Peristalsis*
Fatma Belkıs, dostluk ve aşkın bizi birbirimizden nasıl dönüştürdüğünü ve bir ilişkinin içinde birbirimize ne kadar yer açabildiğimizi düşünüyor. Peristalsis'te iki ambulans şoförü, Vuslat ve Süleyman, biten bir müzik grubunun...
okuyun
Çiçekler ne kadar güzeldir! Fakat, onları neden güzel bulduğumuzu oldum olası anlayamamışımdır. Canlılara dair tüm olgulara evrimsel biyoloji penceresinden bakma alışkanlığı edinmemden bu yana çiçekleri güzel bulmamızın biz insanlara ve çiçekli bitkilere mutlaka yaşamsal avantajlar sağlaması gerektiğini düşünürüm. Hadi çiçekleri anlamak mümkün; bize kendilerini beğendirerek hayatta kalma şanslarını artırıyorlar. Bahçenizde bir manolya ağacı, yanında da arsız bir osuruk ağacı olsa, ikincisini ilk fırsatta kesme ihtimaliniz çok yüksek de, manolyayı yaşatmak, çiçeğini ve çiçeğinin kokusunu güzel bulmak bize ne sağlıyor?
Arı, kelebek ya da bir başka böcek olsak anlayacağım, zira bize çiçeklerin gerçek işlevinin çevredeki böceklere, “Bu tarafa gel, bak burada nektar var, tam senlik!” mesajı vermek, bedava nektarı kaçırmayan böceklere de çaktırmadan tozlaşma işini yaptırmak olduğunu ortaokulda öğrenmiştik. O yüzden eminim böcekler çiçekleri çok beğeniyordur da, bize ne oluyor?
Şu oluyor herhalde: Böceklerin sağ olsunlar o kadar üstün bir estetik duygusu var ki, onların seçiciliği sayesinde şekillenen çiçek formları bize de doğadaki en rafine denge, armoni, kusursuz tasarım örnekleri olarak görünüyor. Nitekim ta Platonik düşünceye kadar uzanan ve dünyanın farklı noktalarında birbirinden bağımsız, habersiz olarak filizlenen birçok öğretide, İslam’da, Katolisizm’de hatta Amerika’nın yerli halklarından Navajo (kendi dillerinde Diné) inanışında, güzellik doğrudan doğruya Tanrı’nın en önde gelen niteliklerinden biri kabul edilir ve gerçek güzellik ilahi ışığı yayarak, insanlara doğru yolu göstermektedir. Söz konusu öğretilerde ibadethanelerin, kutsal ve ritüelistik objelerin, kitapların vs. kimi zaman ifrata varacak kadar süslü olması bundan. Yani insanlara ne kadar çok güzellik gösterilirse ve güzel müzik dinletilirse o kadar çok terbiye oluyor, daha iyi, daha güzel insanlar haline geliyorlar.
Kulağa çok kolay gibi gelmiyor mu, ne dersiniz? Ne var ki sanki pek öyle olmuyor, o kadar basit değil. Binlerce yıldır uygulanan, sağlam bir mantığa dayanıyormuş gibi görünen ve esasen çok zahmetli olan (kaliteli güzellik üretmek hiç kolay değil) bu tekniğe rağmen malumunuz, iyi ve güzel insanları hâlâ mumla arıyoruz.
O halde hemen antiteze bakalım. Belki de güzellik ters tepiyordur. Protestanlık ve Budizm gibi sadelikten, arınmadan yana olan inanışlar, güzelliği takıntı haline getirmenin çok riskli olduğunu, ihtişam, gösteriş ve giderek rüküşlüğün özden uzaklaşmaya, yüzeyselliğe yol açabileceğini, neredeyse putperestliğe dönüşebileceğini, ulaşılamayacak, tatmini imkansız duyusal tutkular yaratarak büyük varoluşsal acılara yol açabileceğini öne sürüyor. Kısacası, antiteze göre güzellik banaldir ve hatta neredeyse kabahatlidir, tehlikelidir ve çirkindir, üstelik de yüzeyseldir.
Bir önceki yazımda çirkin kokuları güzel bulanlar olduğunu (mesela ben) yazmıştım. Üzerinden kısa bir süre geçmişken duayen basın fotoğrafçısı arkadaşımız Ali Öz, ikinci baskısını yapan önemli kitabının tanıtım turları sırasında verdiği bir video röportajda, güzel bir önermeyi çok çirkin bir şekilde dile getirerek, fotoğrafın asıl görevinin çirkinlikleri ortaya koymak olduğunu ama bunun yani belgesel fotoğrafın yeterince önemsenmediğini, çoğu fotoğrafçının sadece güzel kareler yakalamanın peşinde olduğunu belirtip ardından hızını alamayarak üstüne basa basa, “Tüküreyim sizin güzel fotoğraflarınıza,” diye bir lâf etti. Yani Ali de aynı fikirdeydi; güzel, çirkin ve kabahatliydi, asıl güzel olan ise çirkindi. Siz bu yazıyı okurken konu büyük ölçüde soğumuş ve kısmen unutulmuş da olsa, elbette hemen ertesinde ortalık karıştı ve üzücü olan şu ki, lafın kendisinden çok, ad hominem bir üslupla, sahibini değersizleştirme yarışı başladı. Doğrusu Ali de biraz daha dikkatli konuşabilirdi. Belki düşüncelerinin dışarıdan da duyulduğunun farkında değildi ya da nahoş bölümlerin nasıl olsa videodan kesilip atılacağını varsayarak deli dolu konuştu. Bilemiyorum. Neticede geri adım atmadı ve yaptığı çirkinlemeyi savundu. Durduk yere fotoğraflarına tükürülen masum insanlar da haliyle bu durumdan pek memnun kalmadılar.
Aksi gibi ben de son birkaç yıldır özellikle çağdaş sanatta güzelliğin tek başına bir tema olup olamayacağını tartmakta ve bir sonraki sergimde sadece aşırı güzel fotoğraflar sergilesem ne olur acaba diye düşünmekteydim. Böylece ben de tükürükten avans olarak nasibimi aldım.
Bilmiyorum, yukarıdaki fotoğrafı beğendiniz mi? Sizi daha iyi bir insan yaptı mı? Yoksa asıl göstermem gereken çirkinlikleri perdeleyerek sizi uyuşturdu mu? Uyuşturmak demişken, estetik ve anestezi kelimelerinin akraba ve zıt anlamlı olduğunu biliyor muydunuz? Kök, Antik Yunancada algılama, hissetme, duyumsama anlamına gelen αἴσθησις (aísthēsĭs) kelimesi. Estetik, algınızın açılması, keskinleşmesi, daha duyarlı olması demek oluyorken, anestezi bildiğiniz gibi duyularınızın tümüyle kapanması, hiçbir şey hissedemez hale gelmeniz anlamına geliyor.
Bu durumda uyuşturan, acıları perdeleyen hangisi oluyor? Çoğu kez güzelliği ima eden estetik, tam tersine acılar dahil olmak üzere tüm duyguları daha da yükseltiyor olmasın? Ne dersin Ali Öz? En güçlü belgesel fotoğrafların güzel olmaması gerekiyor der gibisin. Acaba acıları anlatan fotoğrafların kendileri güzel olamaz mı? Güzelliği bir oltanın ucundaki yem olarak kullanıp insanları acılar, çirkinlikler dünyasına güzel bir fotoğraf ile sürüklemek mümkün olmaz mı? Olur.
İşte Salgado sürekli bunu yapıyordu. Konumuz fotoğrafçılarla sınırlı değil, sanat tarihi böyle örneklerle dolu. Mesela Hieronymus Bosch’un başyapıtı olan cehennem tasviri çirkin bir resim mi?
Bir yandan da, sanatta güzelliği banal, kiç ya da dekoratif olmaktan kurtarmak için çirkinliğin ya da başka bir tezatlığın ima edilmesi şart olmasa gerek. Koca bir sektöre dönüşen, insanlığın oldum olası en fazla önemsediği konular arasında yer alan bir olgudan söz ediyoruz.
Belki sanatı da aşan bir olgudan. Ne güzel.
sürecek
Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.
Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.
Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.
Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.