Sanat, Güç ve Müzakere Arasında: Katılımcı Sanatta Terazinin Kantarını Aramak

İpek Çınar

Editör: Eda Yiğit

Bu metin, SAHA Yazı Dizisi (2026) kapsamında, Orta Format editörlüğünde yayımlanan “Güncel Sanatta Kavramlarla Düşünmek” adlı yazı dizisinin bir parçası olarak yayımlandı.


Sanatçı ve araştırmacı İpek Çınar, katılımcı sanat üzerine kaleme aldığı bu metinde hem bu üretim biçiminin temel karakterini inceliyor hem de bu pratiğin güç, etik ve temsil meseleleriyle sürekli sınanan bir zemin olduğunu hatırlatıyor. Fiziksel sonuçlardan ziyade süreç boyunca kurulan ilişkiler, güven ve kolektif deneyimlerle değer kazanan bu alanda, sanatçının konumu da sorgulamaya açılıyor: Gerçekten “yalnızca bir ölçü” mü, yoksa terazinin kantarını hâlâ o mu tutuyor? Katılımcılık eşitlik vaadi mi taşıyor, yoksa mevcut güç ilişkilerini yeniden üretme riskini mi barındırıyor? Çınar, bu gerilimlerin de altını çizerek, sanat ile politika arasındaki kırılgan müzakere alanını görünür kılıyor.

Katılımcılık, sanat ve akademik araştırma ekseninde geçen hayatımın son beş yılına güçlü biçimde sirayet eden bir üretim ve düşünme biçimi. Bu süre boyunca yalnızca sanat üretimimi değil, toplumsal mücadeleyle kurduğum ilişkiyi ve -belki iddialı bir ifadeyle- hayatla temas etme biçimimi dönüştürdü. Sanatçının kendisi de dahil olmak üzere yaşayan öznelerin merkezde olduğu; ihtiyaçlar, mücadeleler ve mevcut kaynaklar arasında sürekli yeni dengelerin kurulduğu ve yeni merkezlerin üretildiği bir alan yaratma çabası katılımcı sanat. Sanatçı bu terazideki ölçülerden yalnızca biri, ideal bir dünyada nihai hedef ise diğer ölçülerle arasında belirgin bir ağırlık ya da konum farkı olmaması. Benim bu alanla ilişkim de, katılımcı işlerin toplumla kurduğu bağlara duyduğum heyecandan doğdu; gündelik hayattaki ihtiyaçlarım ve kaynaklarımla yoğruldu. Topluluklarla birlikte üretmenin potansiyelini keşfettikçe de derinleşti.

Bir sanatçının üretimini, mücadele biçimlerini ve hayatla temas kurma alışkanlıklarını şekillendirmek talepkâr, hatta kimi zaman işgalci bir ilişki sunuyor. Öte yandan kültür-sanat alanında çalışmanın kendisi de büyük ölçüde rızaya dayalı bir işgal hâli. Üretimden çıkan kıvılcımlar hayata sirayet ederken, hayatın kendisi de üretimin içine sızıyor; dolayısıyla kesintisi olmayan bir iç içe geçme hali ortaya çıkıyor. Katılımcı sanat, yaşayan özneleri merkeze alan yapısıyla, bu işgal halini dahil olan her bir öznenin hayatında üretebiliyor.

Güç, Etik ve Katılım Üzerine

Toplumsal kaygılar taşıyarak üretilen her sanat yapıtı pusulasını politik bağlamlara ve sosyal bilimlere çevirir. Claire Bishop’un da vurguladığı gibi, katılımcı sanata yaklaşırken katılımın ne anlama geldiğini tartışmak önemli; çünkü katılım, çoğu zaman eşitlikçi ve kapsayıcı bir pratik olarak varsayılsa da, kimin hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi karar mekanizmalarına dâhil edildiği soruları sorulmadan ele alındığında mevcut güç ilişkilerini yeniden üretebilir. Bu alandaki önemli isimlerden biri olan Sherry Arnstein, katılımı şöyle tanımlıyor: “Hâlihazırda siyasal ve ekonomik süreçlerin dışında bırakılmış olan güçsüz yurttaşların, gelecekte bu süreçlere bilinçli biçimde dâhil edilmesini mümkün kılan bir güç dağıtımı.”[1] Bu tanım, örgütsel yapıları yatay, açık ve şeffaf olmaya teşvik eden bir anlayışın altını çiziyor. Sanat alanıyla ilişkili olarak katılımcılık denildiğinde sıkça anılan Guy Debord ise, katılımın kapitalist üretimin araçsallaştırdığı toplumsal ilişkileri yeniden insanileştirme potansiyeline vurgu yapıyor. Debord’a göre sanatsal pratik, pasif bir izleyici tarafından tüketilen bir nesne olmaktan ziyade, gerçeklikle temas eden, eyleme dayalı ve toplumsal bağı onarmaya çalışan bir arayış olmalı. Bu bakış açısına göre, piyasanın görsel dağarcığımızı neredeyse bütünüyle kuşattığı bir ortamda sanat, yalnızca nesne üretimi etrafında gerçekleşemez; küçük de olsa eylem alanları açan, gerçeklikle sürtünen formlar aramalıdır. Çoğu zaman bir toplulukla üretime dayanan ve sonuçtan ziyade süreci merkeze alan katılımcı sanat; atölyeler, kamusal alan müdahaleleri, performanslar ve happening’ler[2] gibi farklı formlar alabilir; ilişkiler, dayanışma ağları ve güçlenme pratikleri inşa etmeyi hedefler.[3] 

Kübalı sanatçı ve aktivist Tania Bruguera’nın seyircilere bir dakikalık sahneye çıkma ve Küba hükümetiyle ilgili düşüncelerini sansürsüz biçimde ifade etme alanı açtığı Tatlin’s Whisper #6[4]; Avusturya menşeili sanatçı grubu WochenKlausur’un Zürih’te madde bağımlısı seks işçilerinin dinlenebileceği ve güvenli bir alanda madde kullanabilecekleri bir alan yarattıkları Shelter for Women Suffering from Drug Addiction[5]; Suzanne Lacy’nin çeşitli sınıf, ırk ve mesleklerden kadınların özel ve kamusal alandaki deneyimlerini kolektif bir temsil üzerinden müze bağlamına taşıdığı Stories of Work and Survival[6] ve Jeremy Deller’in 1984 Orgreave maden grevini yıllar sonra işçi yakınları ve canlandırma uzmanlarıyla yeniden performe ettiği The Battle of Orgreave[7]; katılımcı sanat alanında güçlü örnekler olarak verilebilir. Karar mekanizmaları, müelliflik ve somut çıktılar üzerine soru sormaya cesaret eden bu işler; sanat ve aktivizm, erişilebilirlik ve entelektüel emek arasındaki hassas dengede sürekli bir akrobasi hâlini öneriyor. Öte yandan, bu üretimlerin eksik ya da problemli yönleri de az değil. Örneğin Bruguera’nın çalışmaları, gösterilen cesaretin karşısındaki yaptırımların eşit biçimde dağılmaması ve riskin estetikleştirilmesi nedeniyle eleştirilirken; Suzanne Lacy’nin kimi projeleri müelliflik ve kimlik meseleleri üzerinden tartışmaya açılıyor. Bunun yanı sıra, neredeyse tüm bu örneklerde, sanatçının kariyeri için bir durak oluşturmak ile yapısal çözümler üretmek arasındaki gerilim (yani asıl amacın ne olduğu sorusu) sürekli gündeme geliyor. Bu çalışmalara yöneltilen eleştiriler aynı zamanda sanat alanında yıllar içinde gelişen etik, temsil ve katılım tartışmalarını zenginleştiriyor. Ancak bu alanın doğası gereği, söz konusu sorular için tek ve evrensel bir formül üretmek mümkün değil. Zira katılımın anlamı ve sınırları; üretildiği coğrafyaya, kültürel bağlama ve kurulan ilişkilerin dinamiğine göre sürekli yeniden tanımlanıyor.

Solda Stories of Work and Survival (2007), Susan Barnet ve Kelly Akashi ile birlikte, Suzanne Lacy, sanatçının web sitesinden alınmıştır. [8] Sağda Battle of Orgreave (2002), Jeremy Deller, Public Delivery web sitesinden alınmıştır. [9]

Biraz da bu nedenle, bu metinde amacım katılımcı sanatı A’dan Z’ye tanımlamak, tarihsel bir çerçeve çizmek ya da çağdaş sanat alanındaki tüm tezahürlerini kapsamak değil. Daha çok bireysel öğrenme sürecimde cevaplarını aradığım sorularla paslaşmayı denemek istiyorum. Bunu yaparken, son yıllarda zihnimi fazlasıyla meşgul eden merkez/periferi, esneklik ve katılımcılığın etiği kavramlarına yönelik kişisel tecrübelerime değineceğim. Bu süreçte, yukarıda bahsettiğim eleştiri oklarının bir kısmını doğrudan kendi kararlarıma ve kör noktalarıma da yöneltmeye çalışacağım.

Tea Sugar Dream: Sürecin İçinden Bir Karşılaşma

“Tam olarak ne zaman olduğunu söyleyemesem de geçtiğimiz yılın bir yerinde, yeni bir hayat hayaliyle tek başıma geldiğim Berlin sokaklarında yürürken… Neşemi kaybettim. Hayatın her alanında oradan oraya savrulurken, maddi olarak kendimi sürdürmeye çalışırken, market kapanmadan yetişmek için koştururken, tüm toplantılar Almanca yapılıp bitmek bilmezken, kendimi herkese sıfırdan kanıtlamaya uğraşırken, kendimle çok fazla baş başa kalırken; çamaşır, bulaşık, Yabancılar Dairesi derken; yaşlanmanın belirtileriyle mücadele ederken, okulda akademik bilgi bombardımanına ayak uydurmaya çalışırken, sürekli sanat ve politika tartışmam beklenirken, bir zamanlar ‘Bazı insanlar hayatlarını yaşıyor, bizse hayatımızla kavga ediyoruz’ diyenin kim olduğunu hatırlamaya çalışırken… Neşemi kaybettim. Neşemi kaybetmekten duyduğum keder sonsuz.” (Nisan 2022) 

2024 yılının başında tamamladığım, göçmenlik ve kolektif neşe üzerine olan yüksek lisans tezimin önsözü, bir yıl öncesinde kendi günlüğüme düştüğüm bu notlarla başlıyordu. Oldukça sıkışmış, yalnızlaşmış ve -nasıl olduğunu tam tarif edemesem de- incelmiş hissettiğim bir dönemdi bu. Tam da bu noktada dönüp kendi öncüllerime bakmaya karar verdim. Türkiye’den Almanya’ya göç, uzun süredir farklı nedenler ve kimliklerle örülmüş, giderek çeşitlenmiş ve yakın gelecekte sona ermesi pek mümkün görünmeyen bir fenomen. Bu tarihsel akış içinde, benden önce buraya göç etmiş olanlara, özellikle de ilk kuşak addettiğimiz göçmen kadınlara bakmak istedim. Çoğu 1960’lı ve 80’li yıllar arasında, döneme özgü ifadesiyle “konuk işçi” ya da “konuk işçi yakını” olarak Almanya’ya gelmiş, düşük ücretli işlerde ya da ücretsiz bakım emeği sunarak çalışmış, Almanca bilmeyen bu kadınlar, geldikleri ülkede neşeyi nasıl bulmuşlardı? Ve onların neşelenme pratikleri, yeni bir göçmen olarak bana da neşemi yeniden bulma konusunda bir şey söyleyebilir miydi? 

Bu sorularla yola çıktığım, ileri yaşlarında kadınlarla neşelenme odaklı katılımcı bir sanat projesi olan yüksek lisans tezim Tea Sugar Dream[10], Berlin Türkiye Kadınlar Birliği[11] işbirliğiyle gerçekleşti.[12] Amacım, kadınların neşelenme yöntemlerini ve pratiklerini anlamak ve onlarla diyalog içinde, birlikte neşelenebileceğimiz, jenerasyonlar arası atölyeler kürate etmekti. Dokuz ay süren birlikteliğimizde hem onların neşelenme yöntemlerini hem de yaş, göç deneyimi ve kültürel kodlar gibi etkenlerin onların gündelik hayatında nasıl karşılık bulduğunu kavramaya, böylece erişilebilir yöntemler geliştirmeye çalıştım. Zaman içinde neşe üzerine yaptığımız sohbetlerde dört başlık öne çıktı: görsel sanatlar, müzik, birlikte kurulan sofralar ve dans. Projenin ilerleyen aşamalarında davet edilen sanatçıların gerçekleştirdiği atölyeler de bu başlıklar etrafında şekillendi.[13]

Solda Gizem Aksu tarafından verilen Dansla Neşe Dolu Bir Gün atölyesi. Sağda Nursena Topcuoğlu tarafından verilen Şarkı Çemberi atölyesi. Fotoğraf: İpek Çınar

Katılımcı sanat, sürece odaklanan ve akışkan bir pratik, bu projede de yöntemler yol boyunca ihtiyaçlara göre şekillenip dönüştü. Türkiye’den Almanya’ya farklı dönemlerde göç etmiş kuşaklar arasındaki önyargılar ve beklentiler zaman zaman su yüzüne çıktı.[14] Birbirimizden kabul görmek, kendimizi sakınmayı bırakmak zaman aldı; ancak dokuz ay süren proje boyunca, yavaş yavaş bir güven ilişkisi inşa ettik. Bu güven zemini oluşmaya başladığında, sürecin başka bir boyutu daha görünür hâle geldi: sanatın kendi içindeki tarihsel soruları. Neyin sanat olarak tanımlandığı zaten cevabı net olmayan kadim bir soruyken; nesne odaklı olmayan, süreç içinde şekillenen ve çeşitli kuşaklardan, sanata dair beklentileri oldukça farklı insanların bir araya geldiği bir üretim biçiminde bu sorunun cevabı daha da karmaşıklaştı. Bu belirsizlik, sürecin somutlaştırılması ve dokümantasyonu meselesinde de kendini gösterdi. 

Katılımcı pratikleri fotoğraflar ya da kısa metinlerle aktarmak, işin bağlamını ve derinliğini yitirmesine neden olabiliyor. Bir masa etrafında oturan, yemek yiyen ya da sohbet eden insanları gösteren görüntüler; bu birlikteliklerin ardındaki ilişkisel yoğunluğu, kırılganlıkları ve dönüşümleri aktarmakta yetersiz kalıyor. Berlin Türkiye Kadınlar Birliği ile gerçekleşen bu ilk işbirliğinde, biricik yaratıcılıklarımızı bir araya getirerek büyük bir kolaja dönüştürdüğümüz tek bir atölye dışında[15], fiziksel anlamda kalıcı bir üretim olmadı. Bu durum, katılımcı sanatın değerinin çoğu zaman geride bıraktığı nesnelerde değil; tam da bu görünmeyen alanlarda, dönüştürdüğü ilişkilerde ve süreç boyunca kurulan bağlarda yattığını bir kez daha hatırlatıyor.

Hilal Bozkurt tarafından yürütülen Kolaj Sofrası atölyesinin çıktısı. Üreticiler: Hilal Bozkurt, Emine Can, Julianne Chua, İpek Çınar, Gülşen Dur, Aysel Özçoban, Nevim Şen and Nursena Topcuoglu

Tea Sugar Dream sürecinin sonlarına yaklaşırken, katılımcılardan birinin söylediği bir cümle zihnime kazındı: “Sizin gibi tatlı kızlar gelip bizimle sanat projeleri yapıp sonra çekip gidiyor, biz burada kalakalıyoruz.” Yalnızca bana yöneltilmiş kişisel bir sitem olmayan bu cümle, katılımcı sanatın Aşil topuğunu açığa çıkarıyor: Başta da andığım gibi, bu tür çalışmaların sanatçının kariyerinde bir durak haline gelmesi ile gerçekten yapısal ve kalıcı çözümler üretme ihtiyacı arasındaki gerilim. Kendi tez dönemim sona erdiğinde, neşemi nerede ve kimlerle bulabileceğime dair bir fikrim ve iyi bir diplomam vardı; ancak Tea Sugar Dream’i tamamlanmış bir proje olarak rafa kaldırmak, bu tür çalışmaların yarattığı geçici yoğunluğun ardından geri çekilme hissi bırakarak, yeni bir boşluk duygusu oluşturma ihtimalini de barındırıyordu. 

Sanatın temsil üretmekle yetinmeyip, toplumsal değişimler yarattığı örnekler yaygın olmasa da mevcut. Örneğin, S27 (Schlesische27)[16] oluşumu, 1980’li yıllardan bu yana, sanatı eğitim ve gündelik hayatla ilişkilendirdiği uzun soluklu bir pratik içinde. Bu tarihsel çizgide geliştirdikleri projelerden biri olan CUCULA[17], S27’nin 2014-2015 yıllarında Almanya’ya yönelik göçmen hareketi sırasında ortaya çıkan acil bir ihtiyaca verdiği yanıt olarak üretildi. 

Proje, Oranienplatz’da kamp kuran yerinden edilmiş insanların barınma ve güvenlik talebiyle S27’ye başvurmasıyla başlar. S27, kendi binalarındaki odaları gençlere tahsis etmek istese de, odalardaki mobilya eksikliği nedeniyle, proje bambaşka bir yöne evrilir. Bu eksikliği hazır çözümlerle gidermek yerine, gençlerle birlikte üretim yapar ve bu üretimi politik bir talep hâline getirir. CUCULA, katılımcıların ortağı olduğu, Kendin-Yap modeliyle mobilya üreten bir girişim olarak kurgulanır. Mobilya üretimi, fuarlar ve satışlar aracılığıyla görünürlük kazansa da, projenin esas meselesi mültecilerin çalışma hakkını kamusal alanda tartışmaya açmak olur. Medya ve kamusal reklam alanları üzerinden dolaşıma sokulan görseller, mülteci statüsündeki insanları edilgenleştirilen yardım alıcıları olarak değil, çalışan ve üreten özneler olarak temsil eder. Yıllar süren farkındalık ve savunuculuk kampanyalarının ardından, Almanya’da mültecilerin çalışma hakkına dair yasal düzenleme 2016 yılında değişti, Bu kampanyalarda, farklı mesleklerden 50’nin üzerinde üyesiyle S27’nin önemli bir payı var.

CUCULA. S27’nin web sitesinden alınmıştır. [18]

Bu proje, salt sanat kategorisi içinde değil, aktivist sanat başlığı altında da ele alınabilir. CUCULA, sanat nesnesi üretmekten ziyade, estetik stratejileri kullanarak mevcut toplumsal düzenin görünmez kabul ettiği mültecilerin çalışma hakkı konusunu yeniden çerçeveledi. Burada ayrıca belirleyici olan, katılımcıların tüketici değil, aktör hâline gelmesi ve “normal” kabul edilen gündelik durumların politik bir jest olarak görünür kılınması. Dolayısıyla mesele, bunun sanat mı yoksa sosyal müdahale mi olduğu sorusundan ziyade, bu ayrımın kendisinin ne ölçüde anlamlı olduğu sorusuna işaret ediyor.

Aktivist sanatın günümüzdeki önemli temsilcilerinden biri olan Tania Bruguera, estetik ya da entelektüel kaygılar ile politik amaçlar arasındaki dengeye dikkat çeker. Politik sanat üretirken yalnızca sanatçılara hitap eden işler yapmak istemediğini; bunun yerine, iktidarın ve politikanın okul, gazete, kamuya seslenme gibi araçlarını bilinçli biçimde kullanarak sanat üretmeyi tercih ettiğini anlatır.[19] Ancak Bruguera’nın asıl vurgusu, bu araçsallaşma sürecinde meselenin basitleşmemesi ve üretimin entelektüel derinliğini yitirmemesinde. Bu dengeyi korumak ise sürekli bir müzakere gerektirir. 

S27 ve Bruguera’nın yaklaşımınlarını birlikte okuyarak, katılımcı ve aktivist sanat pratiklerine dair birkaç çıkarım yapmak mümkün. Öncelikle, aktivist sanat tek yönlü bir ilişki değil; amaç yalnızca sanatın araçlarıyla politik işler üretmek değil, politikanın araçlarını kullanarak sanat üretmek. Bu bağlamda sanat ve politikayı, birinin içerik diğerinin biçim olduğu sabit bir ikilikten ziyade, sürekli konum değiştiren bir ilişkiler ağı olarak düşünmek gerekiyor. İkinci olarak, hedeflenen topluluğa ve verilmek istenen mesaja göre araçların da değişmesi gerekliliği. Bu yaklaşım, “toplum için sanat” fikrinden “toplumla sanat” anlayışına geçişin de temelini oluşturuyor. Son olarak -ve belki de en zor olanı- sanatçının estetik kaygıları, topluluğun ihtiyaçları ve istekleri ve politik hedefler arasında entelektüel ve etik bir denge kurabilmek.

Katılımın Uzun Vadeli Halleri: Bir Orta Okul Deneyimi

Yüksek lisansımı tamamladıktan sonraki zamanlarda sanat eğitimi, sosyal adalet ve katılımcı sanat ortalarında şekillenen bu sorular zihnimde dönmeye devam ediyordu. Bu dönemde, eğitime kim(ler)in erişimi olduğu, eğitimin merkezinde kimin ya da neyin konumlandığı soruları etrafında şekillenen doktora çalışmama başladım. Buna paralel olarak, sanatçı ve araştırmacı Ece Gökalp[20] ile birlikte, bu sorulara daha uzun soluklu ve yapısal yanıtlar üretmeyi hedefleyen, eğitim adaletine odaklanan Orta Okul’u[21] kurduk. Orta Okul, adını “ortada buluşmak” fikrinden alıyor: ne aşırı komplike ne de fazlasıyla basit, ne talepkar ne de indirgeyici; yürütücü ile katılımcının süreç içinde birbirinden öğrendiği bir yapı kurmayı hedefliyor. Bu yaklaşımın arkasında, yukarıda değindiğim teorik ve pratik sorgulamaların izleri var. 

Başlangıçta, biraz da üzerimizdeki yükü hafifletmek amacıyla, “yaparak öğreneceğiz” demiştik. Zaman içinde yalnızca süreçlerden değil, birbirimizden ve birlikte çalıştığımız diğer kolaylaştırıcılardan çok şey öğrendik. Katılımcılığın ne anlama geldiğini, teoride okuduklarımızı pratikte nasıl inşa edilebileceğimizi ve nerelerde sınandığımızı birlikte deneyimledik. Bu doğrultuda hem bir organizasyon olarak Orta Okul’un hem de iki sanatçı olarak bizim, ilk ilişkilendiğimiz gruplardan biri, yine Berlin Türkiye Kadınlar Birliği oldu.

1975 yılından bu yana Berlin Türkiye Kadınlar Birliği çatısı altında mücadele eden kadınlar, çalışmalarına “kendimiz için, kendimiz tarafından” sloganıyla başlamıştı. Göçmen ve işçi kadınlar olarak verilen mücadelenin çok katmanlı doğasını, “kesişimsellik” kavramı akademik literatürde yerini almadan yıllar önce fark etmişlerdi. 2025 yılı ise derneğin kuruluşunun 50. yıldönümüne denk geliyordu ve dernek bizi, kuruluş tarihi olan 8 Mart’ta, kendi arşivlerine dayanan bir sergi üretmek üzere davet etti.

8 Mart 2025’te gerçekleştirilen 50 Jahre Geschichte des Türkischen Frauenvereins Berlin: Frauenpower, Brückenbauen und Insprieren (Berlin Türkiye Kadınlar Birliği’nin 50 Yıllık Tarihi: Kadın Dayanışması, Bağ Kurmak ve İlham Olmak) sergisinden. Fotoğraf: Orta Okul [22]

Ece’yle birkaç hafta boyunca düzenli olarak dernek arşivine gidip geldikten sonra, bu arşivin güçlü olmakla birlikte, boşluklar da barındırdığını fark ettik. Bu nedenle, arşivde yer almayan; daha yakın dönemde dernekle ilişkisi güçlenmiş kadınların deneyimlerini de kayıt altına almak amacıyla, 2025 yılına yayılan katılımcı bir projeye başladık. Orta Okul’da ve kendi katılımcı sanat pratiklerimizde sanatın bizim için kapladığı yer, başka türlü yolları kesişmeyebilecek kişi ve gruplar arasında bağlar kurmak; karşılıklı olarak güçlenen yapılar oluşturmak ve bu yapılarda hem üretici, hem de yararlanıcı olarak var olabilmek. Bu nedenle, özellikle Ece’yle birlikte yürüttüğümüz çalışmaların en temel bileşenlerinden biri zaman. Bu projede de yalnızca üretime değil, birlikteliğe ciddi bir zaman ayırdık. Bazı haftalarda hiçbir şey yapmadan, yalnızca dernekte vakit geçirdik. 

Arşiv çalışmasına ek olarak, derneğin kurucuları ve farklı dönemlerden yürütücüleriyle video röportajlar gerçekleştirdik;[23] ayrıca derneğin müdavimi olan kadınlarla farklı formlarda sanat işlerine girdi oluşturan sözlü tarih çalışmaları gerçekleştirdik.[24] Bu sürece paralel olarak, bağlarımızı canlı tutan katılımcı sanat atölyeleri düzenledik.[25] Metnin kapsamı nedeniyle bu çalışmaların tüm ayrıntılarına burada yer veremeyecek olsam da, özellikle Ece ve benim konsept geliştirme ve üretim sorumluluğunu üstlendiğimiz; biri işleyen, diğeri ise beklendiği şekilde ilerlemeyen iki inisiyatiften kısaca bahsetmek istiyorum.

Birlikte ürettiğimiz işlerden biri Küçük Bir Ayrıntı[26], sohbet etmek için derneğe gittiğimiz günlerden birinde, oraya düzenli olarak gelen Beser Abla’nın kurduğu tek bir cümleden ilham aldı. Beser Abla, Almanya’ya göç ettiklerinde yemeği haftalarca tuzsuz yediklerini, çünkü Almancada “tuz” kelimesini söylemeyi bilmediklerini anlatmıştı. Bu hikâye bizde şu soruyu doğurdu: Büyük ve çoğu zaman homojenleştirici göç anlatıları içinde, bu tür küçük, kişisel ve kolayca unutulabilecek ayrıntılar kaybolmadan kendilerine nasıl yer bulabilir? Bu soruyla birlikte kadınları, birlikte hikâyeler toplayacağımız ve bu hikâyelerin üzerinde yer alacağı, kilden küçük taşlar üreteceğimiz bir dizi buluşmaya davet ettik. Bu fikir birçok kişide karşılık buldu; öyle ki haftalar sonra, bambaşka bir konuda yapılan sohbetlerde bile birinin “bu cümleyi proje için not edin,” dediğine tanık olabiliyorduk. Elbette bu denli çeşitli bir grubun ürettiği bir çalışmanın herkeste aynı ölçüde heyecan yaratmasını beklemek mümkün değil; buna rağmen, grubun genel dinamiği içinde dolaşan bir merak, bir kıvılcım ve ortak bir sahiplenme hâli sezilebiliyordu.

Küçük Bir Ayrıntı atölyesinden çıktılar. Kaynak: Orta Okul [27]

Bunun tersine, beklediğimiz gibi ilerlemeyen çalışma ise yine dernekteki kadınlarla birlikte hayal ettiğimiz 50 Sene 10 Metre adlı projeydi. Bu çalışmada, on metrelik bir kanvas üzerine kolektif hikâyelerimizi baskı, işleme ve boyama gibi farklı tekniklerle birlikte yerleştirmeyi amaçlamıştık. Oldukça uzun bir süre birlikte vakit geçirdikten sonra başladığımız bu çalışmanın ilk iki oturumunda benzer bir heyecan mevcuttu. Ancak bu kez gözden kaçırdığımız nokta, genellikle inisiyatifin bizden gelmesini bekleyen bir grupla, böylesi kapsamlı ve süreklilik talep eden bir hedefi sürdürebilecek zaman ve kapasiteye sahip olmayışımızdı. Üçüncü oturumun sonunda hâlâ baskı ve boyamaya dair temel teknikleri anlamaya çalışırken, “hem kendimize hem de gruba fazla mı yükleniyoruz,” sorusu belirdi. Sonuçta, esasen sosyalleşmek amacıyla bir araya gelen bir grubun düzenli buluşmalarına iki sanatçı olarak dâhil olmuş ve onların alanını, birlikte üretme niyetiyle de olsa, kısmen “işgal” etmiştik. Grupla yaptığımız bir değerlendirme konuşmasında bazı kadınlar projeye devam etmek isterken, bazıları bir süreliğine ara vermeyi tercih etti. Bu geri bildirimler doğrultusunda, projeyi ilerleyen bir tarihte sürdürme kararı aldık.

Tea Sugar Dream (2024) @aussen_stelle sanatçı kolektifiyle işbirliği içinde üretilen kamusal yerleştirme. Fotoğraf: İpek Çınar

Orta Okul’un kurulduğu ilk günlerde, Tea Sugar Dream kapsamında kadınlarla birlikte ürettiğimiz kolajı Kreuzberg’de bir reklam panosunda sergileme fırsatı buldum. Benim için hikâyelerimizin ve kolektif üretimimizin kamusal alana taşınmasının; ırkçılığın ve göçmen karşıtlığının yeniden yükseldiği bir dönemde, neşemizle ve renklerimizle burada olduğumuzu söylemenin sembolik anlamı büyüktü. Ancak çalışmanın orada kaldığı süre boyunca katılımcı kadınlar billboardu görmeye gitmedi. Bu deneyim, üretimlerimizi ve gösterimlerimizi kadınların kendilerini daha ait hissettikleri alanlara taşımak için bir ders niteliğindeydi ve 50. yıl projesinin başında, dernek mekanında bir sergi açtık. Açılış günü dernek kapısının önünde kendi aramızda sohbet ederken, içeri kafasını uzatan bir kadının yanındaki arkadaşına dönüp, “sergi başka bir yerde herhalde” demesi ise trajikomik bir andı. Kimin neyi sanat olarak tanımladığı sorusu yeniden ortaya çıktı. O kadın için sanat büyük ihtimalle duvarlarda asılı resimler ve heykellerken; bizim için yukarıda andığım gibi, bir masa etrafında toplanan insanları gösteren fotoğraflar, güçlendirici belgeler, arşivsel gazeteler ve tüm bunların yarattığı ilişkisel yoğunluklardı.

Bu tür deneyimler, katılımcı sanatın boşluklarına iyi örnekler sunuyor: bir esere katılmak ile bir eserin yaratım sürecine ortak olmak arasındaki fark, karar mekanizmalarında katılımcı ile başlatıcı/kolaylaştırıcı arasındaki güç ilişkilerine dair cevaplanması zor sorular üretiyor ve çoğu zaman tökezlemelere yol açıyor. Ancak asıl mesele, tökezlemelerin nasıl ele alındığı. Yolda birbirine el uzatacak bir destek mekanizması kurup kuramadığınız ya da engeller karşısında başka bir güzergaha sapma esnekliğini gösterip gösteremediğiniz. Bizim için de bütün hatalarımız, yıpranmalarla birlikte, sonraki çalışmalarımız için kritik dersler barındırdı. Zaman içinde, hem birbirimizden hem de katılımcılardan geri bildirim alarak daha dengeli bir ilişki kurmayı öğrendik. Sanatçı egomuzun, alışık olduğumuz üretim biçimlerinin ve kimi zaman hayallerimizin sarsıldığı çok an oldu. Ancak müzakere pratikleri riskler kadar umut verici potansiyelleri de taşıyor. Nitekim katılımcı sanatın öncül akımlarından biri olarak anılabilecek fütürist tiyatronun jargonunda da vurgulandığı gibi, başarısızlık sayılabilecek tek durum seyircinin -ya da bu bağlamda katılımcının- “nötr kalmasıdır.”[28]

Kaynaklar ve Notlar

[1] Arnstein, S. R. (1969). A ladder of citizen participation. Journal of the American Institute of planners, 35(4), 216-224.

[2] Bishop, C. (2023). Artificial hells: Participatory art and the politics of spectatorship. Verso books.

[3] Türkçeye “olay oluşum” olarak çevrilebilecek “Happening” kavramı, Allan Kaprow’un sürükleyici, mekana özgü sanat etkinlikleri konseptini anlatır. Happening, gündelik yaşam alanlarını ilişkiler, değerler ve sanatın pratik etkisine odaklanan etkileşim alanlarına dönüştürmeyi amaçlar. 

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://taniabruguera.com/tatlins-whisper-6-havana-version/ 

[5] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://arte-util.org/projects/shelter-for-drug-addicted-women/ 

[6] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.suzannelacy.com/stories-of-work-and-survival 

[7] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.theguardian.com/artanddesign/2023/apr/23/jeremy-deller-art-is-magic-extract-orgreave-stonehenge-murdochs

[8] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.suzannelacy.com/stories-of-work-and-survival. Erişim: 7 Şubat 2026. 

[9] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://publicdelivery.org/jeremy-deller-the-battle-of-orgreave/. Erişim: 7 Şubat 2026.

[10] “Tea Sugar Dream” ya da “Tea Sugar (a) Dream”, adını Türkçedeki “teşekkür ederim” sözcüğüne benzerlikten alan bir kelime oyunu. İngilizce olarak bu üç sözcüğü arka arkaya söylemek, teşekkür etmeye yakın bir ses çıkarıyor. 

[11] Berlin Türkiye Kadınlar Birliği, 1975 yılında, Berlin’in ilk göçmen kadın derneği olarak, Türkiye’den göçmüş kadınlar tarafından kurulmuştur. tuerkischerfrauenverein-berlin.de 

[12] Dernek, ileri yaşlarında kadınlar için kamusal sosyalleşme alanlarının büyük ölçüde sınırlı olması nedeniyle, her cuma sabahı kadınların bir araya geldiği buluşmalar düzenliyor. Tez sürecimde, ben de bu buluşmalara katılmaya başladım ve etkinliklerin büyük kısmı bu günlerde gerçekleşti. 

[13] Tea Sugar Dream kapsamında davet ettiğim sanatçı ve kültür çalışanları (kronolojik sırayla): Yasemin Köker, Gizem Aksu, Hilal Bozkurt ve Nursena Topcuoğlu. 

[14] Kimliklerimizin yarattığı önyargıların yanı sıra bu süreç, Türkiye’nin 2024 Genel Seçimlerine gittiği, politik kutuplaşmaların oldukça yoğun olduğu bir döneme denk geliyordu.

[15] Bahsi geçen atölye Hilal Bozkurt tarafından yürütüldü. Kolektif kolajın üreticileri: Hilal Bozkurt, Emine Can, Julianne Chua, İpek Çınar, Gülşen Dur, Aysel Özçoban, Nevim Şen and Nursena Topcuoglu. 

[16] Schlesische27, 1978 yılında Berlin’de bir kentsel dönüşüm yarışmasından doğan bir proje olarak ortaya çıkmış ve başlangıçta kültürlerarası öğrenme ile pratik eğitimi teşvik eden Alman-Türkiyeli gençlik ve kültür merkezi olarak tasarlanmıştır. 1980’lerin başında Schlesische Strasse 27’deki mekânına taşındıktan sonra, kamu ve özel sektör ortaklığıyla desteklenen, gençlere yönelik bir eğitim ve kültür alanına dönüşmüştür. Zamanla sanatsal projeler, gençlik değişim programları ve topluluk temelli kültürel eğitim çalışmaları yürüten uluslararası bir kuruma dönüşmüştür.

[17] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.cucula.org

[18] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.s27.de/portfolio/cucula/?lang=en Erişim: 7 Şubat 2026.

[19] Bruguera, T., Sanromán, L., Kantor, S., Phelan, P., Kester, G. H., Lacy, S., Reed, I. M., & Falconi, J. L. (2018a). Tania Bruguera: Talking to power = hablándole al poder. Yerba Buena Center for the Arts. 

[20] Ece Gökalp’in işleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için: ecegokalp.com 

[21] Orta Okul, eğitimin merkezine yaşayan özneyi yerleştirmeyi; onun ihtiyaçları, deneyimleri ve mevcut kaynakları doğrultusunda, belirli ilkeler çerçevesinde her eğitim programını katılımcılarla birlikte şekillendirmeyi hedefleyen çok dilli, kültürel olarak ilişkili ve göçebe bir eğitim platformu. Ayrıntılı bilgi için bkz. ortaokul.info

[22] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.ortaokul.info/tuerkischerfrauenverein. Erişim: 7 Şubat 2026.

[23] Bu röportajların gerçekleşmesinde, bağımsız gazeteciler Atacan Ak ve Emrah Erdoğan bize destek verdi.

[24] Ece Gökalp ve benim ürettiğimiz işlerin yanı sıra, projeye davet ettiğimiz gazeteci ve yazar Burçin Tetik de derneğe düzenli gelen üç kadınla gerçekleştirdiği sözlü tarih çalışmasının sonucunda, Su Yarası isimli bir kurgu hikaye yazdı.

[25] Bu atölyelerin yürütücüsü olan sanatçı ve kültür çalışanları (alfabetik sırayla): Gizem Aksu, Bilge Emine Arslan, İpek Çınar, Ece Gökalp, Güney Tekin ve Mayıs Toker (nanayfanzin).

[26] Küçük Bir Ayrıntı, adını Adania Shibli’nin aynı isimli kitabından alıyor. Bu çalışmayla ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.ortaokul.info/aminordetail 

[27] Ayrıntılı bilgi için bkz. https://www.ortaokul.info/aminordetail. Erişim: 7 Şubat 2026.

[28] Marinetti, Filippo Tommaso, Emilio Settimelli, and Bruno Corra. “The futurist synthetic theatre.” Futurism: An Anthology (1915): 204-9.

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.