Berlin’deki Weizenbaum Institute’te düzenlenen “Practicing Sovereignty” konferansı kapsamında: https://sovereignty.weizenbaum-institut.de/resources/aninterview-with-the-disruption-network-lab.

[12] Nisan 2015’ten günümüze Disruption Network Lab konferans programının tamamı çevrimiçi olarak şu adreste mevcuttur: https://www.disruptionlab.org/conferences. Disruption Network Lab etkinliklerinin video kayıtları ise şu adreste yer almaktadır: https://www.youtube.com/c/DisruptionNetworkLab/videos.

[13] Yazarların kişisel üsluplarını, arka plan hikâyelerini ve deneyimlerini korumak amacıyla bu antolojide editoryal olarak yazarların özgün (Amerikan veya Britanya) İngilizcesi yazım biçimlerini muhafaza etme kararı alınmıştır. Kitap genelinde Britanya İngilizcesi standardı benimsenmiş olmakla birlikte, Amerikan yazarların metinlerinde yaygın olarak kullandıkları yazım biçimleri korunmuştur. Bu tercih, özellikle 2003 yılında GCHQ muhbiri Katharine Gun örneği düşünüldüğünde önemsiz değildir. The Observer gazetesinde çalışan genç bir gazetecinin, sızdırılan çok gizli bir notu Amerikan İngilizcesinden Britanya İngilizcesine dönüştürmesi neredeyse Gun’ın ABD Ulusal Güvenlik Ajansı tarafından emredilen yasa dışı bir casusluk operasyonunu ifşa etme eylemini zedelemiştir (olayın merkezindeki kişinin anlatımı için bkz.: https://www.theguardian.com/film/2019/jul/27/international-incident-workmistake-official-secrets-film). Kişisel bir not olarak, hatayı yapan kişiyle dayanışma içinde olduğumuzu belirtmek isteriz; bu alandaki hataların öğrenme fırsatı sunduğunu vurguluyor ve bu nedenle onları değerli görüp tekrarlanmamaları için özen gösterilmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.