Tetikleyici içerik uyarısı
Bu metin cinsel şiddet, rıza ihlali, yas ve travma deneyimlerine dair anlatılar içermektedir.

Leyla Suarez

Bu metin, İmalat-hane ve Orta Format ortak yayını olarak yayımlandı. 14 Mart – 23 Mayıs tarihleri arasında İmalat-hane’de gerçekleşen, küratörlüğünü Aslı Seven’in üstlendiği Alâka dairedeki ayrı noktalardır sergisi için 400 kopya basıldı.


Leyla Suarez bu metinde, tamamlanmamışlık, yüzleşme ve dayanışma arasında gidip gelen bir anlatı kurarken; kişisel kayıp, yarım bırakma, dostluk ve cinsel şiddet deneyimlerinin yarattığı kırılmaları birlikte düşünüyor. Suçluluk duygusu ve kendinden şüphe etme hâlini yalın ve cesur bir yerden ele alan metin, özellikle kadın+ların üzerine yüklenen kusursuzluk baskısı içinde kendi sesini aramayı, yarım kalmayı, yanlış yapmayı ve borçlu olmamayı öğrenme sürecine odaklanıyor. Bu anlatı, kendinden şüphe etme ve baskıcı döngülerden sıyrılmaya yönelik kişisel bir yüzleşmenin kaydı olarak okunabilir.

“Leyla, başın sağolsun. Sana incomplete veriyorum. İstediğinde bana yaz. Profesör …”

Üniversite 3. sınıfta aldığım birkaç I harf notu, notlar teslim edildikten bir ya da iki hafta sonra A ve A-’lerle değiştirildi ve bu kesintinin transkriptimde hiçbir izi kalmadı. Yüksek öğrenim hayatımda bütün görevlerimi tamamladım. Başarısızlığa hiç uğramadım. Fail F, incomplete I olarak geçer.

Lisans diploması birçok işe girmek veya bazı bağlamlarda ciddiye alınmak için temel ve asgari bir belge gibi değerlendirilebilir. Diploma almak için tamamlanmamış bir işim olmaması, ismimin altında “incomplete” yazmaması gerekiyordu. Peki ya o diplomayı almamayı, “incomplete”leri incomplete bırakmayı ve incomplete kalmayı tercih etseydim? Yaşadığım şu dünyada, başladığım bir işi tamamlamamak hangi bağlamda özgürleştirici bir pratik olabilir? I harf notunu o şekilde bıraktığım bir fantaziye başkalarını dahil etmek değil niyetim. Çünkü o diplomayı alamadığım bir senaryoda şu anki pratiğime sahip olacağıma ben de hala emin değilim.

Yıllar önce doktora tezini bitirmek üzere olan bir tanıdığım, bu doktora çalışmasını kimseye borçlu olmadığını söylemişti. Sonuçta bu yola bir araştırma için girmişti, bunu yapmak zorunda değildi, bırakıp gidebilirdi, danışmanlarına ya da çalıştığı alana bir borcu yoktu. Bunu istediği için yapıyordu ve herkes ona minnettar olmalıydı. Böyle düşünen bir kişinin pratiğine güvendiğine emin oldum ve bu bana ilham verdi.

Mesleğimin ilk yıllarında, kendimi kanıtlamak için, başladığım hiçbir şeyi yarım bırakmadım. Yapmaya gönüllü olduğumdan ya da yapmam gerekenden fazlası istendiğinde bırakmadım. Zorbalarla çalıştığımda bırakmadım, mutsuz olduğum yerde durmaya devam ettim çünkü kimseye “Leyla başladığı işi bitirmez” dedirtemezdim. Çünkü babam da öyle isterdi.

Incomplete aldığımı bildiren mail, babamın ansızın hayatını kaybetmesiyle gelmişti örneğin. Babamla işimiz kesinlikle bitmemişti. Çünkü sanırım kimsenin babasıyla işi bitmez. Bitmesini hiç istemediğimiz ilişkiler bile bu şekilde bitiyorsa, mutsuzluğa sebep olan, devam etmek istemediğimiz süreçlerden kendimizi azade etmek de hayatın bir parçası olmalı.

Zamanla fark ettim ki, bana iyi hissettirmeyen şeyleri bırakabilirim. Mutlu olmadığım evimden taşındım, ayrılıp her seferinde barıştığım sevgilimden bu sefer kesin olarak ayrıldım, işimden istifa ettim. Ayak sürüyüp bitirmediğim doktora tezim bir utanç sebebi olmaktan çıkıp hayatımdaki herhangi bir şey oldu.

“Leylacığım,

Umarım iyisindir. Sana yazacağımı söylemiştim geçen gün, so here it goes:

Son zamanlarda cinsel taciz ve saldırı faili bazı erkeklerin ifşa edildiğini gördük. Gördük diyorum ve seni kendimle doğrudan aynı safa alıyorum ama bunda sorun görmüyorum. Umarım sen de bu küstahlığımı affedersin.

Bununla ilgili bir şey yazmam gerektiğini hissettim. Önce yazdım, sonunu getiremedim, sonra nasıl paylaşacağımı bilemedim. …’ya yazdım ve ilgilendiler, yazdıklarımı yayımlayabileceklerini söylediler. Bu sefer de kendi ismimle böyle bir metnin dolaşıma çıkma ihtimali beni endişelendirdi. Biraz şüpheyle ilgili bir yazı oldu. Bu yüzden söylediklerimi sorgulama ihtimali olan, yalan söylediğimi ya da dikkat çekmeye çalıştığımı düşünebilecek adamlar gözümde canlandı (Bu adamlar, böyle bir durum olmasa da, hep gözümde canlanır.) Neyse işte bu hayali adamlar bile beni endişelendirmeye yetti. Bu yazıyı mahlasla çıkmak istiyorum bu yüzden. Ve içimden geçen ilk isim de seninki oldu. Yanlış anlama, adın ve soyadın değil, sadece adın: Leyla.

İşte bu yüzden bu metni tıkandığım yerde sana göndermek istedim. Düşündüm ki, belki de, aslında sen istedin bunu benden. Belki de bu yüzden aklıma ilk senin adın geldi. Yıllardır birbirimizin yazdıklarını okuduk, birbirimize eşlik ettik; arkadaşlığımız süresince yan yana olduğumuz herhangi bir an diye düşünmek istedim. Ama belki de bir kırılma olacak işte, bilmiyorum ki Leyla ya.

Kendimi hiçbir şeyden emin olmadığım yapyabancı bir yerde hissediyorum. Metnin de daha yolu var bence. Ama sanırım birinin yoldaşlığına ihtiyacım olan bir yerdeyim. Eğer kabul edersen. Çünkü işte “trigger warning: sexual violence” falan filan be kanka. Kabul etmezsen de anlarım. Son derece normal:/

Ekliyorum metni bu mesaja. Uygun olduğunda bakarsın. İster yorum yaz, istersen ara beni. Bişey sormak istersen de ara. Öyle yani.

Teşekkür ederim şimdiden. Genel olarak, özel bir şey için değil.
Öpüyorum
…”

Kendine bu ismi vermeyi tercih ettiği için bundan sonra Leyla diyeceğim (ama kendi adım da Leyla olduğu için navel-gazing tuhaf bir anlatıya dönüşmesi ihtimaliyle oluşabilecek pişmanlığı da paylaşacağım) arkadaşımdan gelen e-mail yazdığım yazının akışını kesintiye uğratmıştı.

Trigger warning beni endişelendirdi önce. Dedim ki bunu kendimi çok rahat ve iyi hissettiğim bir gün okuyayım. Kendi araştırmama ve kendi düşüncelerime geri döneyim. Ama olmadı, boş boş baktım, ekranı aşağı yukarı kaydırıp durdum, geri dönemedim. Gidip su kaynattım. Papatya çayı yaptım. İzlediğim kötü diziyi açtım. Demlenen çayı bardağa koydum, içmedim. Yemek söyledim, beklerken Instagram’a baktım. Papatya çayı koyduğum bardağı elime aldım, soğumuştu, biraz içtim ve hiç beğenmedim. Söylediğim yemek geldi. Hala açık olan kötü diziyi izlerken yemeğimi yiyeceğimi ve biraz zaman geçeceğini ve düşüncelerime dönebileceğimi düşündüm. En az yarım saat sürer bunu yemem dedim, sürmedi. Beş dakika bile sürmedi o yemeği yemem. Ben de dayanamayıp Leyla’nın mesajını geri döndüm ve gizlibelge.docx diye isimlendirdiği yazıyı açtım.

Virajlı yollarda köy minibüsü hiç yavaşlamadan sarsılarak giderken gözlerimi kapattım. Şu uçurumların birinden aşağı yuvarlanıversek ne olur, diye düşündüm.

Leyla ile 7-8 sene önce tanışmıştım. Aynı işi yapıyorduk; ilgi alanlarımız, politik görüşlerimiz benziyordu. Çabuk kaynaştık. Konserlere ve sinemaya gittik, sevmediğimiz insanların arkasından konuştuk, tatile çıkınca birbirimizin kedilerine baktık, çiçeklerini suladık, birbirimizin yazdıklarını okuduk. Her gün konuşan bestie’ler olmasak da, ihtiyacımız olduğunda birbirimizin yanında olan güvenilir dostlar olduk. Onu iyi tanıdığımı söyleyebilirim, o da benim için aynı şeyi söyler diye düşünüyorum. Birbirimize iyi hediyeler buluruz. Bir bara ya da kafeye gidince birbirimiz için sipariş verebiliriz. Bu yüzden bu iki cümleyi okuyunca merak edip devam edeceğimi tahmin etmiştir. Ya da seneler içinde birbirimizin yazdıklarını merak edecek şekilde büyümüşüzdür. Sebebi ne olursa olsun, buradan kendi meseleme dönmem imkansızdı.

…Çünkü şu an, yazdıklarımı yazmaya ne kadar kararlı olsam da, daha önce çokça denesem de, başına defalarca otursam da bunu yazmak zor geliyor, yazdığım kelimeler yaşadıklarımızı karşılamıyor; her kelime bir indirgeme, yetersiz bir temsil, göz ardı edilemeyecek kadar eksik ve hep öyle kalacak. Zaman zaman, altından kalkamayacağımı düşündüğüm bir şeyi üstlendiğimde her şeyi bırakıp gitmek istiyorum. Çoğunlukla gitmiyorum, şimdi de bu minibüs sakince virajları alıp gitmesi gereken yere varacak ve hayat devam edecek biliyorum. Yazarak kendini ifade eden her insan gibi ben de elimden geleni yapacağım ama kelimeler yaşanan terörü anlatırken hep yetersiz kalacak. Muhtemelen bu sebepten, yazdıklarımın bir metin olarak niteliğini umursamıyorum bu sefer ve yine bu yüzden bu incelikli bir yazı değil. Belki de bunun için peşinen özür dilemem gerekir. Ama bundan da emin değilim.

Kadın+ların düzgün yazamadıklarını söyleyip bunun için özür dilemesi çok kalbimi kırıyor. Özellikle terörize olduklarını, şiddete uğradıklarını anlatmaya karar vermişken. Onlarca video izledim “Kusura bakmayın söyleyeceklerimi yazmadım/çalışmadım/prova etmedim”, “En doğru kelimeleri bulamazsam kusura bakmayın” diye başlayan; bıktım bundan. İngilizceyi anadili başka bir şey olduğundan aksanlı konuştuğu için özür dileyen, dahi anlamındaki de’yi ayırmadığı için özür dileyen, önceki yazdıkları kadar iyi bir şey yazmadığını düşündüğü için özür dileyen ya da kötü araba kullandığı için özür dileyen adamlarla hiç karşılaşmadım. Daha az önce, Leyla’nın mesajı bana gelmeden, yarım bıraktığım doktoram için özür dilemeyeceğime kendimi ikna etmemle ilgili bir düşünce akışı içindeyken ve daha yeni bununla ilgili yazmaya cesaret bulmuşken Leyla’nın peşinen özür dilemesi kalbimi kırıyor. Sanki uğraşıp elde ettiğim, çalışıp kazandığım her şeyi kaybetmişim gibi hissediyorum. Keşke yerli yersiz özür dilemese kimse.

Günlerdir instagram feed’imde taciz beyanları akıyor. Bu beyanlardan şüphe eden yakınlarımla gücüm yettiğince tartışıyorum. Yorulunca da konuyu kapatıp, kendimle başbaşa kalınca duyduğum ya da duyacağımı düşündüğüm şeylere tek tek cevap veriyorum.

O günlerde ben de yaptım aynı şeyleri. Önce annemle kavga ettim, sonra sevgilimle. Kavga edemediğim insanların yanından alelacele ayrıldım, koşarak eve dönüp duşa girdim ve saçlarımı yıkarken şampuan şişeleriyle tartıştım. Söyleyeceklerini düşündüğüm her şeye bir bir cevap verdim. Yaptığım işlere geri dönemedim, konsantre olamadım; bazı şeyleri ite kaka yaptım, bazılarını erteledim. Bazı günler kahvaltıyla günü geçirdim, ama mesela bir gün oturup bir kilo baklava yedim. Telefonu hiç elimden bırakmadım.

…Çok öfkeliyim; her türlü kavgaya ve mücadeleye hazır olayım, her şeye cevabım olsun istiyorum.

Her gün bir şey olmasını bekleyerek aldım telefonu elime. Tam olarak ne bilmiyorum. Her gün kimin cesaret edip kimin maskesini düşüreceğini düşündüm ve yeni düşmanımın kim olduğunu merak ederek uyandım. Sonra zamanla azaldı beyanlar, yavaş yavaş gündemimizde olan diğer şeylere geri döndük. Öfkemizi tam olarak nereye yönlendirdik hala bilemiyorum ben de, zamanla bulacaktır yolunu. Ama o korkunç günlerin sonunda müdanasız bir şekilde birilerine düşman diyebilmekten de memnunum.

Şüpheye aşinayım. Daha çok aşina olayım diye, ekşisözlük’ü açıp taciz beyanlarını yalanlayan entry’leri okuyorum. Şüphenin ne kadar teklifsiz ve özgüvenli olduğunu anlayabilmek için nahoş bir araştırma niyetiyle okudum bunları. Çoğu zaman bir kadının herkesten önce ve herkesten fazla kendisinden şüphe edebileceğini anlatabilmek için.

O günlerde, yeri geldi yolda yanlışlıkla çarpan, minibüste gözlerini üstümde hissettiğim adamlarla bile yüzleştim. En son arabayı park ederken “Hanımefendi zorlanıyorsunuz galiba, yardımcı olalım” diyenle kavga ettim. “Hanımefendi yalnız yanlış anladınız!” O an, sanırım, hayatımda ilk defa dedim ki “Hayır efendim, çok da doğru anladım!”

İfşalar yavaş yavaş ortaya dökülürken ben bekledim. Tanıdığım biri vardı, onun yaptıklarının açığa çıkmasını bekledim. Neyse ki çok beklememe gerek kalmadı, birden fazla kişi ifşa etti yaptıklarını.

Bu kişi bana zarar vermedi. İsmini ifşalar arasında görmek istememin nedeni bu değildi.

10 sene ya da daha fazla olmuştur. Sevdiğim bir arkadaşımın evinde kalmıştım. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra bu ifşasını beklediğim kişinin geçen gün ona “çok tuhaf bir şey” anlattığını söyledi. Bu “çok tuhaf şey” bilinci kapalı olan bir kadınla ilişkiye girmesiydi.

Bu konu nasıl açıldı, bunun üzerine ne konuşuldu pek hatırlamıyorum. Hangi tecavüz faili yaptığını “Yav geçen gün başıma ne geldi” diye anlatır ona da ancak şu anda cevap verebiliyorum. Ama o zaman bunu yapamadım.

Neredeyse hepsi. Neredeyse hepsi yaptıklarını başkalarına anlatırken kendini haklı görür, suçlu olduğunu düşünmez, olayın korkunçluğunu küçümser, bahaneler üretir. Neredeyse hepsi kadın düşmanıdır. Neredeyse derken aralarında öyle olmayan biri olduğuna ihtimal vermiyorum. Adet yerini bulsun diye. Leyla okuyan herkes bu soru ile ilgili düşünüp kendi cevabını versin diye bu cevabı kendine saklamıştır belki. Ben ne onun kadar terbiyeli, ne de ince fikirliyim.

Arkadaşımda geçirdiğim o sabahın birkaç yıl öncesinde benim başıma da aynı şey gelmişti. Tanıdığım ve bana zarar vereceğini düşünmediğim, aksine arkadaşım olduğunu sandığım birisi çok sarhoş olduğum bir gece benimle sevişmeye karar vermişti. Beni odama taşıdığını, üstümdekileri çıkardığını ve soyunup içime girmeye çalıştığını hatırlamıyorum. Bunlar olurken çoktan sızmıştım. Sabah kendisi anlattı. Ve açıklıkla sordu “Ben şimdi sana tecavüz mü ettim?” Ben de hiç tereddüt etmeden yalanladım “Hayır hayır hayır, it takes two to tango.”

O kişiyle görüşmeye devam ettim ve sonrasında onunla kendi rızamla seviştim de. O geceyi hatırladığımda hep o kadar sarhoş olduğum için kendimi suçladım ve aslında bu insanı baştan çıkarmaya çalıştığımı düşündüm.

Yıllar geçtikçe böyle düşünmek gitgide daha çok yordu beni. Aklıma o gece ya da tecavüz kelimesi geldiğinde ellerim buz gibi olurdu. Hemen o düşünceleri kovalardım. Bedenimle ilgili benim irademin ve kontrolümün yok sayıldığı bir deneyim yaşamış olmak çıldırtıcıydı. “Tecavüz mağduru” olmayı kabullenemedim. Bunun yerine tecavüz edeni teselli ettim, onunla yatmaya devam ettim ve kendimi sürekli kaygılı hissettiğimi kimseye söylemedim. Bütün delilleri ben kararttım. Sonra da saçlarımı kestim, bol, eski ve çirkin kıyafetler giydim, hak eden etmeyen herkese ağzımı bozdum.

Saldırıya uğradığını söylemek ne kadar zorsa, bunu söylediğinde iftira attığını duymak bir o kadar kolay oluyor. İnsanlar tanıdığı ve güvendiği birine tacizciliği yakıştırmak istemiyor hiç. Kim ister ki bir tecavüzcüyle arkadaş, sevgili olmak? Sanıyorum ve bugünlerde görüyorum ki birçok kişi. Çünkü görmezden gelmek, “yanlış anlamıştır”, “uyduruyordur” ya da “tabii her hikayenin iki tarafı vardır” demek, yüzleşmekten çok daha kolay. İlk olarak kendinden duyuyor bunu hayatta kalan: “Ya yanlış anladıysan”, “Ya sen baştan çıkarttıysan onu, cesaretlendirdiysen”, “O öyle biri değildir”, “O öyle şeyler yapmaz.” Başkalarından duymak istemediklerini söyleyen yine ilk kendisi oluyor bazen. O yüzden, mesela, bir zamanlar dünyada en çok sevdiğim insan olan eski sevgilimin oral seks yapmak istemediğim için bana tokat attığını, başka bir tanesine de dehşete düşmüş bir şekilde “Ne yapıyorsun sen?” dediğimde “Aaa bu sefer prezervatifsiz yapalım dedin sandım” diye cevap verdiğini kimseye söylemedim. Çünkü bu olaylar olur olmaz ben de onlardan hemen ayrılmadım. Sonra başka sebeplerden ayrılınca da bunlardan kimseye bahsetmedim.

Üzgünüm. Arkadaşımın bunları yaşamış olması kalbimi kırıyor. Onu seviyorum ve yaralanmış olduğuna inanmak istemiyorum. Neredeyse ben de “belki de yanlış anlamıştır” diyeceğim. Söylediklerinin gerçekten başına gelmiş olmasındansa yalan söylüyor olmasını istiyorum ben de. Ama yalan değil. Hepsi doğru. Fazlası yok, eksiği var, eminim. Öfkeliyim. Bahsi geçen herkesi tanıyorum.

O sabaha geri dönelim: Arkadaşım bana bir tecavüz vakasını tuhaf bir olay diye anlatınca, olay o an tecavüz olarak tanımlanmasa bile bedenim aynı tepkiyi verdi. Buz gibi eller ve yoğun bir kaygı. “Bu insanla artık görüşmeyelim” dedim.

Öyle ellerini kollarını sallayarak gezemesinler istiyorum. Dışarı çıkamasınlar, toplantılara gelemesinler, hepimizin gittiği barda kimsenin masasına oturamasınlar, kapıdan kovulsunlar, otobüse binemesinler çünkü almasın otobüs şoförü onları, yemek söylediklerinde adreslerini gören kurye yemek getirmesin onlara, bakkala gidemesinler, sigara alamasınlar, gece uyanıp susayınca su içemesinler. Ağızlarını açıp tek kelime etmesinler, kapıları açılmasın, kapının dışına bir adım atmaya çalıştıkları an yer altlarından çekilsin, elektrikleri kesilsin, tesisatları bozulsun, kombileri çalışmasın ve buz gibi dört duvar içinde aç susuz yavaş yavaş kuruyup yok olsunlar. Ama olmuyor. Bunların birini bile talep etmedik henüz. Görüşmeyelim dedik, onu bile kabul etmiyorsunuz ki.

Neyse. Bir taraftan da gurur duyuyorum Leyla’yla. Çünkü sadece cinsel tehdit ya da şiddet anında hayatta kalmak için değil, aptal cinsiyetçi şakalara yalandan gülerken, bize yapılan zorbalıkları görmezden gelirken, göze batmamak ve araya kaynamak için adamların ağzıyla konuşurken de hayatta kalmaya çalıştık.

O dönem erkek olan arkadaşlarım çoktu. Neden erkeklerle oynayarak ciddiye alınacağımı düşünmüştüm bilmiyorum. Bu başka bir hüznün sebebi ve başka bir yazının konusu olabilir.

Leyla, ya da ben, ya da bu tür bir şiddete maruz kalıp kendi kendini gaslight eden herhangi birimiz, daha çok kadın+ ve queeri yoldaş seçseydik kendimize, daha güvende olur muyduk diye düşünüyorum sürekli. O masadaki tek kadın ben olmasaydım nasıl olurdu hayatım? Daha çok kadının oturduğu masalara oturmayı tercih etseydim? Yardım ister miydim ihtiyacım olduğunda, ya da yüzleşir miydim saldırganlarla? Ya da en azından daha az görmezden gelir miydim? Ufak bir şaka, öyle bir münasebetsizlik, münferit bir olay yerine kadın düşmanı ve fobik diyebilir miydim, su götürmez bir şekilde öyle olanlara? Erkek arkadaşlarımla beraber gülmez miydim mesela, oyunbozan olmamak için? Oyundan atılmaktan korkmaz mıydım belki oynayabileceğim bir takım kursaydık? Hep düşünüyorum. Daha çok kadın olsaydı hayatımda, istediğimden, sayabileceğimden bile çok; o zaman yalnız kalmaktan korkar mıydım?

… “Bu insanla görüşmeyelim” buna ne tepki verdiler bilmiyorum. Ama çok ciddiye almamış olacaklar ki bir de “O zaman benim olduğum yerlere bunu çağırmayın” dedim. Bunu da ne kadar ciddiye aldılar hatırlamıyorum. O adam hemen çıkmadı arkadaşlarımın hayatından. En azından bu sebepten çıkmadı. Zaman zaman görmek istemediğim yerlerde karşıma çıkıp ondan neden hoşlanmadığımı bile sordu bana. Şimdi seneler geçti üstünden ve hala kendimden şüphe ediyorum: Ya yanlış duyduysam? Ya kendimi bir yalana inandırdıysam bunca sene? Ya aklımı kaçırıp ben uydurduysam bunları? Çünkü eğer doğruysa arkadaşlarımın da dehşete düşmesi gerekirdi değil mi?

Gerekirdi ama düşmezlerdi. Bildiklerini bilmiyormuş gibi yapan oğlan çocukları, yakından tanıdıkları ve beraber vakit geçirdikleri tacizciler ifşa oldukça ne kadar dehşete düştüklerini yazdılar bir bir. Hemen tacizcilerle yüzleşip ilişkilerini kestiklerini, bu kadar zaman bunu nasıl da anlamadıklarını söylediler. Ben birine bile inanmadım. Bir şeyden şüphe edeceksem onların samimiyetinden şüphe etmeyi tercih ederim.

Ben, seneler sonra, başıma gelenin ne olduğunu kendime itiraf edebildiğimde, zannettim ki artık hayatımda bir daha hiç şüphe etmeyeceğim. Ama hiç de öyle olmadı. En yakın arkadaşlarıma bile anlatınca bana inanmayacaklarını düşündüm, inanmazlarsa onları hayatımdan çıkartmam gerektiğine karar verip her seferinde yıkıldım. Her seferinde onların yerine de şüphe ettim. Ya yanlış hatırlıyorsam, ya uyduruyorsam, ya yanlış anladıysam, ya aksi ve kıskanç bir kadın olduğum için eski sevgililerime bok atıyorsam? Sonra yavaş yavaş ne olursa olsun dedim.

O tezini yazmayı kimseye borçlu olmadığını söyleyen kişiyle konuştuktan sonra aynı özgüvene sahip olduğum bir gelecek hayal etmiştim kendime. Hiçbir şey birdenbire olmuyor. Bir adım, sonra bir adım daha sonra bakıvermişim, “Hanımefendi zorlanıyorsunuz galiba” diyen adamlarla kavga etmişim.

…Ne derlerse desinler. İnanmasınlar. Ben deli olayım, yalancı ya da huysuz onların gözünde. Ne olursa olsun. Artık başkalarının rahatı bozulsun. Her an ve umursamazca diyemiyorum tabii ki bunu. Bunları yazarak taşıdığımı düşündüğüm yükün bir kısmını paylaştığımı umuyorum. Ama bir taraftan da kendimden hafifletirken bu yükü taşımaya gönüllü olmayanlara bunu devrettiğim için suçluluk duyuyorum. En başta dilediğim özür bu kabahatimi de affettirir mi? Ondan da emin değilim.

Lisede sürekli benimle uğraşan bir oğlan grubu vardı. Bir sebepten beni sevmez, koridorlarda arkamdan bağırır, çelme takarlardı. Umursamazdım onları, çoğu zaman zararsızlardı; ama bir gün ne olduğunu da hatırlamıyorum, çok sinirlenmiştim. O gün okul çıkışı, otobüsü beklerken çok uzaklara gittiğimi hayal ettim. Eve gidiyorum, çok şükür kimse yok. Alelacele üstümü değiştirip ufak bir bavul hazırlıyorum, rastgele bir şeyler atıyorum içine. Çekmeceden pasaportumu alıyorum. Hiç oyalanmadan çıkıyorum evden, metroya binip havalimanına gidiyorum. Geçiyorum güvenlik kontrolünden. Bir gişeye gidip diyorum ki “Marakeş’e ilk uçak ne zaman?” “İşte şu kadar saat sonra”, “Peki bir bilet ne kadar?”, “Şu kadar.” Neyse ki yanımda annemin banka kartlarından biri var. Acil bir şey olursa diye vermiş. Gidip bir bankamatikten söyledikleri kadar parayı çekiyorum. Annem fark edip ne yaptın o parayı diyene kadar ben çoktan Marakeş’te olacağım. “Buyrun” diyorum, “şu kadar para.” “Buyrun bu da biletiniz.” Bavulum küçük, bagaja vermiyorum. Geçiyorum ikinci güvenlik kontrolünden. Kafelerden birine oturuyorum. “Bana bi bira.” Sonuçta zor bir gündü. Akşama da Marakeş’teyim. Kimse kimlik sormuyor ama 18’imi yeni doldurdum, gerekirse gösteririm. Anons ediyorlar adımı, dalmışım, falan numaralı kapıya gelmemi rica ediyorlar. Gösteriyorum biletimi, yürüyorum körükten. Oturuyorum koltuğuma. Uçak havalanıyor. Bir daha geri gelmiyorum. Bundan sonra benim adım Marakeşli Leyla.

Hiç gitmedim Marakeş’e. Okulu bırakmadım. Leyla’nın bindiği köy minibüsü uçurumdan aşağı düşmedi. Trenden iki durak arasında atlamadık. Çünkü her şeyden önce kendimizi korumamız gerekir. Ama sırf yaşamaya devam ettik diye kesintiyi yok sayamaz, çizilmekte olan çizgi kırılmadı diyemeyiz. Şimdi başladığım yere nasıl geri dönebilirim? Dönemem, iz bırakmayan değişiklikler ancak transkriptlerde olur. Yapabileceğim tek şey kesintiyi kabul edip, öbür taraftan çıkmak ve olduğum yerden devam etmek.

“Leylacığım, darmadağın oldum. Ama bundan sonra ancak yeni bir düzen kurulur heralde. Teşekkür ederim, sana incomplete veriyorum:) Yorumlarımı ekledim. Yarın öğleden sonra ara beni istersen.

öpüyorum çok
xx
leyla”

 

 

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.