Hatırlama Mekanizmaları, I: Kıymık

#24
İpek Çınar
Hakkında Diğer Yazıları

* Zamanında bana Wolfgang Tillmans'ın "Anders pulling splinter from his foot" fotoğrafından bahsederek bütün bu yazının doğuşuna önayak olan Orhan Cem Çetin'e öncelikli sevgiyle.

* Biçim konusundaki yol göstericiliğinden ötürü Moyra Davey'e tanışılmamış saygısıyla.

 

2015 Mayısından bu yana aklıma arada bir gelen; gücüne hayran olduğum ancak küçüklüğünden ötürü de hakkında konuşmaya cesaret edemediğim bir sözcük var: kıymık. Asla sözcüğün ilk anlamıyla kalmayıp, üzerine daima fazladan anlamlar yüklenen; sahip olduğu yaralama/delme anlamının olabilecek en küçük hali olduğu için hep başka imgelerle birlikte anılan bir sözcük/kavram: batmak, takmak, oyuncak, çocuk, iğne, punctum, bakış, örümcek, kırıntı, kaktüs, hatıra, epifani, deri, şey, vs vs vs. Kıymığın bu yalnız kalamama hali beni çok etkiliyor.     

Benim için kıymık bireysel olanı, başkalarına gösterilmesi durumunda etkisini kaybedecek olanı; etkisini kaybetmesi korkusundan ötürü de ekstradan önem atfedileni; kimi zaman bu ekstranın altında ezilen ama yine de vurgulananı ifade ediyor. Kökü kıymaktan gelen bir sözcüğe kıyılması da kolay değil doğrusu. Birkaç adım geri atıp, başkalarının gözünden bakmaya çalıştığımda ise bu anlattığım şeylerin kolay anlaşılamadığını, zira söylediğim her şeyin kıymığın fizikselliğinden ziyade imgesine dair olduğunu düşünüyorum. Bu kadar küçük ve salt fiziksel bir kavram üzerine konuşmak da zor iş. Bunların sonradan yüklenen metaforlar olduğunu unutmamak için elimden geleni yapıyorum.

Kıymık zaman zaman çeşitli görsel sanatlarda, bazen bir fotoğrafta, bir projenin tamamında, kitapta, derimde, sarının çağrıştırdıklarında bir anlığına parlayıp, batıp, ardından tekrar gölgelere gömülüyor. Belki de bu anlamları ben yüklüyorum. Bu yazıda ise görsel sanatlar ve edebiyatın içinde göz kırpan kıymığı kaybolmadan anlatabilmek hayalim. Yalnızca kendini ve onu düşünen bir yazı olacak yani bu.

 

 

Başlangıç için kıymığın fiziksel olarak var olduğu bir çalışmayı seçiyorum. Aklıma ilk olarak -elbette- Wolfgang Tillmans'ın "Anders pulling splinter from his foot" (Anders ayağındaki kıymığı çekiyor) (2004) isimli fotoğrafı geliyor. Gerçekten, ne kadar yalın ve sadece kendisinden yola çıkarak anlatmış kıymığı. Bu fotoğraf, müthiş sanatçının en sevdiğim fotoğrafı olsa da; bir kitap sayfasında bu iki fotoğrafı yan yana getiren dehaya saygımdan ötürü, iki görseli birlikte kullanıyorum. İki sayfa yan yana, ayrıntı ve takıntı sözcükleri kadar birbiriyle sesteşleşmeye müsait. Bu ilk fiziksel karşılaşmanın ardından, her seferinde olduğu gibi kıymığın mecazi anlamları üşüşüyor fotoğrafa. Küçük, sivri, batan; yanına "rahatsız eden"i çağırıyor. Bu durumda Tillmans'ın verdiği, en az kıymık kadar küçük ve önemsiz olan dipnot ise şu oluyor: eğer bir koşucuysanız ve ayağınızın altına kıymık battıysa, o an dünyanın en büyük sorunu o kıymık oluverir.

2015 yılında fotoğraflarıma bakarken Tillmans'ın bu fotoğrafını ve anekdotunu belleğime katıveren Orhan Cem Çetin, genellikle kişisel hikayeler anlattığım fotoğraflarımla aramdaki ilişkiyi de koşucuyla kıymık arasındaki ilişkiye benzeterek; kendimi ifade uğraşımla kıymık arasındaki birbirine karışan/birbiri olan ilişkiyi kuruvermişti. Dolayısıyla kıymığın benim için bu kadar önemli oluşu da, üzerine giydiği metaforlara dayanıyor. Uzunca süredir kendini yolun başında değil, yolunu arayan taze bir fotoğrafçı sayan biri olarak; kişisel olanı, gerçekten ve sadece benim olanı görselleştirme çabamda, bütün dış etmenlerden sıyrılmaya çalışmamda kıymık önemli bir ilham kaynağı. "Sadece kendinden yola çıkma" hali anlatıldığında çok kolay görünen; ancak hislere ortak aramanın, güçlü hissedebilmek adına acıyı yüceleştirmenin insaniliği karşısında kolayca ikinci plana atılabilen bir durum. Başka biri tarafından -mümkün olduğunca aynı şiddetle- anlaşılmanın yarattığı "yalnız değilim" rahatlaması da cabası.

 

...

 

Geçtiğimiz Aralık ayında bir gece, yeni sonlanmış bir ilişkinin ağırlığıyla ve tamamen içgüdüsel olarak bir daha girmeyeceğimi düşündüğüm bir kapının ardındakileri listelemeye başladım. Yastığın desenleri. Yatağın sağ tarafına yattığında tavanda gördüğün şekiller. Perdenin ucundaki püsküller. Tespih. Camın kapanmaması için araya lamba sıkıştırma. Orta sehpanın bir tarafının kapalı, diğer tarafının açık oluşu. Oraya konan bira şişeleri. Müzik setinin altındaki sehpadan 3 cm civarı darlığı ve konulan eşyalar. Konsantre meyve suyu şişesi. Ağız kopuzu. Yatağın 70 cm kadar ötesindeki gıcırdayan tahta. Halının sürekli toplanması. Koltuğun arkaya devrilecekmiş hissi. Küllükteki adamlardan birinin burnu. Siyah küllüğün altındaki barkod. Gardırobun üstündeki, canı çıkarılmış keman yayı. Yusuf Atılgan ve Tomris Uyar. Kabarmış "Ba". Kapının altına sıkıştırılan siyah kumaş. Kuruyemiş kabının çöp olarak kullanılan kapağı. Yatağın lastikli çarşaf altından görünen parçası. Baterinin püsküllü bageti. Yazları zeminin sıcaklığı. Kapıdan girince, hoş geldin niyetine ayağa batan çivi. Baykuş. Yuvarlak puzzle. Çekmecelerin yalnızca birinin çekme halkası. Koku. Bu listenin ardında yatan güdü neydi, neden genel hatlarıyla neler olduğundan ya da ne hissettiğimden bahsetmeyip soğuk bir listeleme yöntemine girişmiştim bilmiyorum. Ancak zamanı gelip de yavaş yavaş bu ayrıntıların kafamdan silineceği anın korkusu; bir gece boyunca yerimden kalkıp, oturup, dolanıp, uyanıp, hızlı notlar alıp, kahve içip, masaya geçip, yan sekmeyi bırakıp, geri dönüp bu listeyi yapmama neden oldu. Sanki bütün bu anıları bir cisimle oysam da oysam, anıların dibine varmam ama çekirdeklerine ulaşır, çekirdeğine müdahale edebilirmişim gibi. Yani kendi hatırladıklarımın dibine kadar inersem, hüznümün de özüne inip tamamlanacakmışım gibi, bir kırıntı toplaması.

Buraya kadar anlattığım her şey bir bilinç akışı haliyle arada bir parlayıp sönse de, birbiriyle ilişkilendirip önem atfetmem, kendi listemi çıkardıktan bir süre sonra okuduğum David Mazzucchelli'nin omuzlardaki kırıklığı hatırlatan grafik romanı Asterios Polyp.'le oldu. Verdiği cesaret ve gösterdiği takıntı kardeşliğinden ötürü, anlatım gücüne hayranlığın ötesinde, kişisel bir sevgi besliyorum.

 

 

Yara bandı. Elbise fermuarı. Diş ipliği. Koyun koyuna uyunan kedi. Tırnak makası ve diş fırçası. Tuvalet. Sivilce sıkma. Metroya yetişme çabası. Kusma. Kokma. Duş alma. Horlama sesi. Öksürük sesi. Osuruk sesi. Ateş. Adet kanaması. Makyaj. Ka-şın-tı. Isırma. Terleme. Sevişme. İçme. Tırmalama. Çizik. Tarama. Yalama. Birbirine kenetlenen eller. Asterios ve Daisy. Ayağımın altında kıymık var.

Kitabın "I have a blister on my foot" (Ayağımda bir kabarcık var) isimli bölümü, Asterios'un ayağına batan şeye bakmasıyla başlayıp, gündeliğin ufacık ayrıntılarından bir bilinç akışı şeklinde ilerleyip, tekrar, ayağının altındaki kabarcığa bakışıyla sona eriyor (Spoiler sevmeyenler affetsin). "Bilinç akışı" sözcüğü elbette yanına James Joyce'u çağırıyor. Joyce ise durup, dünya üzerindeki en güzel kelimelerden birini söyleyiveriyor: epifani (Epiphany). Anlık bir farkındalık. Bir anda parlayan kıvılcım. Beklenmedik biçimde ortaya çıkan yeni bakış açısı. Başa düşen elma. Eureka!

 

....

 

Kıymık denildiğinde aklıma gelen en alakasız sözcükse "Örümcek" oluyor. İtalyan asıllı fotoğrafçı Federico Clavarino kendi kıymığını "sanki sırtımda gezinen bir örümcek var, elimi attığımda hiçbir şekilde erişemiyorum, ama pıtır pıtır ayaklarını hissediyorum" sözleriyle açıklıyor ve güneş yanıkları ile gölgelerin, sivilce ve boşlukların, yerinden kopup sallananların, sallanıp düşmeyenlerin, önünü dönsün diye kafayı yedirenlerin, buruşukların enigmatik kitabı "Italia o Italia"yı masanın üstüne atıyor. Bambaşka bir köşede, bambaşka bir isimle ortaya çıkan diken üstündelik hissi. Clavarino'nun fotoğraflarındaki dengesizlik/yarım kalmışlığın yarattığı anomali hissiyle sırtta gezinen; ne alttan ne üstten el atıldığında bir türlü ulaşılamayan örümcek fikri birbirine cuk oturuyor. Düzenli ve sistematik bir biçimde rahatsız eden minik şey fikri ise yanına elbette kıymığı çağırıyor. Burada Clavarino'nun görsel ile edebiyatı birleştiren zihnini tanımanın etkisini de yadsıyamam tabi. Bu sefer kıymığın bir yandan olabilecek en rahatsız edici ve en saldırgan, diğer yandan ise en edebi imgesiyle karşı karşıyayız.

 

 

Bütün bu çalışmalar, aslında küçücük ve rahatsız edici şeylere odaklanması, ancak bir yandan da kökünü bu küçük şeyin evrenselliğinden alması ile garip bir yalnız değilim hissi yaratıyor bende. Kıymığın ta kendisinde olduğu gibi, burada da anlamlarla kendim arasındaki dengeyi algılamaya çalışıyorum. Zira yine Orhan Cem Çetin'in (o olmasa?) dediği gibi, "Anlam fotoğraftan kişiye geçmez, kişiden fotoğrafa geçer". Fotoğraf sözcüğünün yerine her şeyi koyabiliyorum. Her şeyin içine kendi anlamımı katabildikçe, her şeye durup gülümsüyorum.