Kayıplardan Doğan Arşiv

Betül Aksu ile Vranofça Arşivi Üzerine Söyleşi

Eda Yiğit

Arşiv, kayıp, göç, temsil ve aidiyet ekseninde Vranofça Arşivi üzerine Betül Aksu ile konuştuk. Bugün Kuzey Makedonya sınırları içindeki Vranofça’dan Türkiye’ye uzanan göç hikâyesini; sözlü tarih görüşmeleri, aile fotoğrafları ve gündelik nesneler aracılığıyla çok katmanlı bir hafıza alanı olarak nasıl kurguladığını ele aldık. Arşivi canlı bir karşılaşma ve üretim alanına dönüştüren sanat pratiğinde, özellikle kadınların hafıza pratikleriyle kurdukları ilişkiye odaklandık.

Zihnimde bir dünya haritası açıyorum ve Vranofça’ya birlikte yakınlaşalım istiyorum. Vranofça dünyanın neresinde, nasıl bir yer? 

Vranofça (Gorno Vranovci), bugünkü Kuzey Makedonya sınırları içinde, Veles’e bağlı bir köy. Benim ailem de Vranofça’dan Türkiye’ye göç eden ailelerden biri, büyükanne ve büyükbabalarımın dördü de Vranofça doğumlu. Köyden göç eden birçok kişiden, oranın güzelliklerini ve yaşamın zenginliklerini dinledim. Köyün dört bir yanından akan şelale, köy meydanındaki büyük çınar ağacı, ormandan toplanan yeşillikler, sobada pişirilen kestane. Ceviz, armut, elma, sarı kiraz, pırasa, bal kabağı, böğürtlen, kızılcık. Toprağının ve suyunun ne kadar verimli olduğunu, havasının ne kadar temiz olduğunu söylerdi herkes. Farklı inançlara sahip insanların bir arada yaşamalarının normal olduğu, göçe sebep olan olaylar yaşanana kadar hoşgörünün hakim olduğu bir yer olarak dinledim Vranofça’yı hep.

Şu an yaklaşık 200 kişinin yaşadığı Vranofça, ailemin göç ettiği dönemde anti-faşist ulusal kurtuluş hareketinin karargahlarından biriymiş. 1945 yılında Yugoslavya yeniden kurulduğunda Vranofça, idari bakımdan bir nahiyeymiş. 1945 – 1953 yılları arasında Vranofça’da 9 mahalle, 600 ev bulunuyormuş ve 4320 kişilik bir nüfusu varmış.[1]

Vranofça’dan İzmir’e göç edenler için yaşam nasıl dönüşüyor? Meslekler, sınıfsal pozisyonlar yeniden nasıl şekilleniyor? İzmir’den başka bir yere göç oluyor mu?

1955 yılından itibaren Vranofça’dan Türkiye’ye, köyün neredeyse tamamı farklı zamanlarda göç ediyor. İlk olarak İstanbul’a varıyorlar, burada birkaç aile kalıyor. Bir iki aile Bursa’ya gidiyor. Diğer aileler İzmir Karşıyaka’ya göç ediyor. Burada özellikle Nergiz, Demirköprü, Şemikler, Maltepe, Yenimahalle’ye yerleşiyorlar. Gelenlerin anadili Makedonca, Türkçe’yi Türkiye’de sokaktan öğreniyorlar.

Vranofça’da çiftçilik yapanlar ve değirmende çalışanlar çoğunlukta. Köyün büyük bölümü kendi üretimini yapan, pamuktan ip üretip kendi kıyafetini diken, kendi yiyeceğini üreten kişiler. Fazla üretim ya komşuyla takas ediliyor ya da Veles’te pazarda satılıyor. Az sayıda eğitimli, şehirde çalışan kişiler bulunuyor. Aralarında Kaymakam ve Milli Eğitim Bakanı olmuş Vranofçalılar var. 

Göçle birlikte eğitimli-eğitimsiz, varlıklı-yoksul ayrımı ortadan kalkıyor; herkes hayata yeniden başlıyor. Tüm varlıklarını ve evlerini Yugoslavya’ya bırakmak zorunda kalıyorlar ve Türkiye’den hiçbir yardım almıyorlar; ilk beş yıl gelir vergisini daha az ödemek dışında. Kadınlar ve çocuklar fabrikalara ya da mahalledeki dükkanlara işçi olarak giriyorlar. Çoğu erkek inşaat işinde çalışıyor. İzmir’de liman ve havaalanı inşaatında çalışıyorlar. Büyükbabam fayans işçiliğinde ustalaşmıştı, annemin kuzenleri de bu işi hala sürdürüyor. Diğer büyükbabam birçok işte aynı anda çalışmış, bunların arasında Karşıyaka’daki dükkanların tabelalarını elle boyamak da var, Ege Üniversitesi’nde laborantlık yapmak da var. Türkiye’ye gelir gelmez ilk maaşıyla fotoğraf makinesi almış. Göç eden ailelerin fotoğraflarını çeker, evin bodrumunda kurduğu karanlık odada fotoğrafları basar, ailelere verirmiş. Anneannem tütün fabrikasında çalışmış. Terzilik yapan, kuaförlük yapan, diş hekimi olan, elektrikçi olan akrabalarımız var. Devlet memurluğu ilk iki jenerasyonda yok denecek kadar az. Evlerini imece usulüyle yığma tuğladan birlikte inşa ediyorlar. Önce bir ev yapılıyor, içinde birden fazla aile tek tek odalarda yaşıyor. Zamanla, yaşamlarını kurdukça ve para kazandıkça her aileye bir ev yapılıyor. 2-3 katlı, genelde her katta ailenin bir çocuğunun yaşadığı, bahçesi olan, bahçesinde meyve sebze yetiştirilen evler. Bugün bu evlerin çoğu kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmış durumda. 

1960’lı yıllarda İzmir’den Almanya’ya “misafir işçi (Gastarbeiter)” olarak gidenler oluyor. Bu ikinci göç dalgasında fabrikalarda çalışanlar çoğunlukta. Annemin ailesi de ikinci kez göç eden aileler arasında, hatta annem Almanya’da dünyaya geliyor. Büyükbabam ve bazı Vranofçalılar, o dönemde risklerini bilmedikleri ve sadece göçmenlerin çalıştığı atom reaktörlerinde işçi olarak çalışıyorlar. Birikimleriyle geri dönenlerden bazıları İzmir’de arsa alıp ev yapıyorlar. Büyükbabam dahil bu işçilerin çoğu yıllarca maruz kaldıkları kimyasal buharlar ve toksik gazlar sebebiyle akciğere bağlı hastalıklardan hayatlarını kaybettiler. 

Vranofça’nın görünen hikâyesinin ardında neler var? Politik ve tarihsel bağlamıyla hikayenin saklı kalan parçasına dair neler söylenebilir? 

Vranofça’yı ailemden dinlerken, anlatıda bazı tarihsel boşluklar olduğunu fark etmeye başladım. Neden dillerini bilmedikleri, dini farklı yaşayan, kültürlerini tanımadıkları bu ülkeye göç etmişlerdi? 1950’li yıllara kadar, göçten önce anlatılan Vranofça, masalsı, yaşam dolu, özlem duyulan bir ev. Sonrasında anlatıda yaklaşık on yıllık bir boşluk var. Çocukken “neden geldiniz?” diye sorduğumda genelde aynı cümlelerle, kısa yanıtlar alıyordum. Gelmek zorunda kalmışlardı ve konu orada kapanıyordu. Sonra birden zaman çizelgesinde Türkiye’de hayat kurabildikleri, vatandaşlık alabildikleri, dilini konuşabildikleri yıllara sıçrıyorlardı. Bu boşlukta dolanırken sessizliklerini duymaya çalıştım. Tarih, dünya, erkek egemen anlatılar soykırım üzerine ortak bir dil kurmayınca, insanların yerinden edilmesine bir isim koymayınca, yaşananlar olmamış mı sayılıyordu? Gündelik yaşamda Vranofçalıların nasıl hayata tutunduğu gözlemleyerek bu boşluğu anlamlandırmaya çalıştım.

Araştırmamda göçe dair Türkiye’de ulaşabildiğim yayınları taradım. Arşiv kayıtları, anı kitapları, lisans tezleri başta olmak üzere değerli yayınlar vardı.  Bunlar büyük çoğunlukla erkekler tarafından yazılmıştı. Fakat bu yayınlarda halihazırdaki patriyarkal söylemi eleştiren ve feminist bakışı önceleyen bir yaklaşıma rastlamadım. Benim için Vranofça evin içinde, mutfakta, bahçede konuşulan, kadınlarla dolu bir yer. Çoğunlukla erkek egemen bir dille kayıtlara geçirilmesinden rahatsızlık duydum. Büyükbabamdan ve babamdan devraldığım fotoğraf hazinesini annem ve ailenin diğer kadınları ile konuşmaya, genişletmeye, çeşitlendirmeye başladık. 

Vranofça’nın politik ve tarihsel bağlamdaki önemini bugünden düşündüğümüzde, 200 nüfuslu bu köydeki 5 anı müzesine bakabiliriz. “Nova Makedonija” gazetesinin ilk sayısının basıldığı Goce Delçev Partizan Matbaası, Makedonya Halk Kurtuluşu Anti-Faşist Meclisi (ASNOM) Başkanlık Divanı Anı Müzesi, Makedonya Halk Kurtuluş Mücadelesi (NOB) ve Partizan Birlikleri (PO) Ana Karargâhı Anı Müzesi Vranofça’da bulunuyor. Vranofça, partizan askerlerin yerlilerle iş birliği yaparak karargah kurduğu, politik kararların alındığı bir yerleşimmiş. Yerel halkın çoğunun Tito’nun askerlerine yardım eden ve istihbarat sağlayan bir komünite olduğunu anlıyorum. Önce Sırp, sonra Bulgar çetecilerin köyde katliam yapmasıyla göç başlıyor. Aile geçmişimde de bu katliamda yaşamını yitirenler var.

Ailemden biri komünist olduğu için tehdit olarak görülüp Türkiye’ye göç ettikten sonra üç yıl boyunca vatandaşlık alamamış, izlenmiş. Politik kimliğini ardında bırakmak zorunda kalmış. Göç ettikten sonra geçmişin izini sürmek zorlaşıyor; göçün nedenleri konuşulmuyor. Ben ipuçlarını bir araya getirip bağlantıları çözmeye çalışıyorum. Göç edenler arasında elektrik işleriyle uğraşan, radyo tamiri yapan kişiler de vardı. Muhtemelen korsan radyo yayınları yapıyorlardı. Matbaa ve radyo, iletişimin karargahı işlevini görmüş olabilir.

Vranofça arşiviyle ilgilenmeye ve kayda almaya nasıl başladın? Nasıl bir araştırma süreci gerçekleşti?

Arşivle ilgilenmeye dil, göç ve aidiyet meselerine kafa yorarken sanıyorum 14-15 yaşlarımda başladım. Kayda almaya ise bundan yaklaşık 20 yıl sonra. Vranofçalıların kültürel birikimini, uzun soluklu bir araştırma süreciyle derleyerek ailemle birlikte Vranofça Arşivi’ni oluşturmaya giriştik. 

Vranofçalıların kendi anlatılarıyla alternatif bir söylem alanı kurmayı hedefledim. Sözlü tarih görüşmeleri, aile fotoğrafları, gündelik nesneler ve ritüeller aracılığıyla kadınların yaşamlarını merkeze alarak göçün nesiller boyunca kimlik, kültür ve aidiyeti nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalıştım.

Bu arşivin ortaya çıkışında ailenle kurduğun ilişkiyi anlatabilir misin?

Arşivin ortaya çıkışı, benim 15 yıl aradan sonra İzmir’e döndüğüm bir zamana denk geliyor. Başlarda babamla başlayan fikir alışverişlerimiz, sonraları annemin proje koordinasyonunu üstlendiği bir prodüksiyon ile devam etti, başından sonuna birlikte kurguladığımız bir arşiv ortaya çıktı.

Babam ve büyükbabam, hayatları boyunca fotoğrafla ilgilenen, gündelik hayatı kayıt altına alan bir pratiğe sahiptiler. Evde büyükbabamdan kalan siyah beyaz film negatiflerinden oluşan büyük bir hazine vardı. Babam bu fotoğrafların görünmesini, yaşananların bilinmesini istiyordu. İlk nesil göçmenlerin kendi göç anlatımlarını kayıt altına almanın yollarını aramıştık. “Birlikte neler sorabiliriz?” diye notlar aldığımızı hatırlıyorum. Elimizde çekim için ekipman olmadığı için erteledik. Sonra babamı kaybettik ve benim zihnimde bir kapanma oldu göçe dair, yaklaşık 10 yıllık bir boşluk. Bu boşlukta ben birbirlerinden farklı diller konuşan 5 ülkede yaşadım.

2023’te İzmir’e dönünce, yazlıkta bir gün annemle ve anneannemle otururken onlara Vranofça’ya dair sorular sordum. Yine çekim ekipmanım yoktu, artık bunun bir öneminin olmadığını kavramıştım. Cep telefonumdan kayıt almaya başladım. Sonra annem ev ziyaretine gittiği yakınlarımızı kendi cep telefonu ile kaydetti. Annemin kayıt yaptığını duyan kadınlar, annemi evlerine davet etmeye başladılar. Konuşmak, anlatmak, duyulmak isteyen ne çok insan varmış. Sanıyorum ailemle kayıplar etrafında geliştirdiğimiz bağlar önce birbirimize, sonra çevremizdekilere iyi gelen bir ortam oluşturdu.

Uzak geçmişten yakın geçmişe kayıplardan sonra topluluğuyla karşılaşmayı bekleyen bu arşivin ilk sergisini nasıl deneyimledin?

Arşivin yıllara yayılacak bir iş olacağını hissediyordum ve katkıya açık bir yapı olarak öne çıkarmak istedim. İlk sergide annemle birlikte çekimlerini yaptığımız videolardan kesitler ve fotoğraflardan bir seçkinin fotokopilerini sergiledik. Fotokopilerde “Bu fotoğraftakiler kim?”, “Burası neresi?”, “Burada ne yazıyor?” gibi sorular yazılıydı, çocukken aileme sorduğum sorular. Bu fotokopiler sergi boyunca elden ele dolaştı ve üzerine fotoğrafa dair bilinenler eklendi. 

Aynı zamanda buzdolabı kapağının üzerinde el yazısı yemek tarifleri ile bir sergileme yaptık. Annemin bana aktardığı tarifleri ekleyerek başladık, gelenlerin kendi tariflerini eklemeleri için boş kağıtlar bıraktık. Bir an içeriye daha fazla insan giremeyecek kadar kalabalıktı mutfak, kadınlar hem tarif ekliyor, hem tariflerini birbirleriyle karşılaştırıyorlardı. O an arşivin yaşadığını hissetmiştim. Gelenlerin ilgisi, heyecanı, katkısı bu tariflerden bir yemek kitabı yapmayı düşünmemi sağladı.

İlk sergiye eklemek istediğim daha fazla fotoğraf vardı fakat bunun için büyükbabamın negatiflerinin taranması gerekiyordu. Babamı kaybettikten sonra ben o negatiflere bir türlü yaklaşamadım. Sergiye gelen kuzenlerimden babamın bu negatifleri zamanında taradığını ve cd’lere kaydederek evinde bilgisayarı olan aile üyelerine “ne olur ne olmaz herkeste bulunsun” diye dağıttığını öğrendim. Nitekim bizim bilgisayarda olmayan, taranmış 36’lık film kayıtları elime geçtiğinde çok şaşırdım. Sanki zamanda bazı kaymalar olmuştu ve ben şimdiki zamanda babamla konuşuyordum. Sanat bir imkansızı daha başarmıştı. 

Sonraki sergilerde o fotoğraflardan çıktılar alıp, fotoğraftaki insanların kim olduklarını gelenlerle birlikte çözümlemeye çalıştık. O fotoğraflarda kendi gençliklerini, çocukluklarını, aile üyelerini bulanlar oldu. Göç öncesi fotoğraflar, göç belgeleri, göçe hazırlık için çekilen vesikalık fotoğraflar ve yanlarında getirdikleri gündelik objelerin arşive eklenmesi doğaçlama gelişti. 

İlk sergide “Ben bu işi neden yapıyorum?” sorusunu kendime sıkça sordum. Nereli olduğumu ve aidiyetimi sorguladığım bir dönemdeydim. Çocukken kalabalık halinde elden ele fotoğraflara bakmak; mekanları, insanları, fotoğraf arkasında başka bir dilde yazılmış yazıları sorgulamak aile içinde kolektif oynanan bir oyun gibiydi. Vranofça Arşivi sergisi de bu oyunun yeniden canlanmış hali.

Babanın bireysel niyetlerle, içsel bir dürtüyle çıktığı yol toplumsal belleğin de taşlarını döşemiş. Zamanlar arasında sıçrayarak gelip seni yeniden bulmuş. Hatta büyükbabanın merakıyla karanlık odada başlayan bir izlek var. Biraz hayal etmemizi sağlayabilir misin?

Belki fotoğraf ve mekan üzerinden hayal edebiliriz. Büyükbabam Türkiye’deki ilk maaşıyla fotoğraf makinesi alıyor, hem kendi ailesini, hem diğer Vranofçalıları fotoğraflıyor. Evin bodrumunda kurduğu karanlık odasında negatifleri tarıyor, basıyor ve fotoğrafları Vranofçalı ailelere veriyor. Şu an elimizde fotoğrafların çoğunun basılı halleri yok. Film negatifleri ise bir poşetin içerisinde babamın eline geçmiş. Bugün bizim için arşivlik olan, o çok üzerine titrediğimiz filmler büyükbabam için sıradan nesneler. Babam kendi babasının negatiflerini taratmış, o gün sıradan görülebilecek cd’lere aktarıp ailede bilgisayarı olan kişilerle paylaşmış. Kendi çektiği fotoğrafları tasniflerken ise filmleri altışar altışar kesip mini zarfların içine yerleştirmiş, üzerine tarih ve yerleri not etmiş. Ben ise ikisinin film negatiflerini 36’lık bir filmin sığabileceği arşivsel zarfları itinayla dizdim, fiziksel bir dosya oluşturdum. Bu dosyayı mekanda paylaşıma açtım, gelenlerle paylaştım. Arşivi yaşayan bir mekana dönüştürmenin yollarını denedim. Giderek tasnifin derinleştiği ve her jenerasyonun kendi sıradan malzemeleri ile ilerleyen bir arşiv bu.

Arşiv materyaliyle beraber duygulanımlar da tasnif oluyor sanki. Arşivi durağan bir koleksiyon olmaktan ziyade aktif bir hatırlama alanı olarak tarif etmeni daha iyi anlıyorum.  Aile arşivinden bir göçmen topluğun hikayesini anlatmaya geçiş temsil konusunu sorgulamana yol açtı mı?

Temsil çok katmanlı, karmaşık, hassas yaklaşılması gereken bir konu. Akademik eğitimim bu konuda beni epey duraklattı. Tedirgin başlamakla beraber, ilk gün sergiye gelenlerin ikinci gün mahalleden başkalarını sergiye getirmesi beni rahatlattı. Ben kalabalık fotoğraf çekimlerinde temkinliyken birlikte fotoğraf çektirme teklifleri ziyaretçilerden geldi. Sergi başladıktan sonra topluluğun görünme, bilinme ve kayıt altına alınma arzusunun yüksek olduğunu fark ettim.

Kendi aidiyetimi, aile hikayemi sorguladığım yerden bir köyün göç hikayesinin derlenmesine uzanan bir yol açıldı. Bu yolda sözlü tarih çalışmaları ile sanatsal üretim yan yana yürüyor, birbirlerine destek oluyorlar. Arşivin tek sesli olmaması gerekiyor. Benim yaklaşımımla anlatılar arasında farklılıklar da olabilir. Bunları muhafaza ederek arşivi nasıl kurgulayacağız? Bu arşivin Vranofça’yı kapsıyor oluşu büyük bir sorumluluk elbette.

Temsilden tarihe doğru bir geçiş yaparsak çok sesli bir anlatının imkanlarını yaratmayı denemek, topluluğun ortaklaştığı ve farklılaştığı deneyimlerin sınırlarını gevşek bırakmak, geçmişin zihinsel kaydının dilde sürekli olarak dönüştüğü bir alan olarak hafızayı düşünmek gibi hem imkanların hem de gerilimlerin olduğu bir süreçten söz ediyoruz. Peki sana göre bu arşivi bir belgeleme çalışmasından ayıran sanatsal bir üretime dönüştüren nedir?

Gerçek ile kurgu arasındaki bağlar ve olasılıklar. Sözlü tarih ile sanatsal üretimin yan yana ilerlemesi. İlk sergiye gelenlerin arşive katkıda bulunması ve sergilerin sürekliliği. Bence bunların hepsi, arşivi hem belgeleyen hem de bir topluluğun kendini ifade etme yolu olan bir zemine taşıdı. Sanatsal üretimin bu arşiv özelinde bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bir malzemeye odaklanan, arşivin çıktısı ya da yeniden üretiminden ziyade o ortamı kurgulamanın kendisi oluyor üretim.

Sanatçı bir davetin sahibi, diyalog temelli bir buluşmanın örgütleyicisi, bir masanın, bir sofranın ya da bir fotoğrafın etrafında buluşmanın çağrıcısına dönüşüyor.

Bu arşiv görsel bir hazine üzerine kurulu olsa da ben içinde yaşadığımız hazineyi anlamaya çalıştım arşiv buluşmalarında. Göçle birlikte yanlarında getirdikleri gündelik objeler dikkatimi çekmişti. Bir pamuğu ipliğe çevirme aracı olan tahtadan yapılmış bir çıkrık, ekmek hamurunu kesmek için kullanılan demirden el yapımı bir spatula, “made in Yugoslavia” etiketli cezve göçle getirilen değerli nesnelerden bazılarıydı, hepsi yaşamla ilgiliydiler.

Annemin yemek tarifleri bu buluşmaların rehberi oldu. Sergi mekanındaki buzdolabı üzerine annemin bana yazdığı yemek tariflerini sergileyerek ekleme yapmak isteyenlere yaptığım davet, uzun bir ziyaretçi kuyruğuna, yeni tariflerin eklenmesine ve tariflerin karşılaştırılmasına yol açtı. Her yeni sergide tariflerden biriyle yemek yapıp gelenlere ikram etmeye başladık. Tarih, sanat, hafıza, kimlik hepsi yan yana gelerek aynı ziyafette buluştu. 

Topluluk bağlayıcı, duygulanımlar üreten içinde kendine özgü temasları barındıran bir çatı. Yemek tarifleriyle ilgili anlattıklarını düşününce sergide kadınlar özellikle öne çıkıyor. Bu serginin kadınlarla kurduğu ilişki, kadınların ürettiği yeni anlamlar ve içerikleri nasıl değerlendiriyorsun? Serginin özellikle kadınların ilgisini çekmesinin sebebi nedir?

Serginin ilk günlerinde özellikle kadınların gelmesinde annemin onlarla kurduğu ilişkinin etkisi var. Benim varlığım ise benim kuşağımın ve sanat çevresinden insanların gelmesine neden oldu. Orada pek cinsiyet ayrımından söz edemem. Çok ilginç ki “sergiye erkekler gelebiliyor mu?” diye bir soru geldi son sergide. Erkeklerin giremediği bir alan olarak algılanması toplumsal ölçekte çok nadir bir durum tabii. Hiçbir kısıtlama olmadan erkekler de girebilir! Önyargılarından ötürü gelemeyeceklerini hissetmiş olabilirler. Sergiler kadınların gündelik hayatlarında yaşadıkları evlere benzer bir dairede, kendileri olabildikleri bir yerdi. Toplumsal normlardan sıyrılıp “biri ne der, biri bakar mı?” diye düşünmeden herkes evinde gibiydi.

Sergiye “erkekler de girebilir mi?” sorusu güzel bir zemin. Hatırlamada da bir hiyerarşi var. Neyin hatırlanması gerektiğini belirleyen resmi bir dil var, belgeler, fotoğraflar, dokümanlar… Bu arşiv özelinde resmi dil, bir zemin kaymasına uğradı. Kadınların hatırlamak istediklerinin arka arkaya sıralandığı, toplamda bir yıla yayılan dört sergi yaptık. Kadınların öncelediği hatırlama pratikleri erkekleri otomatik olarak dışarıda bıraktı. Burada görünmez olan deneyimler ortaya çıkıyor. Kadınların coşkulu bir aradalığı kendi alanını kurdu sanki. 

sezon ismindeki sergininin gerçekleştiği apartman dairesi, büyükbabamın Almanya’da işçi olarak çalışıp biriktirdiği parayla aldığı arsanın üzerinde duruyor.  Anneme bıraktığı bu arsa 30 yıl boyunca imara açılmamış. Kız çocuklarına değersiz yerlerin bırakılması hikayesiyle örtüşüyor. O daire bugün kadın anlatılarına odaklanan Vranofça Arşivine ev sahipliği yapıyor.

Arşivin mahiyeti de dönüşüyor. Kayıplarla birlikte anlamına sürekli olarak yeniden kavuşan bir arşiv…. Kayıplar arşivle olan ilişkimizi doğrudan belirliyor. Erişilebilir, her daim kayıt altına alınabilir gibi görünen insanların gidişleri arşiv için harekete geçmemizi elzem haline getiriyor. Kayıplar sadece insanlar için değil mekanlar için de benzer bir duyguyu ortaya çıkarıyor. Evlerini elleriyle inşa ettikleri mahallenin kentsel dönüşüm tehdidi altında yıkılma tehdidiyle karşı karşıya kalması da başka bir kayıp hissi taşıyor.

 

 Arşivin web sitesi: https://vranofcaarsivi.com/ 

Kaynaklar ve Notlar

[1] Ahmet Hafızoğlu, Bir Zamanlar Vranofça (İzmir: Aklıselim Matbaası, 1996).

Lütfen bu sayfadan ayrılmadan önce Orta Format’a destek olmayı düşünün.

Orta Format, güncel sanat ve kültür politikaları üzerine yürüttüğü çalışmalarını belirli ilkeler doğrultusunda, bağımsız ve eleştirel bir hat üzerinde sürdürüyor. Hızla tüketilen içerik akışına karşı, sakin ve konsantre bir alan olmayı; sanat ve hafıza arasında kurduğumuz bağlarla arşivimizi güçlendirerek çok sesli bir ortam yaratmayı amaçlıyoruz. Sanatçıların ve kültür emekçilerinin mücadelelerini görünür kılmayı, entelektüel emeğin değerini savunmayı ve nitelikli bilgi üretimini sürdürmeyi temel sorumluluklarımız arasında görüyoruz.

Bu çabanın sürdürülebilirliği, sadece kolektif dayanışmayla mümkün. Siz de farklı yollarla bu sürece dahil olabilir, üretimin ve bilginin özgürce dolaşıma girmesine katkı sunabilirsiniz. Maddi destek sağlayarak, çalışmalarımızla paralellik gösteren kişi ve kurumlarla bizi buluşturarak ya da çeviri desteği vererek içeriklerimizin daha fazla okuyucuyla buluşmasına yardımcı olabilirsiniz. Orta Format’ı paylaşarak içeriklerimizi yaygınlaştırmamıza katkı sağlayabilir, böylece yazarlarımızı destekleyebilirsiniz.

Katkınız, Orta Format’ın bağımsız, eleştirel ve erişilebilir bir alan olarak varlığını sürdürmesine doğrudan destek olur.

Okuduğunuz ve dayanışmanın bir parçası olduğunuz için teşekkür ederiz.